İçeriğe geç

Alacakaranlık - Ölüm ve Yaşam

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Alacakaranlık - Ölüm ve Yaşam

Bölüm 2

Bölüm 1.1 - Sadece Bell

17 Ocak 2025Annem, camları sonuna kadar açık arabayla beni Sky Harbor Havalimanı’na bıraktı. Phoenix o gün adeta yanıyordu; termometre otuz yedi dereceyi gösteriyordu. Gökyüzü tek bir leke bile taşımıyordu, dümdüz ve parlak bir maviydi. Annemi mutlu etmek için, iki yıl önce Noel’de bana aldığı, solgun siyaha çalan Corpse Bride yazılı tişörtü giymiştim. Artık üstüme tam oturmuyordu, omuzlarımdan sıkıyordu ama aldırmadım. Zaten yakında buna benzer tişörtlere pek ihtiyacım kalmayacaktı.Washington eyaletinin kuzeybatısında, Olympic Yarımadası’nın ucunda, Forks adında küçük ve sessiz bir kasaba bulunurdu. Gökyüzünün neredeyse hiç açılmadığı, yağmurun eksik olmadığı bir yerdir burası. Hatta Amerika’daki pek çok eyaletten daha fazla yağış alır. Ben henüz üç yaşındayken, annem beni Forks’a gezmeye getirmişti. On beş yaşıma kadar her yazın bir ayını Forks’ta geçirmek zorunda kaldım. On beşime geldiğimde ise artık çok sık gittiğime dair itiraz etmeye başlamıştım. Bu yüzden son üç yazdır babam Charlie, Phoenix’e geliyor, birlikte iki haftalık kısa tatiller yapıyorduk.Ama şimdi, lise hayatımın geri kalanını geçirmek üzere Forks’a geri dönüyordum. İki buçuk yıl. Otuz ay. Kulağa bile ağır geliyordu. Arabadan sertçe indiğimde kapı metalik ve rahatsız edici bir sesle kapandı; sanki ardımdan görünmez parmaklıklar kilitlenmişti.Evet, kabul ediyorum, biraz fazla dramatik düşünmüş olabilirim. Annemle babamın sık sık söylediği gibi, hayal gücüm bazen kontrolden çıkıyor olabilir. Ama sonuçta bu benim kararımdı. Kimse beni zorlamamıştı. Kendi isteğimle kendimi bu yola itmiştim. Yine de bu farkındalık içimi rahatlatmıyordu.Her ne kadar Forks’a kendi isteğimle gidiyor olsam da Phoenix’i seviyordum. Güneşi, insanın nefesini kesen sıcağını seviyordum. O hareketli, gürültülü, canlı şehri seviyordum.Güvenlik kontrolünden geçerken annem koluma hafifçe dokundu ve gözleri dolmuş bir şekilde belki de yüzüncü kez aynı şeyi söyledi:“Bell, bunu yapmak zorunda değilsin.”Annem, bana biyolojik babamdan çok üvey babama benzediğimi ve bu yüzden yüzüme her baktığında gözlerinin dolduğunu söylerdi. Tam olarak doğru sayılmazdı, babalarıma benzemezdim. Ama anneme de benzediğim söylenemezdi. Onun çenesi daha belirgin, dudakları daha dolgun; benim yüzüm ise daha silikti. Sadece gözlerimiz benzerdi. Annemin gözleri her zaman biraz çocuksu bakar; bu yüzden iri, açık mavi gözleriyle bana değil, daha çok ablam Isabella’ya benzerdi. Her ne kadar ablam aksini iddia etse de, benzerlikleri oldukça açıktı. Bunu çevreden de çok sık duyuyorduk. Annem çok sık dile getirmese de bayılıyordu bunu duymaya. O mavi açık gözler, bende daha az genç ve daha fazla...soğuk duruyordu. Annemin iri gözlerindeki yaşlara odaklanınca endişelendim. Tüm hayatım boyunca anneme baktım. Yani, ablam gittikten sonra faturalardan, evrak işlerinden, yemekten ve dengeli davranışlarından benim sorumlu olduğum uzun bir dönem olmuştu. Ablamdan sonra bu sorumluluktan kaçtığım bir dönem yoktu. Gerçekten annemi kendi başının çaresine bakması için bırakmam doğru muydu? Bu kararı ilk aldığımda kendimden oldukça emindim, annem artık eskisi gibi kırılgan değildi bu yüzden güçlü kalacağına inanarak bu kararı vermiştim. Şimdi ise hiç öyle gelmiyordu. Gerçi evden online koçluk yapacağı için yanında biyolojik babam Phil ve ikiz kız kardeşlerim Bellarose ile Bellaire vardı. Büyük olasılıkla faturaları ödenecek, buzdolabında yiyecek, kaybolduğunda arayacak birileri olacaktı. Bana o kadar ihtiyacı olmayacaktı. "Charlie'ye selam söyle ve görürsen Bella'ya da selam söyle.""Söylerim. Sen de babama ve kardeşlerime iyi bak.""Bakarım. Yakında görüşürüz," diye söz vererek kolumu bir kez daha tuttu. "İstediğin zaman eve dönebilirsin. Bir şeye ihtiyaç duyarsan hemen yanına gelirim."Ama böyle bir şey yapmasına gerek olmayacaktı. Bunun onun hatıralarına ne kadar da zarar vereceğini biliyordum. "Lütfen benim için endişelenme. Daima sana yazacağım," diye ısrar ettim. Sarıldım. "Seni seviyorum anne."Sarılmama karşılık verdi ve bir süre öyle kaldık. Sonra istemeden birbirimizden ayrıldık. Ben metal dedektörlerden geçtim ve annem bana endişeli gözlerle baka baka gitti. Phoenix'ten Seattle'a üç saatlik bir uçuş, küçük bir uçakla Port Angeles'a bir saatlik bir başka uçuş, sonra Forks’a doğru bir saatlik araba yolculuğu. Tıpkı ablamın mektuplarında dediği gibi. Uçak yolculuğundan yana bir sıkıntım yoktu ama Charlie ile bir saatlik araba yolculuğu yapacak olmak beni biraz tereddüte düşürüyordu. Birbirimizle konuşacağımız çok fazla şey yoktu. Charlie, her ne kadar öz oğlu olmasam da, bütün bu olan biten hakkında oldukça duyarlı ve hoşgörülü davranmıştı. Onunla bir müddetliğine de olsa kalacağım için memnundu. Beni çoktan liseye kaydettirmiş ve araba almama yardımcı olacağını söylemişti. Her ne kadar babamın zaten bana bir araba göndereceğini söylesem de Charlie, babamı kendisinin bir araba alacağı konusunda bir şekilde ikna etmişti.Ancak bu garip olacaktı. Charlie, asosyal bir kişiliğe sahip olduğundan ikimiz de ne söyleyeceğimizi de bilemedik. Bu kararım karşısında tıpkı annem gibi fazlasıyla şaşırdığını biliyordum, küçükken Forks’tan hoşlanmıyor oluşum bir sır değildi.Port Angeles’e indiğimde yağmur yağıyordu. Bunu bir kehanet olarak görmedim, sonuçta yağmur, buranın vazgeçilmez havasıydı. Güneşe çoktan veda etmiştim.Charlie beni polis arabasıyla bekliyordu. Kendimi buna da hazırlamıştım. Charlie, Forks’un iyi insanlarının polis şefiydi. Bütçemin çok az olmasına rağmen yeni bir araba almak istememdeki en büyük etken kasabaya üzerinde mavi kırmızı ışıkları olan bir araba içinde getirilmek istemememdi. Hiçbir şey trafiği ünlü bir şef polisin yavaşlatağı kadar yavaşlatamazdı.Uçaktan indiğimde Charlie bana tek koluyla sarıp sarıldı."Seni görmek güzel Bell," dedi, beni yakalayıp durdurduğunda gülüyordu. ”Pek değişmemişsin. Renée ile Phil nasıl?””Annem iyi, babam da iyi. Seni görmek de güzel, Charlie.” Annem, Charlie'nin de babamız olduğunu söylerdi ama biyolojik olmayan birisine karşı baba demeye içim el vermiyordu. Sadece birkaç valizim vardı.Arizona kıyafetlerimin çoğu Washington için fazla inceydi. Babamla ben, kış gardırobumu tamamlamak için kaynaklarımızı birleştirmiştik ama yine de bu yetersiz kalmıştı. Eşyalarımın hepsi arabanın bagajına biraz zorlamamızla sığdı.”Senin için iyi bir araba buldum, hem de ucuz.” dedi emniyet kemerimizi takarken.”Ne tür bir araba?” ”Aslında bu bir kamyonet, bir GMC.”Eskiden ablama bir Chevy verdiğini hatırlıyorum. Eski kamyonetlere olan sevgi derecesndeki takıntısı hala geçmemişti anlaşılan.”La Push’taki Rebecca Black’i hatırlıyor musun?” La Push sahili, Kızılderililer için ayrılmış küçük bir toprak parçasıydı. ”Hayır.””Jacob'ın ablası. Hani yazları seninle balık tutmaya gelirdi,” dedi hemen Charlie. İşte bu onu neden hatırlamadığımı açılıyordu. Hafızamdan, uzun süredir görmediğim insanları çıkarabilme yetisine sahiptim."O şimdi tekerlekli sandalyede.” Cevap vermeyerek tek kaşımı kaldırarak baktığım için Charlie devam etti. "Bu yüzden artık araba kullanamıyor ve kamyonetini bana ucuza satmayı teklif etti.””Kaç model?” Yüz ifadesinin değişmesinden, bunu sormamamı umduğunu anlamıştım.”Rachel ile Rebecca, motor üzerinde oldukça fazla çalıştı sadece birkaç yaşında, gerçekten.” Beni bu kadar kolay vazgeçecek kadar küçük görmediğini umuyordum. "Onu ne zaman almış?””Onu 2015’te aldı, sanırım.”"Aldığında yeni miymiş?" "Hayır. 90'ların sonlarında yeniymiş.” diye ititraf etti safça."Ah baba, yani Charlie, arabaların modellerinden anlarım biraz ama gözüm çok yüksekte değil. Yani bu..." Charlie'nin endişeli yüzüne gülümsedim. "bebekle idare edebilirim. Ama bu arabayla herhangi bir sorun yaşayabilir miyim, emin değilim." ”Bell, güven bana. Bu şey gerçekten çok iyi çalışıyor. Bunları artık eskisi gibi üretmiyorlar.”Bu şey, diye düşündüm kendi kendime…En azından ihtiyar veya çöplük demedi, bu da bir başlangıçtır. ”Ucuz derken, ne kadar ucuz?” Ne kadarını karşılamam gerektiğinden emin olamıyordum, Phoenix'te ek iş bulmam gerekebilirdi. ”Oğlum, aslında ben onu senin için aldım gibi. Eve hoşgeldin hediyesi olarak.” Charlie ümit dolu bir yüz ifadesiyle, göz ucuyla bana baktı.”Bunu yapmana gerek yoktu. Ben zaten kendime bi araba alacaktım.””Önemli değil. Senin burada mutlu olmanı istiyorum.” Bunu söylediğinde yola bakıyordu. Charlie duygularını açığa vurmak konusunda pek de rahat değildi. Bu konuda ona çektiğim söylenemezdi, insanların gözlerine bakmaya alışkındım. Bu yüzden cevap verirken yola odaklandığı yüzüne baktım. ”Gerçekten çok güzel. Teşekkür ederim. Bu jestin gerçekten çok hoş.” Charlie’ye benim Forks’a esas gelme amacımdan hiçbir zaman bahsetmemiştim. Eğitimimi Forks’ta tamamlamak için geldiğimi düşünüyordu. Ama Charlie’nin bu esas gerçeği bilmesine, geçmişin acısını çekmesine gerek yoktu. Yine de Forks’a geldiğim anda bedava bir kamyonetle bana sürpriz yapmasını beklemiyordum.”Bir şey değil, Bell” dedi lafı ağzında geveleyerek, ona teşekkür ettiğim için mahçup olmuş, yine de gülümsemişti. Yağmurlu hava üzerine birkaç yorum daha paylaştık, ardından eşi Sue'nin konusu açıldı, lezzetli bir balık pişirdiğinden bahsetti, bir konuşma için bu yeter de artardı. Sessizce camdan bakmaya başladık.Kabullenmem gerekirse Forks çok güzeldi, bunu inkar edemezdim. Her yer yemyeşildi: gövdeleri yosunla kaplanmış, dalları örtü gibi sarkmış ağaçlar,çimenle kaplı yerler. Hava bile yaprakların arasından yeşil bir şekilde süzülüyordu. Her yer fazla yeşildi, burası bana yabancı bir gezegendi.Sonunda Charlie’nin evine gelebildik. Hala evliliklerinin ilk zamanlarında annemle almış oldukları iki odalı, küçük evde yaşıyordu. Sue ile beraber evi yenilemiş olmalılardı. Resimlerde gördüğüm kadar eski durmuyordu. Yeni gibi duran evin önündeki caddede yeni yani bana göre yeni olan kamyonetim duruyordu. Soluk kırmızı bir renkteydi,büyük yuvarlak çamurlukları ve şişkin bir sürücü bölümü vardı. Onu şaşılacak derecede çok sevmiştim. Çalışıp çalışmayacağını bilmiyordum ama kendimi onun içinde görebiliyordum. Hiç zarar görmeyen demirden yapılmış, genelde kaza mahallinde gördüğünüz, boyası hiç çizilmemiş ve yok ettiği arabaların parçalarıyla kuşatılmış kamyonet türündendi.Sevincimden Charlie'nin ellerinden tuttum. "Baba, buna bayıldım! Teşekkürler!” Yarınki ilk günüm biraz daha katlanabilir durumda olacaktı. Okula yağmur altında iki mil yürümekle polis arabasında götürülmeyi kabul etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalmayacaktım.”Beğendiğine sevindim,”dedi. Charlie huysuz bir şekilde, tekrar mahçup olmuştu.Eve girdiğimizde Sue Swan kapıyı açarak bizi karşıladı. Buğday rengi teni, kahverengi güçlü bakan gözleriyle Kızılderili bir şef kadın gibi görünüyordu. "Seni aramızda görmek çok güzel, Belisarius." dedi sarılarak. "Sadece Bell." Sarılmasına karşılık verdim. Yoğun çam kokusu etrafımı sarmıştı. "Beni evinize kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.""Ne zaman istersen gelebilirsin. Forks daima sana açıktır, Bell." dedi kısaca. Gülümseyerek teşekkür ettim. Valizlerden birisini aldığımda diğerini çoktan Charlie'nin aldığını gördüm. İtiraz etmeme izin vermemişti. "İşte odan burası, Bell." Valizimi odaya bırakmamdan sonra ikinci valizimi onun yanına bıraktı. "Ben en iyisi..." Öksürükle utancını geri toparlamaya çalıştı. "Seni biraz yalnız bırakayım." dediğinde "Nasıl istersen." dedim ona boş bakarak."Evet. Görüşürüz."Bütün eşyalarımı Charlie sayesinde bir kerede yukarıya taşıyabildim. Ön bahçeye bakan, batı kanadındaki odaya yerleştim. Oda bir şekilde bana tanıdık gelmişti. Ablamın bir resmini gösterdiği, eskiden burada kaldığı odasıydı. Fakat bundan farklı olarak yaprak desenleri olan mor mevresim takımı yerine koyu kırmızıya çalan karmen kırmızısı rengi ile değiştirmişti. Duvarları buz mavisi rengine boyanmıştı. Çok fazla nostalji hissettirmemek için ellerinden geleni yapmışlardı. Çalışma masasında, eski görünen bir modem ve ikinci el bir laptop bilgisayar vardı. Bu annemin koşuluydu, böylelikle kolayca iletişim kurabilecektik. Çocukluk günlerimden kalma sallanan koltuk da hala köşede duruyordu.Merdivenlerin başında Charlie ve Sue ile paylaşmam gereken küçük bir banyo vardı. İkisinin kullandığı bir banyoya girecek olmam gerçeğine çok da aldırış etmemeye çalışıyordum.Charlie’nin en güzel özelliklerinden biri de beni çok fazla rahat bırakmasıydı. Eşyalarımı açıp yerleşmem için beni yalnız bıraktı, bu, annemle babamın yapması mümkün olmayan bir hareketti. Kafamı toparlamak için kendime zaman ayırabiliyordum. Sosyalleşmeyi seviyor olsam da arada yalnız kalmak hoşuma gidiyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmuru pencereden dalıp giderek izlemek ve düşüncelerimi dağıtmaya izin vermek rahatlatıcıydı. Forks Lisesi’nin toplamda sadece yetmiş sekiz - artık üç yüz seksen yedi- öğrencisi vardı. Eski okulumda sadece lise ikinci sınıfta bin yedi yüz öğrenci vardı. Buradaki bütün çocuklar birlikte büyümüşlerdi, büyükanneleri ve büyükbabaları da beraber büyümüştü. Ben büyük şehirden gelen yeni çocuk olacaktım. Gözlerini dikip bakacakları, fısır fısır konuşulması gereken bir dedikodu gibi. Eğer Phoenix’ten gelen havalı bir çocuk gibi görünseydim, bunu tanıdıklar vasıtasıyla bir avantaja çevirirdim. Ama görünüş olarak hiçbir yere uymuyordum. Yanık tenli, sportif, sarışın belki bir voleybol oyuncusu, motorlu asi çocuk olabilirdim. Popüler, balo kralı edasıyla aralarına karışabilirdim. Ancak büyük şehirden gelen normal sıradan bir çocuktum. Soluk tenli, uzun boyuyla beyzbol dışında hiçbir spora katılmamış, bilgisayar oyunları, arabalarla sıfır ilgisi olan bir çocuktum. Buna rağmen diğer çocuklara göre hobilerime fazla zaman ayıramıyordum. Okuldan sonra bir çek defteri tutturmam, tıkanık lavaboyu açmam ve kız kardeşlerimin yaptığı alışverişle yemek hazırlamam gerekti. Beyzbol ise çocukken oynadığım bir oyun olarak kalmıştı. Eski okulumda sosyal olmam kolay olsa da, yeni başlayacağım okulda herkes birbirini tanıdığı için uyum sağlamam kolay olmayacaktı. Kendi yaşımdaki insanlarla iyi geçinebiliyordum. Ama zaman zaman iyi geçinmediğim insanlar oluyordu. Hatta dünyada herkesten yakın olduğum annem bile hiçbir zaman benimle bir uyum içinde, aynı fikirde olamazdı. Bazen dünyadaki bazı insanların gördükleriyle aynı şeyi görüp görmediğimi merak ediyordum. Sanki onlar kırmızı bir elma görürken ben çürük yeşil bir elma görür gibiydim. Ama nedeninin bir önemi yoktu. Önemli olan sonuçtu. Ve yarın sadece bir başlangıç olacaktı.🖤

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.