BÖLÜM-1:
Yağmur, şehrin üzerine adeta öfkeyle boşalırken Efsun, kucağına sıkıştırdığı defterleri ve çantasını koruma telaşıyla kafenin kapısına doğru son sürat koşuyordu. Tam kapının koluna uzandığı an, içeriden sertçe açılan kapı ona çarptı ve Efsun dengesini kaybederek ıslak betonun üzerine, defterleriyle birlikte kapaklandı. Bütün notları, kağıtları saniyeler içinde çamura bulanmaya başlamıştı.
"Önünüze baksanıza biraz! Ne bu acele?" diye parladı Efsun, canının acısıyla kafasını hırsla kaldırırken.
Kapının eşiğinde, yirmi dört yaşın verdiği o dik, umursamaz ve sert duruşuyla Aras dikiliyordu. Üzerindeki siyah deri cekete bikaç damla yağmur düşmüştü, bakışları ise en az hava kadar soğuktu. Yere saçılan kağıtlara ya da dizini ovalayan Efsun’a en ufak bir acıma belirtisi göstermeden, ellerini ceplerine fırlattı.
"Asıl sen kör gibi koşturmasan, kapının arkasında birinin olabileceğini tahmin edebilirdin ufaklık," dedi Aras, sesi sinir bozucu derecede sakin ve üstten bir tonla çıkmıştı. "Kafeni basmaya gelmiyorlar, sakin ol."
Efsun, duyduğu kelimeyle (özellikle o 'ufaklık' hitabıyla) çılgına döndü. Hızla ayağa kalktı, üzerindeki çamuru umursamadan Aras’ın tam karşısına dikildi. Aralarındaki boy farkı yüzünden başını hafifçe kaldırmak zorunda kalması onu daha da sinirlendirmişti.
"Ufaklık mı? Ben yirmi yaşındayım! Ve şu an senin yüzünden bütün emeklerim mahvoldu," dedi, yerdeki çamurlu kağıtları işaret ederek. "Bir özür dilemek bu kadar mı zor?"
Aras, gözlerini Efsun’un öfkeden parlayan gözlerine dikti. Yüzünde çok hafif, neredeyse alaycı bir kıvrılma belirdi. Efsun’un bu dikbaşlılığı ve gözlerindeki o cesur parıltı, onun o karanlık ve tekinsiz dünyasında bir şeyleri tetiklemişti ama bunu asla belli etmedi. Eğildi, çamurun içinden Efsun'un adının yazılı olduğu o ıslanmış defterlerden birini aldı, parmaklarının arasında yavaşça süzdü ve Efsun’un göğsüne doğru hafifçe bastırarak geri uzattı.
"Yirmi yaş, çocuk olmadığını kanıtlamaz," dedi fısıldar gibi, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan. "Ve ben, hak etmediğim hiçbir şey için özür dilemem, Efsun."
Efsun, adını onun dudaklarından duyduğu an kalbinin neden birden hızlandığını anlayamadı. Defterin üzerindeki ismini okumuştu. Aras, arkasını dönüp yağmurun altına doğru umursamaz adımlarla yürürken, Efsun arkasından öylece kalakalmıştı. İçini öfkeyle karışık, adını koyamadığı hüzünlü ve tekinsiz bir his kaplamıştı. Efsun o akşam yurda döndüğünde, odasının sessizliğinde çamurlu defter sayfalarını kurutmaya çalışırken bile sürekli o sesin yankısını duyuyordu. Kendine ne kadar "Sıradan, kaba bir adam işte, neden üzerinde duruyorum ki?" dese de, o adamın bakışlarındaki o dipsiz derinlik zihnine bir kez sızmıştı. İçinde, ne olduğunu tam olarak çözemediği hüzünlü ve tekinsiz bir merak uyanmıştı.
Aradan geçen birkaç gün, o yağmurlu günün izlerini silmeye yetmemişti. Efsun, kampüsün hemen dışındaki loş ışıklı, duvarları eski plaklarla kaplı kafeye adım attığında, içerideki kahve kokusuna karışan o tanıdık ve baskın enerjiyi hemen hissetti. Adımları, mekandaki gürültünün uzağında kalan kuytu bir masaya doğru yönelirken, gözleri gayriihtiyari o yöne kaydı.
Ve orada, loş ışığın tam altında duruyordu.
Aras, masadaki arkadaş grubunun ortasında, etrafındaki her şeyi ve herkesi görünmez kılan o sakin, umursamaz aurasıyla oturuyordu. Dudaklarında yarım bir gülümsemeyle arkadaşlarını dinlerken, parmaklarının arasındaki sigaranın dumanı yüzünün hatlarını hafifçe gölgeliyordu. Dünyadan ve etrafındaki kalabalıktan kopuk, kendi kurallarıyla yaşayan bir adamın o tavizsiz duruşu vardı üzerinde.
Efsun, adımlarını yavaşlatıp arkasını dönmekle kalıp onunla yüzleşmek arasında tereddüt ettiği o salise içinde, Aras sanki onun orada olduğunu en başından beri biliyormuş gibi kafasını yavaşça kaldırdı.
Bakışları havada çarpıştı.
Aras’ın gözlerindeki o alaycı, meydan okuyan ifadenin yerini bu kez yoğun, dikkatli bir süzüş aldı. Gözlerini bir an bile Efsun’dan ayırmadan sırtını sandalyesine yasladı. Bakışlarıyla adeta Efsun’un etrafına görünmez bir çember çiziyor, onu kendi alanına çekiyordu. Efsun, o an tüm kafenin sessizliğe büründüğünü, geriye sadece kalbinin o hızlanan ritminin kaldığını hissetti.
Arkadaşı Hivda, onun bir noktaya kilitlendiğini fark edip kolunu hafifçe dürttü: "Efsun? İyi misin, neye bakıyorsun öyle?"