Ben Aras’ın o kibirli yüzüne karşı "Şimdi işine bak ve sesini kes!" dediğim anda, dışarıda uğuldayan o kupkuru kasım fırtınası sanki benim öfkeme ortak olmak ister gibi binanın pencerelerini delicesine dövmeye başladı. Aras’ın gözleri hırstan ve sinirden kıpkırmızı kesilmişti; dişlerini o kadar sıkıyordu ki çene kemiklerinin gerildiğini görebiliyordum.
Tam ağzını açıp bana tekrar saldıracaktı ki, dışarıdaki fırtınanın uğultusuna büyük bir patlama sesi eşlik etti. Fakültenin hemen arkasındaki trafolardan biri fırtınaya dayanamamış olmalıydı.
O anda atölyenin o yüksek tavanındaki tüm projektörler bir anda söndü. Koca mekan, saniyeler içinde zifiri bir karanlığa ve kasım ayazının o insafsız soğuğuna gömüldü.
"Siktir!" diye mırıldandı Poyraz karanlığın içinden. "Elektrikler gitti."
Herkes telefonlarının flaşlarını açmaya çalışırken, o loş ve titrek ışıkların arasında Aras’ın gölgesinin masanın üzerinden bana doğru hızla yaklaştığını fark ettim. Gözü tamamen dönmüştü. Telefonunun flaşını yüzüme doğru tutarak, o karanlığın yarattığı cesaretle doğrudan üzerime yürüdü. Araya girmeye çalışan Efe’yi koluyla sertçe itti.
"Sen kimsin de bana haddimi bildireceksiniz lan?" diye kükredi Aras, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp tam karşımda durarak. Üzerime öyle bir geliyordu ki, nefesindeki o saf öfkeyi hissedebiliyordum. "Efsun Alaca! İki haftadır kantinde, atölyede arkamızdan konuşup duruyorsunuz! Dün gece o maketi buraya gelip o hırslı ellerinizle parçaladınız, şimdi de buraya gelip bana o iğrenç blöflerinle kafa mı tutuyorsun?"
Bir milim bile geri adım atmadım. Telefonumun flaşını doğrudan onun gözlerine diktim. "Üzerime yürüme Aras! Siktir git başka yerde havla!" diye bağırdım, sesim karanlık atölyede yankılanırken. "Senin o suçluluk psikolojini de, üst dönem olmanın arkasına sığınan o korkak tavrını da yemem ben! Suçlusunuz çünkü maketinizi koruyamadınız, şimdi de hırsınızı bizden çıkarıyorsunuz!"
"Kes sesini!" diyerek Aras elini masaya hışımla vurdu, üzerime doğru bir adım daha attı.
O an atölye tam anlamıyla bir savaş alanına döndü.
Nisa, Aras’ın benim üzerime yürüdüğünü görünce elindeki cetvelle birlikte öne fırladı, Aras’ı omzundan sertçe geriye itti. "Uzak dur lan kızdan! Ne yürüyorsun üzerine, sığır mısın sen?" diye bağırdı Nisa, sesi atölyeyi inletiyordu.
Poyraz aniden Nisa’nın önüne geçip onu tutmaya çalıştı. "Nisa çekil aradan, seninle alakası yok bunun!" diyerek Nisa’yı sakinleştirmeye çalıştı ama Nisa, Poyraz’ın ellerini hırsla itti. "Bırak be beni! Arkadaşımızın üzerine yürüyor, ne alakası yok? Sizin bu iftiralarınız ve egolarınızlamı uğraşıcaz biz!
Baran ise hızla hareket edip Aras’ın önüne etten bir duvar ördü. Aras’ı göğsünden kavrayıp geriye doğru bastırdı. "Aras! Kendine gel oğlum, bir kadının üzerine yürümek ne demek lan? Çekil şuradan!" diye bağırdı Baran. Sesi o kadar sert ve öfkeliydi ki, Aras’ı resmen masanın diğer ucuna doğru savurdu.
Hivda, Baran’ın bu hamlesine rağmen o içindeki büyük kırgınlıkla öne çıktı. Baran’ın tam karşısında durdu, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "Baran, sen Aras’ı tutacağına önce dön de kendi zihniyetine bak!" dedi Hivda, sesi titriyordu ama bir o kadar da dikti. "Sabah buraya gelip gözümüzün içine baka baka bizi suçlarken Aras’tan hiçbir farkın yoktu! Şimdi burada kahramanlık taslama bize!"
Baran, Hivda’nın bu lafıyla adeta vurulmuşa döndü. Karanlıkta, telefon ışığının altında yüzünün nasıl çöktüğünü gördüm. "Hivda, ben sadece..." dedi ama Hivda elini kaldırıp onu susturdu. "Tek bir kelime bile etme artık."
Efe ise o kargaşanın ortasında, benimle Aras’ın tam ortasında durmuştu. Telefonunun ışığını Aras’ın yüzüne sabitledi. "Aras, haklıyken haksız duruma düşüyorsun, saçmalamayı kes ve hemen dışarı çık. Bu durum burada çözülmeyecek," dedi buz gibi, emredici bir sesle.
Açelya da o sırada dışarıda çalan telefonunu kapatıp içeri fırlamıştı. Karanlıktaki bu bağırış çağırışı, kızların erkeklerle tek tek kapıştığını görünce şok içinde bana doğru koştu. "Efsun! İyi misin? Ne yapıyor bu gerizekalı?" diyerek beni arkasına almaya çalıştı.
Karanlık atölyede, kasım fırtınasının camları dövdüğü o buz gibi gecede herkes birbirine girmişti. Telefon flaşlarının gölgeleri duvarda devasa savaşçılar gibi büyüyüp küçülürken, iç mimarlar ve mimarlar arasındaki o bağlar bir daha asla tamir edilemeyecek şekilde, büyük bir gürültüyle kopmuştu.
*
O dondurucu ve kavgalı kasım gecesinin ardından sabah, Ankara’nın o gri, puslu aydınlığıyla uyandı. Gözümüze tek damla uyku girmemiş, 402 numaralı odada sabahı etmiştik. Açelya gece boyunca yatağın içinde dönüp durmuş, telefonda Duman’a Aras’ın kendisine ettiği o hadsiz lafları, üzerimize yürümelerini gözyaşları içinde tek tek anlatmıştı. Duman’ın telefondaki o ölüm sessizliğini ve ardından gelen "Sabahı bekle Açelya," deyişini hepimiz duymuştuk.
Saat sabahın dokuzuna gelirken odanın kapısı hırsla vuruldu. Nisa hızla gidip kapıyı açtığında karşısında nefes nefese kalmış Belinay’ı gördük. Belinay’ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, korkudan tir tir titriyordu.
"Kızlar! Çabuk kalkın, çok kötü şeyler oluyor!" diye bağırdı Belinay içeri dalarak.
"Ne oluyor Belinay, ne bu halin?" diyerek yataktan fırladım.
"Duman..." dedi Belinay yutkunarak. "Duman, Aras’ın dün gece Açelya’ya laf attığını, üzerinize yürüdüğünü öğrenmiş. Çıldırmış durumda! Yanına Arda’yı da almış, yan binadan buraya, Mimarlık fakültesine doğru yürüyorlar. Resmen Aras’ı kanatmak için geliyor, durdurulacak gibi değil. Koşun!"
Duyduklarımızla hepimizin kanı dondu. Açelya montunu bile alamadan öne fırladı, arkasından Nisa, Hivda, Belinay ve ben hızla merdivenlere yöneldik. Koşarak Mimarlık binasının o büyük giriş holüne indiğimizde, çoktan geç kaldığımızı gördük. Kuru kasım soğuğunun içeri sızdığı o devasa holde çoktan bir kıyamet kopmuştu.
Duman, o uzun siyah kabanıyla holün ortasında adeta bir karabasan gibi duruyordu. Tam karşısında ise kantinden yeni çıkmış olan Aras ve Poyraz vardı. Baran ve Efe o sırada ortalıkta yoktu.
"Aras!" diye kükredi Duman. Sesi bütün beton kolona çarparak binayı titretti.
Aras ne olduğunu anlamadan arkasını döndüğü an, Duman hiçbir şey söylemeden, hukukun o soğuk ve keskin yüzünü yumruk yapmış gibi ileri fırladı. Duman'ın sağ yumruğu, Aras’ın çenesine tam ortadan, muazzam bir güçle patladı!
ÇAAAT!
Aras aldığı darbenin şiddetiyle arkasındaki ilan panosuna doğru savruldu, panonun camları büyük bir gürültüyle aşağı indi. Holdeki yüzlerce öğrenci çığlık çığlığa etrafa kaçışırken, Aras ağzındaki kanı yere tükürüp deliler gibi Duman’ın üzerine atıldı. İkisi birbirine girdi, yere kapaklanıp birbirlerini yumruklamaya başladılar. Duman, Aras’ın üzerine çıkmış, "Benim kadınıma laf etmek ne demek lan, kimsin sen?" diye bağırarak yumruklarını ardı ardına indiriyordu.
Poyraz arkadaşını kurtarmak için tam Duman’ın üzerine hamle yapacaktı ki, Duman’ın arkasından gelen Arda devreye girdi. Arda, Poyraz’ı omzundan yakalayıp geriye doğru çekti ve "Sen dur bakalım Poyraz, senin sıran değil!" diyerek sol kroşesini Poyraz’ın suratına geçirdi!
Poyraz sendeledi ama hemen toparlanıp Arda’nın yakasına yapıştı. "Siz kimsiniz lan bizim fakültemizi basıyorsunuz?" diye bağırarak Arda’nın yüzüne sert bir yumruk indirdi. Arda ve Poyraz da holün diğer köşesinde birbirlerine girmişlerdi. Yumruklar havada uçuşuyor, iki hukukçu ve iki mimar holün ortasında resmen birbirini parça pinçik ediyordu.
"Duman dur! Yalvarırım dur, öldüreceksin!" diye çığlık attı Açelya, kavganın ortasına doğru fırlayarak.
Nisa ve Hivda ile birlikte Açelya’yı geride tutmaya çalışıyorduk çünkü Duman’ın gözü tamamen dönmüştü, araya giren herkesi ezip geçecek gibiydi. Arda ve Poyraz ise birbirlerinin yakalarını yırtmış, beton zeminde acımasızca yumruklaşmaya devam ediyorlardı. Mimarlık fakültesinin ortasında, kasım ayazının dondurucu havasında, dün gece atölyede gerilen o ipler bugün resmen kanla çekiliyordu.
Holdeki o beton zeminde Duman’ın yumrukları Aras’ın suratına her indiğinde, ilan panosunun kırık camları etrafa saçılmaya devam ediyordu. Ama Aras öyle kolay lokma değildi; acizce inleyecek biri hiç değildi. Aldığı darbenin hırsıyla dişlerini sıktı, kan tükürerek Duman’ın yakasına yapıştı ve onu altına almaya çalıştı. Aras da bütün gücüyle Duman’ın suratına okkalı bir yumruk geçirdi! Duman’ın kafası geriye doğru savrulurken, ikisi yerde resmen birbirini parça pinçik ediyor, karşılıklı darbeleşiyorlardı.
Açelya korkudan ve çaresizlikten delirmek üzereydi. İki eliyle birden koluma yapıştı, tırnaklarını hırkama geçirdi. "Efsun! Yalvarırım bir şey yap, bağır, durdur şunları! Öldürecek adamı, baksana!" diye çığlık attı, gözyaşları yanaklarından dökülürken.
Açelya’nın o panik haline karşılık, yüzümde gayriihtiyari, son derece soğuk ve tatmin olmuş bir gülümseme belirdi. Kollarımı göğsümde bağladım, dondurucu kasım rüzgarının estiği holde kılını bile kıpırdatmayan bir heykel gibi durdum. Aras’ın dün gece üzerime yürürken o zifiri karanlıkta gözlerinde gördüğüm o iğrenç cesaretin bedelini şimdi yumruk yumruğa ödediğini görmek içimin yağlarını eritmişti.
Açelya’ya döndüm, sesimde en ufak bir telaş kırıntısı bile yoktu. "Aras az daha dayak yesin Açelya," dedim, sesimdeki o sakin ve hafif alaycı tona ben bile şaşırmıştım. "Dün gece o karanlıkta parmak sallayıp üzerime yürürken hiç arkasını düşünmüyordu. Karşılıklı vuruşuyorlar işte, biraz daha alsın payını... Şöyle iyice bir kendine gelsin, sonra çağırırım görevlileri."
"Efsun!" diye inledi Açelya, şok içinde bana bakarak. Ama Nisa arkamdan omzuma elini koydu, o da keyifle sırıtıyordu. "Bırak, Efsun haklı. Karşılıklı girmişler işte, elleri dert görmesin eniştenin," diye mırıldandı Nisa.
Diğer tarafta ise Arda ve Poyraz hala birbirlerinin yakasını yırtmış, betonun üzerinde kıran kırana dövüşüyorlardı. Arda’nın patlayan dudağından sızan kan Poyraz’ın yırtılan tişörtüne bulaşırken, Poyraz da Arda’nın çenesine sert bir kroşe indirmişti. Holde tam anlamıyla iki taraflı bir meydan muharebesi yaşanıyordu.
"Çekilin! Neler oluyor burada! Durun diyorum!"
Holün öbür ucundan gelen telsiz sesleri ve sert ayak sesleriyle irkildik. Nöbetçi dekan yardımcıları, arkalarında altı yeti tane iriyarı güvenlik görevlisiyle birlikte kalabalığı yararak içeri daldılar. Görevliler hemen duruma müdahale etti. Üç güvenlik görevlisi birden Duman’ın kollarına yapışırken, diğer üçü de Aras’ı Duman’ın altından zorlukla çekti. İkisi de nefes nefeseydi, üstleri başları kan ve toz içindeydi ama gözlerindeki o tehlikeli ateş hala sönmemişti. Görevlilerin arasında bile birbirlerine doğru hamle yapmaya çalışıyorlardı.
Diğer görevliler de Arda ve Poyraz’ı alt alta üst üste dövüşürken zorlukla ayırdı. Nöbetçi dekan yardımcısı öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir şekilde holün ortasında durdu, kırık camlara ve dördünün de halat gibi gerilmiş, kan içindeki yüzlerine baktı.
"Bu ne rezalet! Üniversiteyi ne ara dağ başına çevirdiniz siz?" diye kükredi dekan yardımcısı. Bakışları önce bizimkileri, sonra Mimarlık son sınıfları buldu. "Duman, Arda! Sizin Hukuk fakültesinde ne işiniz var, niye burayı basıyorsunuz? Aras, Poyraz! Sizin bu haliniz ne?"
Herkes nefes nefese sessizliğe gömülmüşken, dekan yardımcısı arkasındaki görevlilere döndü. "Hepsini hemen odama götürün. Derhal!" dedi. Tam o sırada Mimarlık bölüm başkan yardımcısı araya girdi, dekan yardımcısının kulağına eğilip fısıldayarak o büyük sergiyi ve iki hafta sonraki teslimi hatırlattı. Maket darmadağındı ve bu çocuklar uzaklaştırma alırsa okulun bitirme projesi tamamen çökecekti.
Dekan yardımcısı dişlerini sıkarak tekrar çocuklara döndü. "Şansınıza dua edin," diye gürledi. "O üniversiteler arası büyük Ankara maket projesi bitene kadar hiçbirinize resmi bir ceza vermiyorum! Ceza şuanlık verilmeyecek, askıda. Ama o proje kusursuz bir şekilde dekanlığın önüne gelmediği an, dördünüzü de bu okuldan uzaklaştırırım! Şimdi yıkılın karşımdan, revire gidin!"
Duman kabanının yakasını hırsla düzeltip nefret dolu bir bakışla Aras’a baktı, ardından Açelya’nın yanına adımladı. Aras da yüzündeki kanı kolunun tersiyle silip ters bir bakış attıktan sonra Poyraz'la birlikte revir koridoruna yöneldi. Şimdilik ceza ertelenmişti ama o maket masasında kasım ayazından daha sert fırtınaların kopacağı kesindi.
*
Fakülte holündeki o korkunç kargaşa güvenliklerin müdahalesiyle son bulduğunda, kalbimin göğüs kafesimi delip geçecek gibi çarptığı o saniyelerde zaman benim için durmuştu. Dekan yardımcısının arkasını dönüp gitmesiyle birlikte, Duman’ın o öfkeden soluyan gövdesi bana doğru adımladı. Yüzündeki kanı, kabanındaki tozu bile fark etmiyordu; gözleri sadece bendeydi.
Kızlar, aramızdaki o yoğun havayı fark etmiş gibi yavaşça geri çekildiler. Efsun, gitmeden önce elimi hafifçe sıkıp, "Biz dışarıdayız," diye fısıldadı. Onlar holün çıkışına doğru yürürken, Duman tam karşımda durdu.
Hukuk Fakültesi’nin o her zaman takım elbiseler içinde, jilet gibi gezen, mesafeli ve soğukkanlı çocuğu gitmiş; yerine benim için gözünü kırpmadan dünyayı yakacak, darmadağın olmuş hırçın bir adam gelmişti. Dudak kenarından sızan kanı gördüğümde içimden bir parçanın koptuğunu hissettim.
"Sen delirdin mi?" diye bağırdım aniden, sesim holün yüksek tavanında yankılanırken. Gözyaşlarım benden bağımsız bir şekilde yanaklarımdan aşağı süzülüyordu. Ellerimi çaresizce göğsüne vurdum. "Ne işin var senin burada? Niye birbirinize girdiniz öyle? Ya sana daha kötü bir şey olsaydı? Kendini ne diye tehlikeye atıyorsun Duman?!"
Duman, vurduğum ellerimi bileklerimden yakaladı. Dokunuşu sert ama canımı yakmayacak kadar narindi. Beni kendine doğru çekti, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Ankara’nın o pencerelerden sızan dondurucu kasım ayazı aramıza giremiyordu bile; nefesi yüzümü ısıtıyordu.
"Açelya, bana bak," dedi, sesi o kadar derinden, o kadar keskin çıkmıştı ki bir an duraksadım. Gözlerini gözlerime kenetledi. "Dün gece o şerefsizin sana o lafları söylediğini, senin üzerine yürüdüğünü öğrendiğim an benim için akan sular durdu. Hukukmuş, okuldan uzaklaştırmaymış, geleceğimmiş... İnan hiçbiri umurumda değil."
Bileklerimi ellerinin arasından kurtarıp bu kez titreyen parmaklarımı patlayan dudağının kenarına, o sızan kanın üzerine yavaşça yerleştirdim. Dokunduğum an canı yanmış gibi hafifçe irkildi ama gözlerini benden ayırmadı. "Canın acıyor..." diye fısıldadım, hıçkırıklarımın arasından. "Sırf benim yüzümden bu haldesin."
Duman aniden ellerini yanaklarıma yerleştirdi. O büyük, sıcak avuçları yüzümü kaplarken parmak uçlarıyla gözyaşlarımı sildi. Yüzümü hafifçe yukarı kaldırıp doğrudan ruhuma bakar gibi baktı.
"Benim canım ancak sen orada ağlarken, birileri seni korkuturken acır Açelya," dedi. Sesindeki o korumacı, o tamamen sahiplenici ton içimdeki tüm korkuları bir anda sildi süpürdü. "Kimse, bu okuldaki hiçbir güç sana parmak sallayamaz, senin canını sıkamaz. Eğer birisi buna cüret ediyorsa, karşısında beni bulur. Duvarları yumruklayarak sabahı ettim ben. Hak etti o yumruğu, az bile vurdum."
Başımı göğsüne yasladım, o tozlu siyah kabanına sıkıca tutundum. Duman’ın kollarının beni sıkıca sarmaladığını, başını saçlarımın arasına gömüp derin bir nefes aldığını hissettim. O holde, dışarıda esen kasım fırtınasının ortasında, onun göğsü benim sığınağım olmuştu.
"Bir daha bana haber vermeden böyle bir şey yapma," diye mırıldandım göğsüne doğru.
Duman hafifçe güldü, göğsünün sarsıldığını hissettim. Saçlarıma dudaklarını bastırıp, "Söz veremem," dedi usulca. "Söz konusu sensen, benim hiçbir kuralım yok."