İçeriğe geç

AL'ANCA

Bölüm 2 · 4 dk okuma

AL'ANCA

Bölüm 2

2- Dedeler

Çocukluğum her insanınki gibi fazla hızlı geçti, ne olduğunu anlamadan ve bir yarım kalmışlık hissiyle bitti.

Beni ben yapan, ruhumu şekillendiren şeyler üzerine bastığım donmuş toprak kadar sertti. Titreyerek uyuduğumu da bilirim, aç uyuduğumu da. Her ikisini aynı anda yapıp, üzerine dayak yediğimi de.

Üstadımla tanışana dek sıradan bir çocuktum. Kuzey Toprakları’nda büyümüş her çocuk gibi vahşi bir yaşam sürüyordum. Otağların arasında koşturuyor, komşu çadırlara girip yetişkinleri rahatsız ettikten sonra kaçıyordum. On üç yaşıma kadar eğitim nedir bilmedim. Beni eğiten tek şey Barbar Diyarı’nın bizzat kendisiydi ve o da iki-üç konu dışında pek verimli bir öğretmen değildi.

Annem benim biricik ruhumdu. Onu başka türlü tanımlayamam. Kendimi o olmadan yaşayamaz gibi hissederdim. Haytanın teki olmamla birlikte çok fazla dostum vardı. Üç yüz otağlı bu obada en az yetmiş-seksen yatak bulabilirdim kendime. Çok kavga eder, çok barışırdım. Kin tutmak gibi bir huyum yoktu o zamanlar. Zaten bozkır yaşamı kin tutmaya izin vermez. Her an birbirinize muhtaçsınızdır. Bir gün çok zenginken ertesi gün hayvanlarınızın telef olmasıyla obanın en fakiri kesilebilirsiniz. Çoğumuzun bildiği tek şey hayvancılıktır. Etlerini yer, sütlerini içer, deri ve kürklerini giyeriz. Obaya veya otağa bir ihtiyaç hasıl olduğunda onları satar, eksiklerimizi gideririz.

Anneme bu kadar bağlı olmamın sebebi başka kimsemin olmamasıydı belki de. Evet, dostum çoktu ama bu topraklarda en uzak akrabalık en sıkı dostluktan daha değerliydi. Bu bir nevi kuraldı.

Bir kişinin çok yakın arkadaşı olsam bile en uzak kuzeniyle kavga ettiğim takdirde o kişi kuzenini korumalıydı. Aksini yapan akrabaları tarafından dışlanır, yalnız bırakılırdı. Benimse ne babam vardı ne amcam ne dedem. Bin kişilik obada kanından olduğum tek kişi annemdi.

Hayatım bir oba çocuğu için çok iyi gidiyor gibi hissediyordum. Yavaş yavaş çobanlığı öğreniyor, diğer yandan oynadığım tahta kılıçlarla kendimi eğitiyordum. Yine de içimdeki eksiklik hissinden kurtulamıyordum. Tabii bu hissi başlarda anlamlandıramamıştım. Bu yüzden devamlı yeni şeyler denemiş, göğsümdeki o boşluktan kurtulmaya çalışmıştım.

Bu denemelerimden bazıları çok, çok aptalcaydı. O kadar aptalcaydı ki burada anlatmaktan bile imtina ediyorum. Kendimi çokça yaralamış, çokça utandırmıştım ama dediğim gibi bunun suçlusu ben değildim, içimdeki o histi.

O denemelerimden birinde -belki de en masum ve akıllıca olanında- bir at kaçırmıştım. Koşmayı oldum olası sevmiştim. Hız benim için bir tür… özgürlüktü. Sonra bir gün dünyanın en hızlı adamı olsam da bir at kadar hızlı koşamayacağımı fark ettim. Fark ettiğim gibi de bir at çaldım. Pekâlâ, aslında ödünç aldım. Onu geri getirmeyi planlıyordum.

Ne var ki ben atı kaçırmaya çalışırken at beni kaçırmıştı. Bir gün ve bir geceyi atın beni götürdüğü yerlerde geçirmiş, beni bırakıp gitmesinden korktuğum için üstünden hiç inmemiştim. İki izci izlerimi takip edip beni bulduğunda açlık ve yorgunluktan bitmiştim. Neyse ki düşünceli atlılar beni öyle güzel tokatlamışlardı ki birkaç saniye içinde kendime gelmiştim.

At beni kaçırdığında delicesine korkmuştum. İndiğimde bir daha herhangi bir ata yaklaşmayacağım üzerine bin farklı yemin de etmiştim ama bir haftanın sonunda tüm kararlarım, tüm yeminlerim kalbimde bir tüy kadar hafiflemiş, sonunda da uçup gitmişti.

Elbette başka at kaçıracak kadar aptal değildim. Onun yerine obanın, hatta belki de dünyanın en iyi seyisini gizlice izlemeye başladım.

Seyis Tisel bir açık hava ahırı işletiyordu. Kocaman bir alana kazıklar çakmış, etrafını çitlerle örmüştü. Normalde Kuzey Toprakları’nda bir ahır yapmak çok zahmetli ve gereksiz olduğu gibi seyislik mesleği de absürttür. Herkes kendi atına bakar, herkes kendi hayvanıyla ilgilenir çünkü bu insanların başka işi yoktur. Üstelik hemen herkes de at bakımında uzmandır.

Ama Seyis Tisel öyle bir adamdı ki oba yer değiştirirken herkes ahırı taşımasına yardımcı oluyor, sonra da cüzi bir miktar karşılığı en sevdikleri atlarını ona teslim ediyordu. Bu elbette genelde ipek zenginlerinin yaptığı bir işti.

Garip bir adamdı. Tüm gününü atlarla geçirir, tüm dertlerini bu asil hayvanlara anlatırdı. Nasıl yaptığını bilemesem de onların dertlerini dinlediğine de yemin edebilirim. Bununla birlikte insanlarla hiç konuşmaz, ağzından bir sözcük duyan kişi kendini cennetlik sayardı. Hatta bu huyu yüzünden Seyis Tisel bir ay boyunca bir çocuk grubunun oyun malzemesi olmuştu. İddialaşan çocuklar, Tisel’i konuşturan ilk kişinin sonsuza dek çete başı olacağını ilan etmişti. Ne yazık ki kimse erişememişti bu onura.

Tisel önceleri beni görmezden geldi fakat haftalarca boyunca ahırın çevresinde olmam onu rahatsız etmiş olacak ki beni her gördüğünde kovalamaya başladı. Atlardan anlayabilirdi, iri ve korkutucu olabilirdi ama pek hızlı olduğu söylenemezdi. Sonra başka bir taktiğe başvurdu. Eline ne geçerse bana atmaya başladı. Bazen bir kaşağı, bazen bulduğu bir taş, bazen bez topağı. Hatta bir keresinde avuç dolusu gübre savurmuştu bana. Komik bir görüntüydü.

Tabii bu ona karşı üstün olduğum anlamına gelmiyordu. Bir ayın sonunda isabet eden taşlar sonucunda her tarafım mosmor kesilmişti. Hatta bir keresinde öyle isabetli ve beklenmedik bir atış yapmıştı ki küçük taş alt dudağımı yarmış, uzun bir süre iki ayrı alt dudağım varmış gibi hissetmeme neden olmuştu.

Annem bu olana kadar bir şey yapmamıştı çünkü Tisel obada deli olarak görülüyordu. Gerekli, işlevsel ve sevilen bir deli. Deliye bulaşılmayacağını da herkes bilir ama en manyak insan bile öfkeli bir annenin gazabından çekinir. Annem ahırı bastı, bağırıp çağırarak tüm obayı üstümüze topladı ve dedelere gelmemize sebep oldu.

Dedeler derken babanızın babasından veya yaşlı, iki büklüm insanlardan bahsetmiyorum. Gerçek dedelerden bahsediyorum. Sizi obadan kovabilecek, elinizin kesilmesine veya idamınıza karar verebilecek olanlardan. Bizde onlardan sekiz kadar vardı ve hepsi birbirinden ürkütücüydü.

Dedeler, Kuzey Toprakları’nda pek yaygın olmasalar da bizim gibi çokça obayı yönetirler. Bu bir gelenek meselesidir. Eskiden tüm obalar dedeler tarafından yönetilirken artık çoğu obanın bir hanı, bir hükümdarı var. Henüz öyle birisi çıkıp tüm dedelerimizi öldürüp başa geçmediği için biz geleneksel yoldan devam ediyorduk. Yargılamaları da o dedeler yapardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.