İki tımar bir yem yerine geçer. Bu ustamdan öğrendiğim ilk dersti. Hatta ilk günümde öğrendiğim tek dersti. Tisel, herkesin bildiği gibi pek konuşkan bir adam değildi. Aslında bu kadar konuştuğuna bile şükretmeliydim.
Ertesi gün ahıra erkenden gittim, ustam bana hoşnutsuz bir bakış attı. Bunu geç kaldığımı düşündüğü için mi yoksa zorla çırağı olduğum için mi yaptı bilmiyordum. Ben yine de tedbirimi almaya, sonraki günler daha erken gelmeye karar verdim.
Ezici bakışlar altında onu selamlayıp elime geçen ilk kaşağıyı aldım. Siyah, iri bir aygırın önüne geçerek fırçayı boynuna yaklaştırdım…
“Sakın!” Tisel Usta’nın bağırışı üstüne yerimden sıçradım. Neler olduğunu anlayabilmek için ona baktığımda sanki bağırma nedeni son derece açıkmış gibi bana bakıyordu. Tabii buna bakmak denirse. Resmen beni gözleriyle dövüyordu. “Asla,” dedi konuşmayı hatırlayarak. “Sert bir fırçayı boyun ve baldırda kullanma.”
Elimdeki fırçaya parmaklarımı sürttüm. Sahiden de sert bir fırçaydı ama karşımda bir kız çocuğu değil, iri bir at vardı. Yine de dediğini yaptım, parmaklarımla okşayarak en yumuşak fırçayı seçtim ve atın boynunu tımarlamaya başladım. Yelelere geldiğimde yeniden bir azar yedim, onlarda asla fırça kullanamazdım. Kuyruk ve yelede tarak kullanmalı, üstelik bu tarağı atın derisine asla sürtmemeliydim. Bu yüzden altıma çektiğim bir tabureyle atın üst kısmına ulaşmış, saçlarının yirmi-otuz tanesini elime alarak taramıştım. Kalan her şeyi düzgün yaptığımı düşünüyordum, bu yüzden bitirdiğimde ustama beklenti içinde baktım.
“Yanlış yaptın.”
“Ama nasıl?” diye sordum hayretler içinde. Onca zaman onu gözlemlemiştim, hiç mi bir şey öğrenememiştim? Uzaktan fırçanın çeşidini veya yelelere yapılan özel muameleyi görmemiş olabilirdim ama diğer her şeye hâkim olduğumu düşünüyordum. Hatta parmaklarımı hayvanın kılları arasından geçirmiş, iyi tımarladığımdan emin olmuştum.
“Yanlış yaptın.”
İri adama baktım. Az önce tımarladığı atın kuyruğuyla aynı usulde örgülediği saçları beline kadar iniyordu. Pantolonunun içine soktuğu gömleği, çizmeleri ve kokusuyla tam bir seyisti, buna hiç şüphe yoktu. Yanlış yaptığım konusunda yanılamazdı.
“Hatamı söyleyecek misin?” diye sordum.
Gözlerini benden ayırmadan başını salladı. “Bunu kendin bulmalısın.”
“Bari bir ipucu versen?” diye yalvardım.
Seyis Tisel bana şöyle bir baktı, başını eğdi. “Annen seni en son ne zaman yıkadı?”
Kaşlarımı çattım. Bunun konumuzla ne alâkası vardı? Kolumu kaldırarak kendimi kokladım. Üzerimde kesinlikle belirgin bir at kokusu vardı bundan daha doğal ne olabilirdi ki? “Anlamadım? Hem artık beni annem yıkamıyor ki?” On üç yaşında olabilirdim ama o kadar da çocuk değildim.
“Soruyu yanlış sordum,” dedi Tisel. Tanrı adına, bir insanın yüzü nasıl böyle ifadesiz kalabilirdi? “Annen seni yıkarken sana nasıl davranıyordu?”
Bunları söyledikten sonra arkasını dönüp iki bin beş yüz adımlık açık hava ahırının diğer ucuna gitti.
Bense tabureme çöktüm, nerede hata yaptığımı düşünmeye çalıştım. Annem beni yıkarken genelde suyu öyle sıcak yapardı ki haşlanır, kıpkırmızı kesilirdim. Olur da şikâyet edecek olursam kafama demir tası, kıçıma şaplağı yerdim.
Bir de hem annemin sakin olduğu hem de benim uslu durduğum nadir zamanlar vardı. O zamanlar annem beni yıkarken konuşur, hatta bir çocuğun muhabbetine ayak uydurabilmek için zaman zaman saçmalardı. Yine aynı sertlikte çitilerdi ama bu konuşmalarla oyalandığım için bu çitilemeler eskisi gibi acıtmazdı.
Gülümseyerek doğruldum. Elime yumuşak kaşağıyı alarak gri bir kısrağa doğru ilerledim. Onun başını okşadım, gülümsedim. “Kızım benim,” dedim yumuşak bir sesle. At yerinde kımıldandı, göz ucuyla bana baktı. “Adın ne senin, eminim sahibin sana yakışacak bir ad bulmuştur…”
Onunla böyle uzun uzun konuştum. Konuşmak işimi yavaşlatıyor ama eğlenceli bir hale getiriyordu. Ona saçma sapan şeylerden bahsettim. Annemle olan kavgalarımdan, iki otağ ilerimde kalan komşu kızı Naren’in bembeyaz yüzü ve iri gözlerinden, Tisel Usta ile olan kavgalarımdan… Hatta komşu ahırdaki iri bir aygırın ona göz koyduğundan bile bahsettim. Mesele söylediklerim değildi. Mesele, onunla iletişim kurmam ve ona yumuşak davranmamdı. O an ve sonraları çokça anlayacağım üzere atlar hisli hayvanlardı, bir şekilde niyet okuyorlardı.
Tisel Usta’nın iyi bir öğretmen olup olmadığından emin olamıyordum. Adam bazen gün boyu hiç ama hiç konuşmuyordu. Ona verdiğim selamı bile sadece kafasını sallayarak alıyor, sonra işine bakıyordu. Bu yüzden en ufak şeyi öğrenmek için bile çırpınıp durmam, saatlerimi harcamam gerekiyordu. Bu şekilde, kendim keşfedince çokça mutlu oluyordum ve atları daha iyi anladığımı düşünüyordum ama tezek kaldırırken hangi küreğin daha işlevsel olduğunu öğrenmek için gerçekten de günlerimi harcamalı mıydım?
Altıncı ayımın sonunda tüm atların isimlerini zorlukla da olsa öğrenmiştim. Ahırdaki en iri ve asil hayvan olan aygırın adı Örtü’ydü. İsmi renginden geliyordu. Öyle siyah, öyle karaydı ki gecenin içinde görünmez oluyordu. Annemin ziyaretime gelebildiği nadir günlerden birinde-Tisel Usta onu ahırında istemiyordu- atın renginin benim saçlarıma benzediğini söylemişti. İşin garibi aynı şeyi ben de onun için düşünüyordum. Gerçi ana-oğul olduğumuz için aynı saçlara sahip olmamız doğaldı.
Örtü atlar arasında en sevdiğimdi. Gerek tüylerinin saçlarıma benzemesinden gerekse huylarımızda benzer noktalar olmasından kaynaklanıyordu bu.
İğdiş edilmemişti, bu yüzden asla yerinde duramıyor ve cesaretle kişneyip duruyordu. Her an dişi kovalıyor, kaslarıyla gösteriş yapar gibi yürürken kasılıyordu. Benim o dönemden birkaç sene sonraki halime ürkütücü derecede benziyordu.
Bir gün onu güzelce, usulüne uygun şekilde tımar ettim. Yelesini güzelce taradım, kuyruğunu ustamın bana geçen hafta öğrettiği, daha doğrusu gösterdiği şekilde ördüm. Elime ıslak bir bez alarak kuyruk altını, başka bir bezle de yüzünü özenle sildim. Son olarak katran kutusunu alarak tırnaklarına sürmek üzere eğildim.
“Onun sahibi zengin,” dedi arkamdan bir ses. Elbette yerimden sıçradım. Aylardır Tisel Usta’nın yanındaydım ama öyle az konuşmuştu ki sesine hâlâ yabancıydım. Kaldı ki burada ses çıkmasına da alışık değildim. “Sahibi Örtü için kaliteli tırnak yağından gönderdi. Onu kullan.”
Ona döndüm. “Örtü yağı sevmiyor. Katranı tercih ediyor.”
Tisel Usta başını merakla yana eğdi. “Onu da nereden çıkardın?”
Kaşlarımı çatarak düşündüm. Sahi, bunu nereden çıkarmıştım? “Bilmiyorum. Sürerken ki tavırlarından? Yürüyüşünden? Yağ sürünce ayağını otlara sürtüp durmasından?” Omuz silktim. “Emin değilim. Sadece onu sevmediğini hissediyorum.”
Tisel Usta yüzünü ifadesiz tutmaya devam etti. “Ya sahibinin isteği?”
“Sahibinin isteği mi?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Bir gün onun tırnaklarına bakım yapacak olursam ne istediklerini sorarım.”
Onun gözünde bir pırıltı gördüğüm ilk an, o andı. Dahası gülümsedi, eliyle omzuma iki şaplak atıp işine döndü. Ben de gün boyunca gülümsemeden edemedim. Takdir görmeye böyle sevineceğim aklıma gelmezdi.
Sonraki iki yılım da benzer bir tempoda geçti. Her şeyi öğrendiğimi düşündüğüm her gün yeni bir şey karşıma çıkıyordu. Genellikle küçük şeyler oluyordu bunlar fakat yine de öğrenecek şeylerimin bitmediğini bana gösteriyor, çıraklığıma aynı hırsla sarılmamı sağlıyordu. Gün geçtikçe Tisel’le aramdaki samimiyet de arttı. Artık bana günaydın diyordu ki bu büyük bir ilerlemeydi. Öğle yemeğimizi sessizlik içinde de olsa beraber yiyorduk. Bana en iyi atları emanet edecek kadar güveniyor, ara sıra teftişe geldiğinde omzuma takdir dolu şaplaklarından dolucasına bırakıyordu. Bu anı her yaşadığımızda nedense onun daha fazla teftişe gelmesini diliyordum.
Seyislik takdir edilesi bir işti ve önemliydi ama ne yazık ki pek derinliği yoktu. Atları bir kere anladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi geliyor, işlerin bir yerde tıkanmasına yol açıyordu. Bir demirci otuz yıl sonra bile öğrenmeye devam edebilir, daha keskin ve sağlam kılıçlar yapabilirdi. Bir terzi ilk yılında çocuklara, beşinci yılında yetişkinlere, onuncu yılında zenginlere, kırkıncı yılında saraya elbise dikmek için ustalaştıkça ustalaşabilirdi. Oysa seyislik öyle değildi. Ya atları anlardın ve anladıktan bir-iki sene içinde ustalaşırdın ya da asla tam bir seyis olamazdın. Ben de şimdi bunun tıkanıklığını yaşıyordum. Elbette Tisel Usta kadar iyi değildim ama artık onun yanında kalarak yeni bir şey öğrenebileceğimi düşünmüyordum.
O da böyle düşünmüş olacak ki bir gün iki atı ve bir eşeği ile beni uzaklardaki bir açıklığa götürdü. Atların ne için olduğunu anlamış, heyecanlanmıştım fakat eşeği ne diye getirdiğimiz hakkında en ufak fikrim yoktu.
“Bin,” diye emretti ustam gri kısrağın yularını bana uzatarak. Bu kısrak Tisel Usta’nındı ve asil olsa da ufak tefek bir hayvandı. İsmi de rengi gibi Gri’ydi. Ustam, söz konusu isim koymak olunca hayli kalın kafalı olabiliyordu.
Eyere bindiğimde tam olarak yerleşebildiğimi gördüm. Elbette. Tisel Usta eyeri tam bana uyacak şekilde ayarlamıştı. O da kendi siyah atına bindi, hiçbir şey söylemeden yürütmeye başladı.
Bu yürüyüşün adı adeta yürüyüştü ve en kolay sürüş tekniğiydi. Atın doğal yürüyüş şekli olduğu için tüm işi at yapardı. Seyislik eğitimi boyunca gelen gidenlerden her türlü tekniği teoride öğrenmiştim, bu yüzden onu taklit ederek Gri’yi yürüyüşe geçirdim.
Tisel Usta beni çıraklığa almadan önce ondan izin almadan asla bir ata binemeyeceğimi, bindiğim takdirde beni eşek sudan gelinceye kadar döveceğini dede şahitliğinde ilan etmişti. Bu durumda ne ben dayak yemeye itiraz edebilirdim ne de annem beni koruyabilirdi. Bu yüzden öğrendiklerimi pratiğe dökme şansım hiç olmamıştı. Bugüne kadar.
Atın üzerinde ağır ağır ilerlerken mutluluğum tarif edilemezdi. Gri ufak tefekti ama yine de kendimi öyle yüksekte oturur gibi hissediyordum ki sanki gökyüzündeydim. Adımlarının yarattığı hafif sarsıntı içimi heyecan ve neşeyle dolduruyordu.
Sonra ustam tırıs sürmeye başladı. Ben de Gri’yi tırısa kaldırdım. Başlarda iyiydi, Gri hiç itiraz etmeden ilerliyordu ama kısa süre sonra kendi kendine yeniden adeta yürüyüşe geçti ve onu ne kadar zorlarsam zorlayayım yeniden tırıs yürümedi. Ustam bana onaylamaz gözlerle bakarken utanmadan edemedim. Bir at binicisi uyum sağladığı sürece rahatlıkla tırıs ilerleyebilirdi ama ben becerememiştim.
Sonra rahvan ilerlemeye başladık. Başlarda Gri’nin rahvan yürümeyi bildiğine şaşırdım. Bu atlar için son derece karmaşık ve zor bir yürüyüştür. Tırısla hemen hemen aynı hıza sahiptir ama çok daha sarsıntısızdır. Gerçi Gri, Tisel Usta’nın atıydı. Haliyle bir atın yapabildiği hemen her şeyi yapabiliyor olmalıydı.
Rahvanda da pek başarılı olamadım. Sonra dörtnala koşuya geçtik fakat ustam birkaç saniye sonra durdu, dönerek atımın yularını eline aldı ve on dakikalık bir yürüyüşle bizi geri, eşeğin yanına döndürdü. Eşek başını kaldırarak bize bakıp bir kez anırdıktan sonra otlamaya devam etti. O on dakikalık yürüyüş hayatımın belki de en utanç verici on dakikasıydı.
Ustam atından inince ben de indim. O yanıma gelirken sessiz ve uslu bir çocuk oldum. Gözleri öfke ve hayâl kırıklığı doluydu. O bakışlar altında öyle fena ezildim ki olduğum yerde büzüşüp kaldım. “Bu ne?” diye sordu Gri’yi gösterirken.
“At…” dedim düşünmeden ve bir tokat yedim. Yanağımın sızladığını, gözlerimin yaşardığını hissediyordum.
“Bu ne?” diye sordu yeniden. Bırakın onun böyle dolu, duygulu konuşmasına, ağzını açmasına bile alışık olmadığım için aceleyle cevap veriyordum.
“Binek…” Eskisinden çok daha şiddetli bir tokat beni olduğum yere yığarken gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Hangisinin daha çok canımı yaktığını bilemiyordum. Yanağımdaki sızı mı, kırılan gururum mu yoksa Tisel Usta’yı hayâl kırıklığına uğratmak mı?
“Bundan böyle,” dedi Tisel Usta. “Bu eşekle obada günde iki tur atacaksın.”