♟♟♟
NASYA
Kulaklarımda dolanan kuş cıvıltıları ile rahat yatağın içinde gerinirken gözlerim zar zor aralanıyordu. Alnımın ortasında hissettiğim ağrı ile dün geceyi anımsadım. Şarabı fazla mı kaçırmıştım, bu ağrının sebebi bu mu olmalıydı?
Yüzümdeki gülümseme genişledi ve ellerimi arkamda kalan yastığa doğru devirdim. Bedenimi usulca geriye döndüğümde Pars'ın orada olmadığını görüyordum. Ani bir sıçrama ile yatakta toparlandım ve bir süre öylece yatağın boş tarafını izledim.
Beni sarmalaması gereken yerde yeller esiyordu. Boş yastığına baktığım her an içimdeki boşluk hissi, onu kaybetmiş olma korkumu tetikliyordu.
''Gittin mi?'' Dudaklarımdan umutsuzca dökülen birkaç kelime ile ruhumda hüzün dalgası dolandı.
Dün geceden sonra öylece çekip gitmiş miydi yani? Ama biz aramızda bunca zamandır konuşamadığımız her şeyi konuşmuştuk. Öylece gitmiş olmamalı değil mi, üstelik dün geceki yakınlaşmamızdan sonra. Bana hala kızgın olsa bedenime dokunmazdı, öyle değil mi?
Kıyasların içinde kalıp ruhuma eziyet eden bir sürü soruyu zihnimde dolandırıp durdum. Gece kolları arasında ve kokusunu soluyarak uyuduğum adam, bu sabah öylece gitmişti.
Yine yurt dışına çıktı belki de. Dün yakınlaştık fakat sabah pişman olmuş olamaz mı? Yapamayacağını düşündü ve gitti. Ben uyurken gitti çünkü uyanık olsam zorluk çıkaracağımı biliyordu.
Titreyen çenem ve dolan gözlerimle üzerimdeki tişörtü bacaklarımdan aşağıya çektim ve yavaşça kalktım yataktan. Görüşüm bulanıklaşırken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Oysa dün gece sorunlarımızı bir nebzede olsa rahatlattı gibi gelmişti. Beraber yemek yapmıştık, şarap içmiş ve sevişmiştik fakat şimdi bu dağ evinde, gece oldukça huzurlu gelen bu soğuk yatakta yapayalnız uyanıyordum.
Adımlarım banyoya doğru döndüğünde elimi yüzümü yıkayıp defolup gitmek istediğimi biliyordum, burada daha fazla kalamazdım ve kendime bunu daha fazla yapamazdım. Ben elimden ne geliyorsa yapmıştım ama Pars Bey öylece çekip gitmişti.
'Çekip gitmek az kalır, buna düpedüz kaçmak denir!'
Banyo kapısından geçtiğim sırada kulağıma çarpan tok tını ile öylece eşikte kaldım.
''Bugün bununla uğraşmayacağım, yarının sorunu olarak kalmasını istiyorum. Anladın mı Kuzgun?'' Bu, Pars'ın çoğu zaman takındığı tahammülsüz tınısıydı. Evet, kesinlikle oydu.
Gitmemişti yani öyle mi? Sadece erken uyanmıştı ama gitmemişti. ''Neler düşündüm öyle, Allah kahretsin.''
Yüzümde yayılan sıcak gülümseme ile henüz girdiğim banyonun kapısından geri çıktım ve adımlarımı salona doğru çevirdim. Gözlerim odanın köşesinde duran büyük koltuklara döndüğünde Pars'ı dizinin üzerinde tuttuğu laptopa kaşları çatık bir şekilde bakarken buluyordum.
Kuzgun gergin bir ifade ile boynunu ovuştururken bakışlarım odada dolandı. Şömine çoktan sönmüş ve salon soğuğa teslim olmuştu fakat Pars yalnızca altındaki eşofmanla duruyordu. Bedeni çıplakken nasıl olur üşümez diye düşünmeden edemiyordum zira ben üstümdeki kısa tişörtle çıplak bacaklarımı soğuk ürpertiden kurtaramıyordum.
Gözlerimi güzel dudakları, âdem elması, kalın kolları arasında gezdirirken bir kez daha kapılıyordum kusursuzluğuna.
'Bu adam dün gece bizimle defa sevişti.'
Zihnimde dolanan gerçekle, bedenim ansızın ısınıyordu. Yine kokusunu içime çekeyim, o âdem elmasını yine öpeyim istiyordum. Ben bunları yaparken o da beni sıkıca sarsın ve ellerini vücudumda fütursuzca gezdirsin...
'Hey, hey! Kendine gel Nasya! Görmüyor musun yalnız değilsiniz. Toparlan artık.'
İç sesimin uyarısıyla düşüncelerimi sustururken kendime çeki düzen verdim. Haklıydı.
Varlığımı hala fark etmedikleri için uyandığımı belli edercesine hafifçe öksürdüm. Pars'ın bakışları sol dizinde dengede duran laptoptan bana döndüğünde gözleri birkaç saniye yüzümde dolandı ardından çıplak bacaklarıma indi.
Kaşları giderek çatılırken öfkeli bakışlarını Kuzgun'a çevirdi ve huzursuzca yutkundu. Aynı anlarda Kuzgun refleksle başımı omuzunun üzerinden geri çevirdiğinde beni görür görmez tekrar yüzünü Pars'a döndü.
''Günaydın.'' dedim geniş bir sırıtışla yanlarına doğru ilerlerken.
Pars'ın bakışları sırtı bana dönük duran Kuzgun'da birkaç saniye daha gezindikten sonra güzel dudakları aralandı. ''Günaydın, hayatım. Gidip üzerine bir şeyler giymek ister misin? Şömine yanmıyor, üşümeni istemem.''
Uyarıcı bakışları bacaklarımda dolandığında umursadığım tek şey onun tarafından şahsıma kurulan o özel kelimeydi.
'Hayatım.'
Daha bir kaç dakika önce beni terk ettiğine ve sonsuza kadar gittiğine inandığım adam bana 'Hayatım' demişti.
Yanaklarım içte bir yanmayla kızarırken bedenimdeki soğuk ürperti yerini heyecanlı bir yanmaya bıraktı.
Utangaç bir tebessümle başımı birkaç kez salladım. ''T-tamam hayatım.'' Titreyen sesimle ondan içten bir tebessüm kazanıyordum.
Gözlerindeki karalar aramızdaki mesafeye rağmen beni olduğum yerde sarıp sarmalıyor ve ruhumu aşkının alevlerine teslim ediyordu. Yıldızlar, güneş böyle tepedeyken görülebilir miydi, üstelik Pars'ın gözlerinde? Belli ki görülebiliyormuş.
Arkamı döndüm ve bir çocuk sevinciyle koşar adım yatak odasına geri döndüm.
Avuç içlerim alev alev yanan yanaklarımı sarmaladığında, derin ve titrek bir nefes çektim içime.
''Gitmemiş ki, gitmemiş.'' Fısıltılı sesimle adımlarım gardıroba döndü.
Açtığım kapaklarla içinden çekip aldığım gri bir eşofman altını bacaklarımdan yukarı geçirdim, ellerim ısınmama yardımcı olacak kıyafetler ararken zihnim sürekli aynı kelimeyi çalıp duruyor.
'Hayatım.'
Bunun ne demek olduğunu biliyorum, bunun Pars ve ben için ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Bu, yeniden denemek demekti. Bu ikimize ve ilişkimize bir şans vermek demekti.
Önceki gibi kolay olmayacaktı elbette, güven probleminin ikimizin de zihninde dolanacağı açık fakat zerre umurumda değildi. Aylardır kalbimin yersiz yurtsuz kalışı bir kelime ile son buluyorsa ve kalbimin ritmi bir bakışla tepe taklak oluyorsa gerisinin önemi yoktu. Her sorunu halledebiliriz, halledebilirim; biliyordum.
Günlerce bu adamın ışığı yanmayan pencerelerini izledim ben, kendi yaptığım ahmaklıkları telafi etmek için bir şans dileyip durdum Allah'tan, şimdi o şans bana verilmişti. İçimdeki sönmüş kandillerin fitilleri birer birer yanmaya başlamıştı ve hayatımın bundan sonrasında olacak olanlar beni bilinmez bir telaşa gebe bırakıyordu.
En başında, hayatıma girdiği için lanetler savurduğum bu adam, dostum dediğim kızı tanımama yardımcı olurken eksik yanım olarak duran ailemi öylece avuçlarımın içine bırakmıştı. Üstelik tüm bunları ona güveneyim diye yapmıştı.
Başta onun için yalnızca bir gecelik bir kadındım fakat sonra bir şey oldu. Onun ve benim aramda, benim çok geç kabullendiğim, kendime bile itiraf edemediğim bir şeyler. Öyle ya da böyle âşık olmuştuk, hayatımda ilk kez âşık olmuştum.
Ne yapacağımı bile bilemezken bir hafıza kaybıyla her şeyi tepetaklak ettim. Şimdi ise tüm arzularım gerçek oluyor gibiydi. Hayalini kurduğum her şeyi bizzat yaşıyordum, ailemle ve sevdiğim adamla dilediğim hatta hayal bile edemediğim bir hayat beni bekliyordu.
Üzerimdeki pijama üstünü çıkardım ve askıdaki uzun kollu tişörtlerden birini çekip aldım ellerime, beklemeden giyindiğimde dağılan saçlarımı hızla tepemde bir topuz haline getirdim. Uzun kolları yavaşça geri katladım ve ellerimi kullanabileceğim bir rahatlıkla salaş tişörtün içinde derin bir nefes aldım. Paçalarım ayaklarımın üzerine düşerken hızlı bir müdahale ile onları da geriye katladım ve bu büyük adamın kıyafetlerini üzerime uygun bir hale getirebildiğim kadar getirdim, çünkü şu an o gece elbisesini giyemeyecek kadar rahat ve soft hissediyorum kendimi.
Yüzümdeki gülümseme ile raftan bir tişört çektim ve ellerimdeki uzun kollu tişörtle salına salına salona geri döndüm. Kuzgun çoktan gitmişi ve Pars ortalarda görünmüyordu. Çatılan kaşlarımla bir süre odayı süzdüm ve bunca zaman adını bile anmanın kalbimi acıttığı adamın o güzel adın sesledi dudaklarım. 'Pars?''
Sesim salonda yayıldı ve mutfaktan beni bulan bir cevapla bölündü. ''Mutfaktayım, güzelim.''
İçim titredi. Kelimenin tam anlamı ile içim cılız bir arzuyla titredi. Güzelim mi? Bugün daha ne kadar güzel gidebilirdi, bilmiyordum.
Utangaç bir gülümseme eşliğinde adımlarım mutfağa doğru ilerlerken içeriden gelen tıkırtıları duyabiliyordum. Eşikten geçip mutfağın içine doğru ilk adımımı attığım sırada Pars'ı tezgâhın üzerinde duran kupalara kahve doldururken buldum.
Sırtı bana dönükken ve yaptığı her harekette kasları genişlerken ön göremediğim bir iç çekiş yayıldı dudaklarımda dışarıya. Dün geceyi anımsadım yeniden, beni serdiği kanepede nasıl soluksuz bıraktığını ve sadece ellerini kullanarak arzularımı dindirdiğini anımsadım.
Öpüşünü ve bu temasın içimde uyandırdığı o heyecanı anımsadım. Güzel dudakları ve şehvetle kızaran yüzü gözlerimin önüne serilirken kulaklarımın yamacında sisli kelimeleri tekrar etti.
'Gözlerime bak.'
Emir verici tonlaması ve üzerimde yaydığı hakimiyet, günlük hayatta ipleri elimde tutmayı seven beni, nasıl da iradesiz bırakmıştı. O henüz bilmese de ben hakkında bazı kirli bilgiler öğreneli çok olmuştu.
Begüm'ün Doğa ve Pars arasında geçen meyhane muhabbetini, yoğun ısrarlarım sonucu bana anlatışının ardından aradan geçen iki ayda, sahip ne itaatkâr ne gayet iyi öğrenmiştim.
İnternette bazen korkunç bazen de soft bilgiler dolanıyordu fakat dün akşamki o kısıtlı anda Pars'ın hâkimiyeti oldukça hoşuma gitmişti.
Korkunç yönleri elbette vardı, bir blogda ölçülü şiddetten bahsettiklerini okumuştum ve herhangi birinin beni dövmesi zevk alacağım son şey bile olamazdı fakat bu konuda Pars'ın bana kıyamayacağına duyduğum eminlik içimi rahatlatıyordu.
Yani kelepçeye varım fakat kırbaç mı? Asla!
Düşüncelerim yüzümde alaylı bir gülümseme oluştururken Pars'ın başı omuzunun üzerinden geriye döndü. ''Neye gülüyorsun sen?'' Kaşları çatıldığında anlam vermeye çalışır bir ifade ile süzdü beni.
''Aklıma bir şey geldi de ona gülüyorum. Önemsiz bir şey, boş ver.'' Geçiştirircesine verdiğim cevapla yanına doğru ilerledim ve ellerimi tezgâha yasladım.
''Kahve'ni şekerli mi yoksa şekersiz mi içersin, bilmiyorum. O yüzden,'' Tezgâhın üzerindeki kristal şekerliği önüme doğru sürdü ve ağır kapağını yavaşça kaldırdı. ''Tercih senin.'' dedi.
Sessizce kıkırdadım ve kâseden üç şeker alıp büyük kupanın içine attım. ''Dün salata yapmaya öcü gibi bakarken bugün kahveler senden yani, öyle mi?'' diye mırıldandım.
''Öcü gibi bakmıyordum, daha önce yemek yapmamış bir adam olarak temkinli davranıyordum sadece, fakat kahveyi sık sık yaparım, bunda bir sorun yok.'' çekmeceyi çekip bir çay kaşığı aldı ve bardağımın içine daldırıp ağır ağır karıştırmaya başladı.
''Bu arada...''Tezgâha yaslı ellerimi geri çekip kolumdan sarkan tişörte bakarak fısıldadım. ''Ev soğuk, üzerine bir şey giysen iyi olur diye düşündüm.'' Yüzümdeki gülümseme ile ellerimdeki tişörtü ona doğru uzattım.
Çay kaşığını bardaktan geri çekti ve lavabonun içine bırakarak bedenini bana döndü. ''Çok düşüncelisin.''
Alayla süzdü beni ve ellerimdeki tişörtü sıkıca tutup beni kendine çekmek için bir halat olarak kullandı. Güçlü kolu belimi sıkıca kavradı ve bedenlerimiz birbirine mıhlandı. Tam şu saniyede heyecanla nefesimi tuttum, yüzümdeki sırıtışın yerini kızaran yanaklarım ve hızlanan kalbim aldı.
''P-Pars!" Kesik fısıltımla boştaki eli çeneme doğru havalandı, iri parmakları yüzümü kavradığında başımı usulca yukarı kaldırdı ve bizi göz göze getirdi. ''Güne seninle başlamak nasıl hissettiriyor, biliyor musun?''
Erkeksi tonlaması kasıklarımı karıncalandırırken teninden aldığım elektrik her seferinde beni hayrete düşürüyor, Bedenime her teması midemde bir şeyleri hareketlendiriyordu. Bu da yetmezmiş gibi yanaklarımı alev alev yakıyor, onunla yapılabilecek tüm çılgınlıkları hayal ettiriyordu.
Şu anlarda yeniden anımsadığım ve dile bile getirilemeyecek kadar karanlık düşüncelerimle, gözlerimi utançla kaçırdım yüzünden. Bakışlarım gövdesindeki küçük yaralara kaydığında birkaç saniye izledim onları. Böyle kusursuz bir bedende bu can yakıcı izler neden vardı, merak ediyordum.
Birinin ona bunu yapmasının imkânı yoktu, buna izin verecek bir adam değildi. Kimse Pars'ı incitemezdi fakat o zaman neydi bu yaraların sebebi? Kendi kendine mi yaptı yoksa? Her biri uzun zaman önce kapanmış gibi görünüyordu fakat neyin böyle izlere sebep olduğunu merak etmeden duramıyorum.
''Yüzüme çevir gözlerini.'' dedi. Emri vaki fısıltı, benden isteneni yapmama sebep olurken göz göze geldik, yeniden. Parlayan gözleri saklı bir şehvetle üzerimde dolanırken yüzümde sakin bir gülümseme oluştu.
''Nasıl hissettiriyor?'' dedim Aklım hala yaralardaydı fakat dikkatim, gözlerim yüzüne değdiği an kayıp gidiyor ellerimden. Öfkemi ya da merakımı, sevincimi yada üzüntümü anlamsız kılan gece gibi gözleri...
''Hala uyuyor muşum gibi hissettiriyor. Yaşanan her an, bir rüyanın parçasıymış gibi.'' Alnını benimkine yasladığında dudakları usulca dudaklarımı örttü ve nefesi öpüşü ile birlikte damağıma yayıldı.
Yumuşak dudakları, dudaklarımda tutkuyla hüküm sürüyordu. Sanki kendini çekerse bu an son bulacakmış ve bunu istemiyormuş gibi. Kendine, varlığımı kanıtlamak ister gibi...
Kapattığım gözlerimin ardından, karşılık verirken boşalan ellerimi ensesine doğru uzattım, yere düşen tişörtü önemsemedim. Eğdiği boynunda saç bitimlerine ancak yetişen bileklerimi birbiri üzerine oturtarak yumuşak saçlarını usulca okşadım ve onu kendime iyice bastırdım.
İri bedeni benimkiyle birleştiğinde, soğuk havaya rağmen ateş saçan teni, tüm benliğimi ürpertti. Öyle sert ve sağlam bir tutuşla sarmalıyordu ki bedenimi, kollarında canımı teslim edebilir gibiydim. Tutuşlarıyla beni yönlendiriyor, öpüşleriyle göğüs kafesimi deli gibi çırpındırıyordu.
Dünün aksine bugün daha sıkı kavrıyordu dudaklarımı. Daha kontrollü ve sertti, nefesleri hızlanmıyor adeta hırıltılara dönüşüyordu ve bunu yaparken benim içimde habersizce yaktığı volkanın farkında bile değildi.
Hissettiğim kontrollü baskı ve irademi devre dışı bırakan dokunuşlar, öpüşlerinin arasında ürkek bir inilti yaymama sebep oldu. ''Ah!''
İniltim kulaklarına ulaştığı sırada sert soluklarla kızaran yüzünü benden geriye çekti, ben de öpüşme sırasında hazla kapanan gözlerimi yüzüne doğru aralandığımda, suratının zevkle kasıldığını görebiliyordum. Sanki durmak için kendini zorluyor gibiydi. Oysa ben durmasını hiç istemiyorum.
"Pars." İstekli bir fısıltıyla adını mırıldandığımda zar zor yutkundu ve toparladı kendini.
"Sabahları biraz yüksek uyanabiliyorum, o yüzden lütfen bir adım geri çekil ki seni arkandaki tezgâha sermeyeyim." dedi.
Sesi hayvansı bir hırıltıyla çıkarken, sözcükler şaka gibi geliyordu fakat ses tonu şaka yapmadığının en büyük kanıtıydı. Yüzümde yayılan tatmin dolu gülüşü alt dudağımı ısırarak durdurdum ve boynunda boşa çıkan ellerimi iyice sıkılaştırarak bedenimi onunkine bastırdım.
Parmak uçlarıma kalktığımda göğüs uçlarımın istekle sızladığını hissediyordum. Ani bir kararla onun da bunu hissetmesini isteyerek göğüslerimi çıplak gövdesine bastırdım. Bedenimi onunkine hafifçe sürterken kulağına doğru havalanan dudaklarımdan bir fısıltı bıraktım.
"Durmak istemiyorum."
Tam bu sırada, birbirimize temas eden bedenlerimizin de yardımıyla kadınlığımın üzerinde, göbeğimin hemen altında hissettiğim sertlikle şaka yapmadığına artık neredeyse emindim. Erkekliği öyle sert ve sıcaktı ki üzerindeki pijamayı es geçip tenimde kızgın bir demir gibi belli etti varlığını.
"Nasya." Hırıltıyla fısıldadığı ismim içimi ürpertirken, kapalı tuttuğu gözleriyle aldığı derin soluklar, burun kanatlarını hareketlendiriyor ve yakışıklı yüzünde istekli kasılmalara sebep oluyordu.
Durmak istemediğini görüyordum, daha fazlasını istiyor, Bana gelince, benimde Ondan daha fazlasını istediğimi biliyordum.
Bahsettiği gibi beni ardımdaki ada tezgahına çarpsın ve tüm kontrolünü kaybetsin, üzerimde tüm şehvetini dindirsin ve bana kollarının arasında acımasızca sahip olsun istiyorum.
Başta bana çılgınca gelen tüm o baskınlığını bedenime hükmederken kullansın ve bunu yaparken bana hiç acımasın. Hem de hiç acımasın!
Düşüncelerim, kadınlığımı sızlandırırken boynuna sarılı kollarımdan güç aldım ve yüzümü onun ateş gibi yanarak kasılan yüzüne yasladım.
Onu içimdeki karanlık düşüncelere davet eden bakışlarımı korkusuzca gözlerine diktim, ve aldığı hırçın nefeslerle kapalı tuttuğu gözlerini açmasını bekledim.
"Bak bana Pars... gözlerini aç ve yüzüme bak..."
Kapalı gözleri yüzüme doğru aralandı ve içime işleyen bakışlar bana yapabileceklerinin kısa bir fragmanını sundu. Göz bebeklerinin kocaman olduğunu ve arzularının keskin bakışlarında can bulduğunu gördüm, bu görüş artık durmamam gerektiğini fısıldadı kulağıma.
Hızla yapıştım dudaklarına, yeni tutuşturulmuş bir parça kömürü kavramış gibi yaktı tenimi. Yalnızca bedeni değildi ısı saçan, dudakları da yanıyordu.
Öpüşlerim dudaklarını örttüğünde iştahla emmeye başladım. Her öpüş kasıklarımdaki sert erkekliği usulca hareketlendiriyordu.
Artık daha fazla dayanamadığında ipleri eline almaya kararlı olduğunu fark ettim. İradesinin Kontrolünü kaybettiğinde bu kez o ,sertçe kavradı dudaklarımı, benim öpüşümün aceleciliği onun öpüşünün sertliği ile kıyaslanamazdı bile.