Soğuk rüzgâr saçlarımı dağıtırken hiç tanımadığım bir evin önündeydim. Ev, bir zamanlar yepyeni bir konakken artık bakımsızlıktan yıkılmaya başlamış gibiydi. Buraya daha önce gelmemiştim, resimlerde bile görmemiştim. Bir zamanlar çok güzel olan ev, beyaz, gümüş ve zümrüt yeşili renkleriyle çevrilmiş gibiydi. Bir muggle evi olmadığı anlaşılıyordu. Bu evde eskiden huzur var gibiydi.
Kapıyı açmadan önce üzerindeki birbirini sarmış beyaz ve siyah iki yılan figürüne baktım. İki çift, karı ve kocayı temsil ediyor gibiydi. Umursamadan kapıyı açtım ve içeriye baktım. Yerler dağılmış, mobilyalar parçalanmış, resim çerçeveleri etrafa saçılmış ve kırılmıştı. Tahta döşemeli yerde bazı kısımlar kırılmış ve bodrum katını gösteriyordu. Etrafta incelenecek bir şey yoktu ama bir kanıt bulmalıydım.
Bu rüyaları çok sık gördüğümden, normal bir rüya olmadığını çoktan anlamıştım. Bana bir şey anlatıyor gibiydi. Her seferinde aynı yerde, farklı pozisyonda iki farklı versiyonunu görüyordum. Yaşanan veya yaşanacak olan her ne ise, bana iki farklı versiyonunu göstermek istiyordu birileri. Her ne ise. Eğer amacımı biliyor ve engellemeye çalışıyorlarsa, hıh, çok yanılıyorlar; çünkü bu dünyada sadece güçlüler ve zayıflar vardı. Sevgi benim umurumda değildi.
İlk katta bir şey bulamadığım için üst kattaki odaları gezdim. Yatak odasında bir gazete vardı ve üzerinde yazan yıl, benim bulunduğum yer ile uyuşmuyordu. Rüyada olduğumun ikinci kanıtını da bulmuştum nihayet. Son olarak bebek odasına girdim. Burası, bebek beşiği, sallanan sandalye, bebek battaniyesi ve bir fotoğraf dışında bomboştu. Sallanan sandalyenin üzerindeki fotoğrafı alıp baktım. Siyah-beyaz olması gereken fotoğraf, sihir yardımıyla renklendirilmiş ve daha bir canlılık katmıştı resme. Ama resim hareket etmiyordu.
Fotoğrafta, her rüyamda gördüğüm, doğduğumdan beri beni ilk defa etkileyen aynı kadın vardı. Koyu kumral, hafif dalgalı saçları pembe dudaklarını okşarcasına dokunmuş ve etrafına yaprak misali dağılmıştı. Uzun kirpikleri ve kahverengi gözleri parlıyor, kucağındaki bebeğine aşık bir anne gibi bakıyordu. Bebek ise annesine kirpikleri dışında o kadar da benzemiyordu. Gözleri zümrüt yeşili, saçları hafif dalgalı, kuzgun siyahı ve koyu kumral karışımıydı. Teni bembeyazdı ve gülüyordu.
Bu anne ve çocuk fotoğrafına soğuk gözlerle baktım. Diğerleri mantıklıydı ama bundan bana neydi ki? Fotoğrafı geri bırakırken etraf değişti; daha bakımlı ve yeni hâl almıştı. Ama bir sorun vardı. Artık bulunduğum odada tek beşik ve sandalye yoktu; mobilya olarak oyuncaklar, masa ve çeşitli kitaplar ile kıyafetler vardı. Ama dağınıktı ve etrafa bir şey arıyor gibi saçılmıştı.
Ben etrafımı izlerken kapı açıldı ve içeriye biri girdi. Bu, her rüyamda giren kadındı. Ama bu sefer kadın ne mutluydu ne de üzgün; gözleri boş bakıyordu. Kucağında kanla kaplanmış bir battaniye vardı. Ruhsuz bir şekilde yanımdan geçerek köşeye sırtını verdi ve yere oturdu. Benim beynimi oyaladığı için ondan nefret etsem de, acı çekmesini istesem de bu hali çok canımı sıkmıştı. Kendime lanet ederek bu duyguları bastırmaya çalıştım.
Dışarıdan bağırış ve kötücül kahkaha gelirken, odanın içine dumanlar dolmaya başladı. Kadın etraf dumanla tam olarak kapanırken hiç tepki vermedi, sonra gözlerini etrafına çevirdi, cebinden bir şişe çıkardı, ağzını açtı ve onu içti. Yüzü öncekinden de beyazlaştı, kafasını duvara dayadı. Artık boş bakan gözlerindeki ufacık bir hayat belirtisi de kayboldu. İntihar etmişti. Acı çektiği ortadaydı ve dayanamayıp intihar etmişti. Bu duyguları bastırmaktan vazgeçerek merak içerisinde neden bunu yaptığını düşünmeye başladım. Fotoğrafta kocası yoktu; büyük ihtimalle bununla ilgisi vardı.
Birden etraftaki bulutlar yoğunlaştı ve içeriye bir patlama büyüsü ile her yer parçalandı. Ben ise yine farklı ama aynı yere gelmiştim. Bebek odası, öncekinden daha düzenli, güzel ve yeniydi. Ama bir şey vardı: Bebek yatağı yerine artık bir çocuk yatağı da vardı.
Kapı açıldı ve içeriye aynı gördüğüm kadın girdi ama bu sefer çok ama çok farklıydı. Dalgalı saçları, bir yosun misali katman katman yayılmış ve dolgun koyu kumral saçları canlanmıştı. Yanakları ve dudakları kıpkırmızıydı. Kucağındaki ve elini tutan iki çocuğuna bakıyordu. Karnı da ağzına kadar büyümüş, hamileydi. Hem hamileydi hem de iki çocuğu vardı.
Kucağındaki çocuk, iki yaşında, fotoğraftaki gördüğüm kızın tıpatıp aynısıydı. Elini tutan erkek çocuk ise gözleri dışında annesine hiç benzemiyordu; büyüyünce yakışıklı bir genç olacağı su götürmez bir gerçekti. Uykulu iki çocuğunu yataklarına yatırırken onu izledim. Kabul etmek istemesem de mutlu olmak ona yakışıyordu.
Aklıma bir fikir geldi: Bu kadın, yaşadığı psikolojik olayların fiziki olarak onu etkilediğini gösteriyordu. İlk fotoğrafta çok üzgün olmasına rağmen ayaktaydı; bir canlılık vardı ama sönük gibiydi. İkincisinde ise tamamen yaşayan ölü bir kadındı; ölmek istiyordu. Şimdi ise capcanlı, neşe saçan ve çekici bir kadındı. Çocuklarını yatırırken.
Kapı tekrar açıldı ve yüzü belli olmayan bir adam belirdi. Kaslarım çatladı. Neden adamın yüzünü göremiyordum? Adam, kadının arkasından geçerek ona sarıldı ve yanağına bir öpücük kondurdu. Vücut yapısı hemen hemen benimle aynıydı. Birkaç dakika onları izledikten sonra etraf bulanıklaşmaya başladı ve ben gerçek dünyama dönerek rüyamdan uyandım..