İçeriğe geç

Alevin varisi

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Alevin varisi

Bölüm 1

Alev

Valoria’da yağmurun sesi farklıydı.

Bunu her seferinde fark ederdim ama açıklayamazdım. Yağmur burada sadece düşmezdi; sanki şehrin üzerine ağır bir örtü gibi kapanırdı. Gri bulutlar gökyüzünü tamamen kapattığında, ışık sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da azalırdı. Eski taş binaların arasından süzülen damlalar sokak lambalarının altında altın gibi parlar, sonra karanlığa karışırdı ve geriye hiçbir iz kalmazdı. Bu şehirde hiçbir şey uzun süre görünür kalmazdı.

Ben, Fate Arken, Merkez İstihbarat Sarayı’nın en üst katındaki büyük camın önünde duruyordum. Altımda uzanan şehre bakıyordum ama gördüğüm şey insanlar değildi. Hareket eden, birbirine karışan gölgelerdi. Onları böyle görmek beni rahatsız etmiyordu. Aksine, gerçek daha dürüst görünüyordu bu şekilde.

Ama zihnim o gölgelerde değildi.

Masamın üzerindeki kırmızı mühürlü dosyadaydı.

O dosyaya üç haftadır dokunmamıştım. Açmıştım, incelemiştim, kapatmıştım. Ama hiçbir zaman gerçekten bitirmemiştim. Çünkü bazı dosyalar kapanmazdı. Sadece beklerdi. Üzerindeki isim değişmemişti.

Lucien Draven.

Ölü olduğu açıklanan bir adam.

Bir zamanlar ülkenin en iyi ajanı.

Ve şimdi… sistemin açıklayamadığı bir boşluk.

Dosyayı tekrar kapattım. İçimdeki huzursuzluk artık net bir his değildi, daha çok bir ağırlıktı. Sanki yaklaşan şey bir görev değil de, çok daha büyük bir zincirin ilk halkasıydı. Görünmeyen bir el taşları oynatıyordu ama ben hangi oyun oynandığını bilmiyordum.

Kapı çalındığında bakışlarımı camdan ayırmadım.

“Gir.”

Kapı açıldı ve Mira içeri girdi. Kısa siyah saçları omuzlarına değiyordu, elindeki tablet her zamanki gibi hızlı bilgilerle doluydu. Onu görür görmez ne söyleyeceğini biliyordum.

“Toplantı on dakika sonra.”

Başımı hafifçe salladım. “Yeni ortak meselesi mi?”

“Maalesef.”

O kelimeyi duyunca istemsizce nefes verdim. Yıllardır tek çalışıyordum. Tek başına karar vermek, tek başına sonuç almak, tek başına risk almak… bunlar bana güvenli geliyordu. İnsanlar değil, sistemler hatasızdı. İnsanlar değişirdi.

Mira bana bakarken hafifçe gülümsedi. “Onun hakkında duyduklarım doğruysa eğlenceli olacak.”

“Ben eğlenmek istemiyorum.”

“Yalan.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”

“Canın sıkılıyor.”

Bir an sustum. Beni en iyi tanıyan insanlardan biriydi. Çocukluğumdan beri yanımdaydı ve bu yüzden yalanlarımın sınırlarını da biliyordu. Cevap vermedim çünkü haklıydı. Uzun zamandır hiçbir şey gerçekten dikkatimi çekmiyordu. Belki de bu yüzden içimde küçük, tanımsız bir merak vardı.

Koridorlara çıktığımda sarayın sessizliği üzerime çöktü. Siyah mermer zemin her adımımı yansıtıyordu. Duvarlarda hanedan armaları vardı; Arken, Valerius, Nyx, Hart… Her biri bir güçtü ama aynı zamanda bir yük. Burada hiçbir şey sadece sembol değildi.

Ben Arken Hanedanı’nın son temsilcisiydim ve bu bile yeterince ağırdı.

Toplantı odasının kapısını açtığımda içeride herkes yerindeydi. Direktör Orion masanın başında oturuyordu. Leon geriye yaslanmıştı, Kairo ise her zamanki gibi sessizdi. Boş koltuğa oturdum.

Tam o sırada kapı tekrar açıldı.

O an odanın havası değişti.

Bunu ilk anda anlamadım ama hissettim. Sanki odadaki oksijen yoğunluğu değişmişti. Sonra içeri giren adamı gördüm.

Uzun boylu, geniş omuzlu, koyu renk takım elbiseli biri. Dağınık siyah saçları vardı ve yüzündeki ifade rahatsız edici derecede sakindi. Ama en dikkat çekeni gözleriydi. Gri. Soğuk değil ama derin. Tehlikeli derecede sabit.

Bana baktı.

Sadece birkaç saniye.

Ama o birkaç saniye normal değildi.

Orion ayağa kalktı. “Shion Valerius.”

Sonra bana döndü. “Fate Arken.”

Adam elini uzattı. Bir an duraksamadan elini sıktım. Eli sıcaktı. Bu detay gereksizdi ama zihnimde yer etti.

“Memnun oldum,” dedi.

“Ben de,” dedim.

Ama bu bir yalandı. Memnun değildim.

Shion otururken gözlerini benden ayırmadı. Bu beni rahatsız etti çünkü insanlar genelde böyle bakmazdı. Biri bir şeyi kaçırmaktan korkar gibi bakıyordu bana. Sanki bir şey biliyordu da ben bilmiyordum.

Toplantı boyunca bunu hissettim. Bakışları arada tekrar tekrar üzerime kayıyordu. Dikkatimi dağıtmıyordu ama zihnimde bir yerlerde sürekli bir soru bırakıyordu.

Toplantı bittiğinde herkes dağılmaya başladı. Dosyalarımı toplarken arkamda bir varlık hissettim.

Döndüğümde Shion oradaydı.

“Bir şey mi lazım?” dedim.

“Hayır.”

“O zaman neden buradasın?”

“Bilmiyorum.”

Kaşlarımı çattım. “Bilmiyor musun?”

Hafifçe güldü. “Belki seni merak etmişimdir.”

Bir an sustum. Bu cevap beklediğim türden değildi. İnsanlar beni merak etmezdi. Bu tür bir ilgi genelde problem çıkarırdı.

“İnsanlar genelde beni merak etmez.”

“Ben ediyorum.”

“Sebep?”

Bakışları bir an değişti. Sanki cevap vermek istiyor ama veremiyordu.

“Henüz bilmiyorum.”

Sonra arkasını dönüp gitti. O an onun sadece garip biri olmadığını düşündüm. Daha fazlası vardı ama ne olduğunu bilmiyordum.

Ertesi sabah gün doğmadan uyandım. Bu bir alışkanlık değil, bedenime kazınmış bir zorunluluktu. Arken Hanedanı’nda “dinlenmek” diye bir şey yoktu. Disiplin vardı. Süreç vardı. Kontrol vardı.

Antrenman salonuna indiğimde içeride yalnız olmayı bekliyordum. Ama yanıldım.

Yumruk sesi vardı.

Kapıyı açtığımda Shion’u gördüm. Kum torbasına vuruyordu. Her hareketi kusursuzdu ama mekanik değildi. Sanki bedeninden çok zihni çalışıyordu.

“Sabahın beşinde mi çalışıyorsun?” dedim.

Durdu ve bana baktı. “Sen de buradasın.”

“Ben her zaman buradayım.”

“Şaşırmadım.”

Bu cümle gereksiz derecede rahattı.

“Dürüst olayım mı?” dedi.

“Ol.”

“Şaşırmadım.”

Gözlerimi devirdim ama istemsizce bu konuşma garip bir şekilde doğal gelmişti.

“Bugün görev açıklanacak,” dedi.

“Biliyorum.”

“Heyecanlı mısın?”

“Hayır.”

“Yalan.”

O an istemsizce gülümsedim. Çünkü bu kez o değil, ben tepki vermiştim.

“Bunu nereden çıkardın?”

“Bakışlarından.”

“Bakışlarım konuşmaz.”

“Benimle konuşuyor.”

Öğlene doğru tekrar toplantı odasında toplandık. Orion masanın üzerine eski bir fotoğraf bıraktı. Yanan bir malikâne.

Draven Malikânesi.

“Dün gece içeride hareket tespit edildi,” dedi.

Oda sessizleşti.

“Birisi mi yaşıyor?” dedim.

“Belki.”

“Lucien mi?”

“Bilmiyoruz.”

Fotoğrafı elime aldım. İlk bakışta sadece yanmış bir yapıydı ama ikinci bakışta fark ettim; pencerelerden birinde küçük bir ışık vardı. Bilinçli bir ışık gibi.

Birisi oradaydı.

Shion da aynı noktaya bakıyordu.

O an aynı şeyi düşündüğümüzü anladım.

Akşam yola çıktık. Şehir geride kaldı, orman ileride büyüdü. Ağaçlar gökyüzünü kapatıyordu. Camdan dışarı baktığımda sürekli bir his vardı: izleniyorduk.

Ama kim tarafından olduğunu bilmiyordum.

Malikâne ortaya çıktığında durduk. Yanmıştı ama hâlâ ayaktaydı. Shion ilk indi. Ben onu takip ettim.

Kapıya ulaştığımızda demir kapı kendiliğinden açıldı.

Bu beni rahatsız etti.

İçeri girdik. Koridorlar karanlıktı. Duvarlarda eski tablolar vardı. Bazılarının yüzü çizilmişti, bazılarının gözleri yoktu.

Tam o sırada üst kattan bir ses geldi.

Tak.

Tak.

Tak.

Herkes dondu.

Ayak sesiydi. Yavaş. Sakin. Bilinçli.

Shion silahını kaldırdı. “Kıpırdamayın.”

Ses tekrar geldi.

Tak.

Tak.

Tak.

Sanki biri bizi yukarı çağırıyordu.

Yukarı çıktık.

Duvarlar farklıydı. Sanki bizi izliyordu.

“Binalar hatırlamaz,” dedim.

Shion cevap verdi: “Bu hatırlıyor.”

Kapı açıldı.

İçeri girdik.

Aynalar kırılmıştı.

Zaman durmuş gibiydi.

Ortada masa vardı. Boş sandalyeler.

Ve kırmızı mühürlü dosya.

Lucien.

Arkadan alkış sesi geldi.

Döndüm.

Siluet vardı.

“Sizi bekliyordum.”

Ve o an anladım:

Bu malikâne bizi çağırmamıştı.

Bizi seçmişti ve Lucien Draven…

O ölmemişti.

Siluetin sesi hâlâ odanın içinde yankılanıyordu. “Sizi bekliyordum” dediğinde bunun bir tehdit mi yoksa bir tespit mi olduğunu anlamadım. Ama bedenim çok net bir şey yaptı; silahıma daha sıkı sarıldım. Yanımdaki herkesin de aynı anda gerildiğini hissettim. Mira bir adım geri çekildi, Leon refleksle pozisyon aldı, Kairo’nun silahı çoktan hazırdı. Elara bile nefesini tutmuş gibiydi. Ama Shion… o hareket etmedi. Sadece baktı.

Ben siluete odaklandım. Yüzünü göremiyordum, ışık arkadan geliyordu ve onu tamamen bir gölgeye dönüştürüyordu. Ama sesi netti, çok net. Sanki bu mekâna ait değil de bizim zihnimize konuşuyordu. Bir an için bunun gerçek olup olmadığını sorguladım. Çünkü böyle bir sahne bile fazla “kurulmuş” gibiydi. Bizi buraya getiren şey rastlantı değildi, bunu artık hissediyordum.

“Kimsin?” dedim. Sesim beklediğimden daha soğuk çıkmıştı.

Siluet hafifçe eğildi, sanki sorumu önemsememiş gibi. “Yanlış soru,” dedi. “Benim kim olduğum değil… sizin neden burada olduğunuz önemli.”

Bu cümle içimde bir yere oturdu. Çünkü bu soruyu ben de kendime sormuştum. Ama bir yabancının bunu bu kadar rahat söylemesi rahatsız ediciydi. Shion’un bakışlarını hissettim; kısa bir an bana değil, siluete bakıyordu. Sanki onu ölçüyordu. Tartıyordu. Ve bu bile başlı başına bir cevap gibiydi.

Leon dayanamadı. “Tamam, bu tiyatro yeter. Kim olduğunuzu söyleyin ya da sizi burada bırakmayız.”

Siluet ilk kez hafif bir kahkaha attı. Ama bu kahkaha eğlenceli değildi. Daha çok bir hatırlama gibiydi. “Beni bırakmak mı?” dedi. “Siz zaten çoktan bırakılmışsınız.”

O anda içimde bir şey sıkıştı. Çünkü bu cümle anlamsız değildi. Ama anlamı, duymak istemediğim bir yere gidiyordu. Elara’nın nefes alışını duydum, çok hafifti ama titriyordu. Mira bana baktı, gözlerinde “bu normal değil” ifadesi vardı. Ben zaten bunun normal olmadığını biliyordum. Ama normal olmayan şeyler bile bir mantığa dayanırdı. Bu ise… farklıydı.

Shion bir adım öne çıktı. Bunu ilk kez yapıyordu. Onu dikkatle izledim. Çünkü hareketleri rastgele değildi. Her şey ölçülüydü. Siluete yaklaştıkça oda daha da sessizleşti sanki. “Lucien Draven nerede?” dedi.

O isim odanın içinde patladı.

Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra siluetin başı hafifçe yana eğildi. Sanki bu ismi duymayı bekliyordu. “Lucien…” dedi. “Ne kadar ilginç. Hâlâ onu bir kişi sanıyorsunuz.”

Bu cümle hiçbirimize uymadı. Leon hemen atıldı. “Ne demek bu?”

Ama siluet cevap vermedi. Bunun yerine masanın üzerindeki kırmızı mühürlü dosyaya baktı. O an fark ettim; dosya orada öylece durmuyordu, sanki bilerek bırakılmıştı. Bir davet gibi. Bir işaret gibi.

Ben bir adım attım. “Bu dosya nereden geldi?” dedim.

Siluet bana döndü. İlk kez doğrudan bana bakıyordu. Ama hâlâ yüzünü göremiyordum. “Sen onu zaten biliyorsun Fate Arken.”

Bu cümle beni durdurdu. Çünkü ismimi söylemesi normal değildi. Dosyadan bile bahsetmiyordu artık. Sanki beni uzun zamandır tanıyordu. Ama bu imkânsızdı.

Shion’un bakışlarını hissettim. Bu kez bana bakıyordu. Ama içinde bir şey vardı… sorgulama değil. Tanıma gibi.

Siluet bir adım geri çekildi. O hareketle birlikte odanın ışığı daha da garipleşti. Sanki mekân değişiyordu ama biz fark etmiyorduk. “Siz buraya Lucien’i bulmaya gelmediniz,” dedi. “Siz zaten onun başladığı yere geldiniz.”

Leon silahını kaldırdı. “Yeter artık!”

Ama siluet bunu umursamadı. “Ateş ederseniz hiçbir şey değişmez,” dedi sakin bir sesle. “Çünkü ben burada değilim.”

O cümleyle birlikte içimde bir alarm çaldı. Bir ajan olarak en tehlikeli cümlelerden biri buydu. “Burada değilim” diyen biri ya yalan söylüyordu ya da gerçeği tamamen farklı bir düzlemdeydi.

Shion yavaşça silahını kaldırdı. Onun bile artık sabrı kalmamıştı. “Son kez soruyorum,” dedi. “Lucien nerede?”

Siluet ilk kez doğrudan Shion’a baktı. Ve o an Shion’un yüzündeki ifade çok kısa bir süre değişti. Neredeyse fark edilmeyecek kadar. Ama ben gördüm.

Siluet konuştu. “Lucien burada değil.”

Durdu.

“Lucien her yerde.”

O an odanın içi değişti. Bunu fiziksel olarak değil, zihinsel olarak hissettim. Sanki kelimeler mekânın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Mira geri adım attı. Elara’nın yüzü soldu. Kairo bile daha sıkı durdu.

Ben ise sadece silueti izliyordum. Çünkü bu cümle basit bir tehdit değildi. Bu bir bilgilendirme de değildi. Bu… bir sistem açıklamasıydı. Bir düzen.

Shion bir adım daha attı ama bu kez siluet geriye doğru kaybolmaya başladı. Gerçek anlamda yürüyerek değil. Sanki varlığı çözülüyordu. “Bu bir başlangıç,” dedi siluet. “Ve siz sadece ilk parçayı gördünüz.”

Ben siluete doğru hamle yaptım ama çok geçti. Varlık tamamen kayboldu. Oda tekrar sessizliğe döndü. Ama bu sessizlik öncekiyle aynı değildi. Bu, boşluk sessizliğiydi.

Bir an kimse konuşmadı. Sadece nefes sesleri vardı.

Sonra Shion konuştu. “Bu bir kişi değildi,” dedi.

Ona baktım. “Ne demek istiyorsun?”

Shion gözlerini siluetin kaybolduğu yere sabitlemişti. “Bu bir mesajdı.”

Leon sinirle güldü. “Mesaj mı? Az önce biri bizimle konuştu ve kayboldu, bu normal mi yani?”

Shion cevap vermedi. Ama ben onun ne demek istediğini anlamaya başlamıştım. Çünkü hissettiğim şey netleşiyordu. Bu malikâne bizi içine çekmemişti. Bizi ölçmüştü.

Ve Lucien Draven…

bir yerden bizi izliyordu.

O an kırmızı mühürlü dosyaya baktım.

Ve ilk kez şunu düşündüm:

“Biz burada avcı değiliz.”

“Biziz avlanan.”

Siluet konuşmayı bitirdiğinde odadaki hava tamamen değişmişti. “Sizi bekliyordum” cümlesi artık bir giriş değil, bir hüküm gibi asılı kalmıştı. Kimse hareket etmiyordu çünkü hareket etmek bir seçim gibi değil, bir hata gibi hissediliyordu. Ben silahımı hâlâ indirmemiştim ama parmağım tetikte değildi. Çünkü içgüdüm bana bunun klasik bir çatışma olmadığını söylüyordu. Karşımızdaki şey ateş ederek çözülecek bir şey değildi.

Siluet birkaç adım daha attı. Yüzü hâlâ karanlıkta kalıyordu ama varlığı netleşiyordu. Sanki ışık onun etrafında çalışmıyordu. Bu bile rahatsız ediciydi. Mira arkamda nefesini kontrol etmeye çalışıyordu, Leon ise her an patlayacak gibiydi. Kairo’nun sessizliği bile daha ağırdı artık. Elara’nın gözleri masaya kayıyordu ama kimse dosyaya dokunmuyordu.

Ben siluete baktım. “Bizi neden buraya getirdin?” dedim.

Sesim sertti ama içinde bir şey eksikti. Eskiden böyle durumlarda soruyu ben kontrol ederdim. Şimdi ise sorular bana geri dönüyordu.

Siluet hafifçe başını eğdi. “Seni buraya ben getirmedim,” dedi. “Sen zaten buraya gelmek üzereydin.”

Bu cümle beni durdurdu. Çünkü bir tehdit değildi. Bir iddia bile değildi. Daha çok… bir kesinlikti. Sanki benim kararım dışında bir süreç çoktan başlamıştı. Shion’un yan tarafında durduğunu hissettim. Ona bakmadım ama orada olduğunu biliyordum. O da silueti izliyordu.

Leon dayanamadı. “Tamam yeter artık! Kimsin sen?” diye bağırdı.

Siluet ilk kez ona döndü. Bu hareket bile ortamın dengesini değiştirdi. “Ben kimim sorusu,” dedi, “en geç sorulması gereken sorudur.”

Sonra masaya baktı. Kırmızı mühürlü dosyaya. O an fark ettim; o dosyayı ilk kez görmüyordu. Hatta… sanki onunla ilgili bir şeydi.

Ben bir adım attım. “Lucien Draven nerede?” dedim tekrar.

Siluet bu kez duraksadı. Çok kısa. Ama yeterliydi.

“Lucien,” dedi. “Siz onu yanlış tanımlıyorsunuz.”

Shion hemen araya girdi. Sesi daha önce hiç olmadığı kadar düzeldi. “Açık konuş.”

Siluet başını hafifçe kaldırdı. “Lucien bir kişi değil,” dedi.

O an odadaki herkesin tepkisi aynı oldu. Küçük bir gerilim dalgası. Ama ben tepkiye değil, kelimenin kendisine takıldım. “Kişi değil” ne demekti? Bu bir metafor gibi gelmiyordu. Fazla gerçekti.

Ben dosyaya baktım tekrar. Sanki ilk kez görüyormuşum gibi. “O zaman bu dosya ne?” dedim.

Siluet cevap vermedi. Bunun yerine bir adım daha geri çekildi. Ama bu geri çekilme kaçış gibi değildi. Daha çok sahnenin açılması gibiydi. Sanki bize daha fazla alan veriliyordu ama bunun iyi bir şey olup olmadığını bilmiyordum.

“Bu dosya,” dedi en sonunda, “sizin hafızanız.”

O cümleyle birlikte Mira arkamda sertçe nefes aldı. Leon küfretti. Kairo’nun eli silahına daha sıkı gitti. Elara ise geri bir adım attı. Ama ben hareket etmedim.

Çünkü o cümle beni fiziksel değil, zihinsel olarak vurmuştu.

“Hafızamız?” dedim.

Siluet bana bakıyordu. Bu kez netti. Yüzünü hâlâ göremiyordum ama bakışı hissediliyordu. “Siz buraya bir şeyi çözmeye gelmediniz,” dedi. “Siz buraya neyi unuttuğunuzu hatırlamaya geldiniz.”

Shion ilk kez çok net bir şekilde öne çıktı. Bu sefer beklemedi. “Yeter,” dedi. “Oyun oynamayı bırak.”

Siluet ona baktı. Bir saniye sustu. Sonra çok sakin bir sesle konuştu. “Sen zaten hatırlıyorsun.”

O an Shion’un yüzünde çok küçük bir değişim oldu. Normalde fark edilmeyecek kadar küçük. Ama ben gördüm. Çünkü onun gibi insanlar böyle tepki vermezdi. Bu bir kırılma değildi ama bir çatlak gibiydi.

Ben bunu fark ettiğim an silahımı biraz daha kaldırdım. “Ne hatırlıyor?” dedim Shion’a bakmadan.

Cevap gelmedi.

Ama sessizlik cevap gibiydi.

Siluet masaya doğru eğildi. Kırmızı mühürlü dosyanın kapağı hafifçe açıldı. Kimse dokunmamıştı ama açılmıştı. İçinden hiçbir kâğıt çıkmadı. Sadece boşluk vardı.

Ve o boşluğu gördüğüm anda içimde çok net bir şey oldu:

Bu dosya bilgi içermiyordu.

Bu dosya bir başlangıçtı.

Siluet geriye doğru bir adım daha attı. “İlk temas tamamlandı,” dedi.

Leon bağırdı. “Ne demek tamamlandı?!”

Ama siluet artık orada değildi. Bu kez kaybolmak gibi değil. Sanki hiç orada olmamış gibi.

Oda tekrar sessizleşti.

Ama bu sessizlik artık normal değildi.

Ben dosyaya baktım. Sonra Shion’a.

Ve ilk kez şunu düşündüm:

“Bu adam benim düşmanım mı… yoksa benimle aynı şeyin içine mi çekildi?”

Ama bu sefer ben bu durumun içinden çıkıyorum…

Bölüm sonu

3 yorum