İçeriğe geç

ALACAĞIN OLSUN 2

Bölüm 2 · 8 dk okuma

ALACAĞIN OLSUN 2

Bölüm 2

BÖLÜM-2

Nisan ayazının iyice keskinleştiği, gökyüzündeki yıldızların Beynam Ormanları'nın üzerine bir örtü gibi serildiği o son kamp gecesi gelip çatmıştı. Gündüzki o çamurlu, patırtılı çukur macerasından sonra herkes üstünü başını temizlemiş, nisan soğuğuna inat devasa bir kamp ateşi yakmıştı. Tam o sırada Arda, çadırının arkasından elinde sırt çantası yerine devasa bir gitar kılıfıyla çıkıp gelince hepimiz şok olmuştuk.

"Ooo, Arda bey?" dedi Poyraz megafonunu kenara bırakıp gözlerini kısarak. "Oğlum o elindeki ne? Arazi çalışmasına gitar getirmek hangi mimari kurala sığıyor acaba? Şevki Hoca görmedi mi bunu otobüste?"

Arda sırıtarak kütüğe oturdu ve kılıfın fermuarını açtı. "Yok be ne görmesi! Kardeşim Ravza’dan ödünç aldım gitarı. Otobüsün altındaki o devasa bagaj kısımları var ya, hani valizlerin en arkada kalan boşlukları... Kimse fark etmesin diye büyük kamp çantalarının arkasındaki o dip köşeye sıkıştırdım. Muavin bile görmedi, otobüsten en son ben çıkardım. Siz gündüz çamurlarda debelenip statik denge kasarken ben çadırda saklıyordum, ruhunuz duymadı tabii."

"Helal olsun be, nisanın bu ayazında içimiz ısınır hiç değilse," dedi Baran gülerek.

Arda tellere birkaç kez dokunup akort yaptıktan sonra kafasını kaldırıp bize baktı, gözleri nisan ateşinde parlayan Nisa’sındaydı. Hafifçe gülümsedi ve parmakları gitarın tellerinde o çok tanıdık, ruhu dinlendiren melodiye doğru kaydı. Oya ile Bora'nın o zamansız, insanın içine işleyen şarkısının gerçek ezgileri ormanda yankılanmaya başladı: "Sevme Zamanı."

Arda o buğulu ve içten sesiyle şarkının ilk dizelerini mırıldanmaya başladı: "Al aşkım beni yanına, dalmışım sarhoşluğuna Bir ömrü senle aşalım, al uçur beni sonsuza..."

Şarkının o büyülü ritmi nisan ayazını bir anda yok etti, kamp ateşinin etrafındaki herkesi kendi dünyasına, kendi taze baharına sürükledi.

Hemen yanımda oturan Poyraz, şarkının melodisiyle birlikte elindeki çay termosunu kenara bıraktı. Ateşin kızıllığının yüzüne vurduğu Belinay’a doğru döndü. Belinay rüzgardan hafifçe ürperdiğinde, Poyraz elini uzatıp onun elini sımsıkı kavradı ve avucunun içini öptü. Arda o sırada, "Kaybetmek varsa ne çıkar, aşkta yer yok hiç korkuya..." kısmını söylerken, Belinay gözlerini Poyraz’a çevirdi. Her zamanki didişmelerinin yerini tamamen derin bir teslimiyete bırakmıştı. Başını Poyraz’ın omzuna yasladı, Poyraz da çenesini onun saçlarına kondurup şarkının ritmiyle hafifçe sallanmaya başladı.

Birkaç kütük ötede ise Duman ve Açelya oturuyordu. Arda sesini biraz daha yükselterek o can alıcı nakarata girdi: "Ayrılık beter ölümden, Tanrı yazmasın Aşkımı benden kimse ayırmasın..."

Duman, o dışarıya karşı ördüğü aşılmaz, sert duvarları bu sözlerle birlikte tamamen yıkmıştı. Açelya’nın soğuktan kızarmış burnuna bakıp hafifçe gülümsedi. Kolunu onun omzuna atıp Açelya’yı tamamen göğsüne, kalbinin tam üzerine çekti. Açelya, Duman’ın bu korumacı ve aşk dolu hamlesiyle gözlerini kapattı, nisan rüzgarında saçları Duman’ın çenesine değerken Duman onun saçlarını usulca koklayarak öptü. Onlar için ormanda esen rüzgar bile durmuştu.

Baran ve Hivda ise ateşin hemen karşısındaydı. Arda gitarın tellerine daha güçlü vurarak şarkının en umut dolu kısmını söylüyordu: "Biz dünyayı çok sevdik, ölüm bizden uzak olsun Âşık olduk yüreklendik, kader bizden yana dursun..."

Baran, gitarın sesine ritim tutarak Hivda’nın gözlerinin içine bakıyordu. Hivda, o eski kırgınlıkların tamamen geride kaldığını kanıtlarcasına Baran’ın omzuna elini koydu. Baran da onun elinin üzerine kendi elini kenetledi. İkisi de sessizce, sadece gözleriyle konuşarak o şarkının her kelimesini birbirlerine fısıldıyor gibiydiler.

Ve benim dünyam... Arda şarkının son kısmına gelmişti: "Ne istersen al götür ama sevda bize, aşk bize kalsın Al canım beni yanına, sevgiye çoktan acıktım..."

Tam o an Aras oturduğu yerden yavaşça kalktı. Ateşin arkasından dolanıp yanıma geldi. Üzerimdeki kendi oduncu gömleğinin yakasını tutan elime dokundu. Gitardan yükselen o büyüleyici melodi ve şarkının bu derin sözleri eşliğinde, gözlerini gözlerime sımsıkı dikerek elini bana doğru uzattı.

"Bu şarkı çalarken orada öylece oturmana izin veremem Alaca," diye fısıldadı, sesi nisan gecesinin en güzel itirafı gibiydi.

Elini tuttum. Beni kütükten kaldırıp kamp ateşinin biraz daha uzağında, nisan ağaçlarının gölgesinde, diğerlerinin bizi izlediği ama bizim sadece birbirimizi gördüğümüz o karanlık ve korunaklı köşeye çekti. İki elini de belime yerleştirdi, beni kendine o kadar yaklaştırdı ki, kalbinin o şarkının ritmiyle nasıl delicesine attığını göğsümde hissettim.

"Çukurda yarım kaldı," dedi Aras, gözlerindeki o pes etmeyen, aylardır hasret kaldığım yangınla yüzüme doğru eğilerek. "Ama bak şarkı ne diyor... 'İşte ben de sana düştüm.' Şimdi bizim zamanımız, Efsun. Sevme zamanı."

Nisan rüzgarı sımsıkı topladığım at kuyruğu saçlarımı hafifçe savururken, Aras’ın elleri yavaşça yanaklarımı buldu. Bakışlarındaki o aylardır süren hasret ve kararlılık, aramızdaki son görünmez duvarı da o saniyede yerle bir etti. Eğildi ve dudakları bu kez hiçbir engelle, hiçbir kırgınlıkla karşılaşmadan, arkada Arda’nın gitarından dökülen o büyüleyici şarkının eşliğinde dudaklarıma kapandı.

Kamp ateşinin sıcaklığı yüzümüze vururken, dudaklarındaki o bildik, kor gibi yakan his içimi tamamen eritti. Diğer çiftlerin ateş başındaki o aşk dolu sessizliği, gecenin nisan ayazı ve Arda’nın gitarından yükselen ezgiler bu tutkulu anı adeta zamanın dışına taşıdı. O an anladım ki, holding salonundaki o büyük oyundan sonra artık kader bizden yana duracak, ne isterse alıp götürse bile aşk bize kalacaktı.

*

Şevki Hoca’nın megafondan yükselen o "Bagajda stepne gibi duran kılıflı cisim kimin?" anonsu otobüsün içinde küçük bir kıkırdamaya sebep olsa da, Arda’nın panik içinde "Hocam o coğrafi ölçüm cihazının koruma kılıfı!" yalanıyla durumu alelacele toparlaması uzun sürmedi. Şevki Hoca ikna olup yerine oturduğunda, otobüs yeniden nisan güneşinin ısıttığı o sakin ve huzurlu atmosfere teslim oldu. Ankara’ya giden o uzun yolda, dün gecenin büyüsü hala herkesin etrafında görünmez bir koza gibi sarılıydı.

Aras’la ellerimiz koltukların arasındaki o dar boşlukta sımsıkı kenetlenmişken, gözüm arka koltuklardaki dostlarımıza kaydı.

En arka üçlü koltukta, dış dünyaya tamamen kapalı bir evren kurulmuştu. Açelya, başını Duman’ın omzuna yaslamış, nisan güneşinin gözünü almaması için kirpiklerini hafifçe kırpıştırıyordu. Duman, o her zamanki sert ve erişilmez ifadesini sadece Açelya’ya özel bir yumuşaklığa bırakmıştı. Sol elini, Açelya’nın soğuktan hala tam ısınamamış parmaklarının üzerine kapatmış, başparmağıyla onun elinin arkasını usulca, ritmik bir şekilde okşuyordu. Açelya hafifçe kımıldanıp Duman’ın boynuna doğru biraz daha sokulduğunda, Duman bakışlarını bir saniyeliğine camdan dışarıdaki dikiz aynasından çekip onun saçlarına derin bir öpücük kondurdu. Dudakları saçlarının arasında kalırken, kulağına sadece Açelya’nın duyabileceği bir şeyler fısıldadı. Açelya’nın yüzünde beliren o huzurlu ve korunaklı tebessüm, Duman’ın onun hayatındaki en güvenli liman olduğunun kanıtı gibiydi.

Hemen iki sıra önlerinde ise Baran ve Hivda oturuyordu. Kulaklıklarının birer tekini paylaşmış, dün gece Arda’nın gitarla çaldığı o Oya-Bora ezgisini telefon listesinden bulmuş, sessizce dinliyorlardı. Şarkının "Hasretliği çektirme Tanrı'm, gözümüz yollarda kalmasın" kısmı kulaklarında yankılanırken, Baran başını Hivda’ya doğru eğdi.

Hivda, nisan rüzgarının pencere aralığından uçurduğu saçlarını elinin tersiyle düzeltmeye çalışırken Baran onun elini havada yakaladı. Parmaklarını Hivda’nın parmaklarının arasından geçirip elini sımsıkı kenetledi. Gözlerini Hivda’nın gözlerine dikti, o kadar duru ve o kadar hayran bakıyordu ki, geçmişin tüm fırtınalı patika yolları o bakışta yok olup gitmişti. Hivda, Baran’ın bu sessiz ama derinden gelen hamlesiyle elini kalbinin üzerine doğru çekti; şimdi ikisinin kenetli elleri, Hivda’nın hızla çarpan kalbinin tam üzerindeydi. Baran eğilip Hivda’nın yanağına küçük, sıcacık bir öpücük bıraktı ve ikisi de şarkının melodisinde birbirine kayboldu.

Aras elime hafifçe baskı uygulayarak dikkatimi yeniden kendine çekti. Koyu gözlerinde dün geceden kalan o huzurlu yangın hala parlıyordu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nisan güneşinin aydınlattığı keskin yüz hatlarını en ince ayrıntısına kadar görebiliyordum.

"Gözlerin arkada kaldı Alaca," diye fısıldadı Aras, sesindeki o sahiplenici ton içimi titretirken. "Bırak onları, herkes kendi baharını buldu sonunda. Biz kendi hikayemize bakalım."

Başımı onun omuz hizasına yaslarken, Ankara’nın yolları altımızdan kayıp gidiyordu ama içimdeki o huzur ilk defa bu kadar tam, bu kadar eksiksizdi. Şarkının sözleri zihnimde dönüp duruyordu; ne isterse alıp götürse bile, aşk bize kalmıştı.

*

Nisan güneşinin otobüs camlarından içeri sızan o huzurlu sıcaklığı, kulaklarımızda dönüp duran o şarkının melodisi ve birbirine kenetlenmiş ellerimiz... Her şey o kadar kusursuzdu ki, hayatın bu denli güzel gitmesinin ardında pusuda bekleyen o karanlığı hiçbirimiz fark edemedik. Ankara tabelası uzaktan belirmeye başlamış, kampın o yorgun ama aşık atmosferi otobüsü tamamen sessizliğe gömmüştü.

Aras’ın omzuna yaslı olan başım, otobüsün ani ve şiddetli bir şekilde sağa sola yalpalamasıyla hızla yana kaydı.

"Ne oluyor lan?!" diye bağırdı Duman en arkadan, sesindeki o ani panik dalgası tüm otobüsü bir anda ayağa kaldırdı.

Her şey saniyeler içinde, adeta zamanın yavaşladığı o korkunç kırılma anında gerçekleşti. Karşı şeritten kontrolden çıkarak üzerimize doğru hızla gelen o devasa tırın korna sesi, nisan ayazını yırtan bir çığlık gibi kulaklarımızı sağır etti. Bizim şoförün direksiyonu son bir hamleyle kırmasıyla birlikte tekerleklerin asfalttan kesildiğini hissettim.

"Efsun!" diye kükredi Aras. O saniyede beni göğsüne çekmek, kendi gövdesini bana siper etmek için ileri atıldı ama otobüsün devasa bir gürültüyle yan yatıp bariyerlere çarpmasıyla hepimiz boşlukta savrulduk.

ÇAAAT!

Camların büyük bir şiddetle patlama sesi, demirlerin birbirine sürtünürken çıkardığı o korkunç feryat, koltukların yerinden kopuşu ve ardından gelen zifiri bir karanlık... Başımı sert bir yere çarptığımı, nisan rüzgarının patlayan camlardan içeri buz gibi dolduğunu hayal meyal hatırlıyordum. Sonrası sadece derin, dipsiz bir sessizlikti.

Bilincim yavaşça yerine gelmeye çalışırken kulağıma ilk çalınan ses, uzaktan gelen ambulans sirenleri ve etraftan yükselen acı dolu inlemelerdi. Otobüsteki herkes yaralanmıştı. Duman, alnından sızan kanlara aldırmadan, ezilen kolunu tutarak Açelya’yı enkazın arasından çekmeye çalışıyordu; Açelya şok içinde ağlıyordu. Poyraz’ın yüzü gözü cam kırıkları içindeydi, Arda ise bacağını zorlukla sürüyerek Nisa’ya ulaşmaya çalışıyordu. Herkes bir yerinden darbe almış, acıyla kıvranıyordu.

Ama asıl yıkım, otobüsün ön ve orta kısmındaydı.

"Belinay! Uyan sevgilim, bak buradayım, Poyraz burada! Bırakma beni!" diye feryat ediyordu Poyraz. Yüzündeki yaralardan akan kanlara bakmadan, demir yığınını kaldırmaya çalışıyordu. Belinay, başından sızan ağır kanla birlikte enkazın altında tamamen hareketsiz, bilinci kapalı yatıyordu. Durumu çok ağırdı.

Hemen yan tarafında ise Baran, Hivda'nın üzerine kapaklanarak onu korumaya çalışmıştı ama tavanın çökmesiyle sırtına ve göğsüne aldığı darbeler yüzünden ağır yaralanmıştı. Hivda, yaralı haliyle Baran’ın başını dizlerine almış, "Baran, ne olur gözlerini kapatma, bak buradayım!" diye hıçkırıklarla feryat ediyordu. Baran’ın bilinci gitgide kapanıyor, nefes almakta zorlanıyordu.

Aras ise benim başımda, hayatımda hiç duymadığım kadar çaresiz, paramparça olmuş bir sesle bağırıyordu.

"Efsun! Aç gözlerini ne olur, Alaca'm aç gözlerini! Yardım edin!"

Göz kapaklarımı kaldırmak dünyaya tonlarca yükü kaldırmak gibiydi. Göğsümde dayanılamaz, çok ağır bir ağrı vardı; nefes almak ciğerlerime batan cam kırıkları gibi canımı yakıyordu. Aras’ın titreyen elleriyle yüzümü kavradığını, kapkara gözlerinden akan yaşların benim kanlı yanağıma damladığını hissettim. Ağlıyordu.

Gözlerim tamamen kararmadan önce, Aras’ın yüzüne bakarak son bir güçle fısıldadım. Dudaklarımdan dökülen, belki de ona ulaştırabildiğim son sözüm oldu:

"Ne istersen al götür... Ama aşk bize kalsın, Aras..."

Bu sözlerin ardından zihnimdeki son ışık da söndü ve nisan ayazının ortasında tamamen karanlığa gömüldüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.