AHTER KRALLIĞI
Aren sinirle ana salonun kapısını açtı.
"Anne, ne demek tacı vermiyorum?" Kraliçe hiç istifini bozmadan odanın köşesindeki şöminenin önünde kitabını okumaya devam etti.
"Tacın hakkım olduğunun hepimiz farkındayız. Neden reddediyorsun? "Bir iç çekti. Ellerini uzun gümüş saçlarının arasından geçirdi.
"Babam bile kabul etti."
"Ama taç babanın değil." Kraliçe sonunda konuşmuştu ama hala oğlunun yüzüne bakmıyordu.
Aren koca salonu adım sesleri ile doldurdu. Ve annesinin tam karşısına geçti.
"Ama zamanı geldi." Annesinin neden tacı kendisine vermediğini az çok tahmin edebiliyordu Aren. Ama bunu bilmezden gelmeyi tercih ederdi. Bunca yıl süregelmiş geleneği kendisi sonlandırmak istiyordu. Tabi aklındaki kişi ile beraber...
"Aren bu konuyu konuştuk kraliçen olmadan tacı unut."
Evet maalesef o can sıkıcı konu gelmişti.
Ahter krallığı yüzyıllardır krallar tarafından değil kraliçeler tarafından yönetiliyordu. Aren 'in ise bir kız kardeşi olmadığı için ve abisi tahttaki hakkından, aslında olmayan hakkından vaz geçince doğal varis kendisi kalıyordu. Ki bu durumdan asla şikayetçi değildi aksine abisi çekilmeseydi o rica edecekti bunu. Birine verdiği sözü yerine getirmek için kral olabilmesi şarttı.
"Yeryüzünden bir kraliçe getirmen gerekiyor Aren. Yoksa kral olamazsın."
"Değiştirelim düzeni, bir istisna yapalım bu 'krallığın' ilk kralı ben olayım." Kraliçe elindeki kitabı masaya bıraktı.
Her ne kadar yönetim kraliçede gibi görünse de yönetimde kral da kraliçe de aynı yetkiye sahipti. Cidden kim böyle saçma bir kural koymuştu?
Tam kraliçe konuşacakken kapı açıldı.
"Anneni dinle."
Aren itiraz edecekken kral kraliçenin yanına oturdu.
"Her kralın bir kraliçeye ihtiyacı vardır evlat."
Aren'in gülesi gelmişti.
"Çok pardon bu gerilim dolu ortamı bölmek istemem ama baba sen niye Amerikan dublajlı adamlar gibi konuşuyorsun?" Ve kahkahasını tutamadı.
"Ciddi ol biraz. Bu halinle bir de taht istiyorsun." Kralın sesi yankılandı.
"İki hafta." Aren annesine döndü.
Kraliçe ay ışığında zümrüt gibi patlayan gözlerini oğluna yöneltti.
"İki hafta içinde kraliçe bulamazsan bir asır daha beklersin tacı."
"Ne! İki hafta ne demek pazardan karpuz mu bakıyoruz anne sen çok mu yeryüzü dizisi izliyorsun ?" Bu süre zarfında onu bulması imkansızdı.
~Yeryüzü ile gökyüzünü ayıran sınırdır bulutlar~
Kraliçe sinirle ayağa kalktı. Kızıl dalgalı saçları beline uzanıyordu. Parmak uçlarında yeşil kıvılcımlar oluşuyordu. "Biz sana terbiyeyi öğretememişiz!" Hareleri yeşil kıvılcımlar ile parlamaya başlamıştı.
Bu kadar kızacak ne var diye düşündü Aren.
"Aren! Unutma annen de bir yeryüzü insanıydı." Babasının uyarısı ile dank etti. Annesi cidden öyle şeyler izlemişti. Gülse mi ağlasa mı bilemedi ve dişlerini yanağına geçirerek gülmemeye çalıştı.
Eh yapacak bir şey yoktu aylardır ikna etmeye çalıştıysa da olmamıştı.
"Tamam. Kraliçeyi getireceğim."
"Rızası olmazsa-" diye uyaracaktı kral ama Aren elini havaya kaldırarak babasının sözünü kesti.
"Biliyorum. Rızası olmazsa evlilik de olmaz. Ama bu cazibeye kim hayır diyebilir ki?" Saçını geriye savurdu.
"Saçma sapan birini getirme."
"Bana ilk kim aşık olursa artık anneciğim. " son sözü söyledi ve sırıtarak salondan ayrıldı.
Kendisi de farkındaydı herhangi birinin olamayacağının. Ama iki haftada birini tanımak mümkün olabilir miydi? Tanısa bile o kişi gelmeyi kabul edecek miydi?
Neyse ben allem eder kallem eder bir aya çıkarırım süreyi. Diye düşündü.
Geleneksel taç değişim zamanı yaklaşıyordu. Kısaca iktidar değişecekti. Her beş yüz yılda bir gerçekleşen olağan bir durumdu. Genelde beş yüz yıl krallığı yöneten kraliçe yerini kızına verirdi. Kızı yoksa bir yeryüzü kızı kraliçe olarak gelirdi.
Aren üç yüz yıldır bu anı bekliyordu. ~Gökyüzünde zaman insanlara işlemiyordu ~
Adin'den
Minik öğrencilerim ile vedalaşıp evin yolunu tuttum. Bu gün karne günüydü. Açık konuşmak gerekirse içim buruktu. Senemi güzelleştiren tek şey öğrencilerim olmuştu. Şimdi bomboş bir yaz tatili beni bekliyordu.
Eve girer girmez ev arkadaşıma selam verip feracemi ve şalımı çıkardım. Ne çabuk yaz gelmişti bu yıl.
Bu yıl öğretmenliğin ilk yılıydı. Belki de bu yüzden yaz geldi diye üzgündüm.
Birinci sınıf oldukları için beni epey yormuşlardı ama günümü güzelleştiren miniklerin gülüşleri bütün yorgunlukları unuttururdu.
Namazımı kılıp mutfağa geçtim. Evde hiçbir şey kalmamıştı.
"Nil! Ne yiyelim.?" Lütfen ucuz bir şey söylesin lütfen. Şu an ay sonu olduğu için ikimizin de parası yoktu. Haftaya maaş günüydü ama haftaya kadar taş yiyecek halimiz yoktu.
"En ucuz ne varsa." Bu kızla boşa ev arkadaşı olmamıştım. Tam benim kafadan çok ekonomik.
Evde ortak yaptığımız zor gün kumbarasından yüz lira alıp üzerimi giyip çıktım.
Makarna mı alsam, bir hafta yeter bize.
Evet evet makarna yağ salça alayım.
Market eve biraz uzaktı ama ağaçların arasında yürümek mükemmeldi. Merak etmeyin ormanda yaşamıyoruz sadece minik bir patika var burada diyelim. Ağaç ağaçtır ormanı patikası fark etmez. Ben ne saçmalıyorum Allah aşkına.
Marketten alacaklarımı alıp evin yolunu tuttum.
Yolun kenarına orta yaşlarda, kırk elli civarı, bir kadın oturmuş ağlıyordu. Merakla yanına yaklaştım.
İnşallah kötü bir şey olmamıştır.
Sırtını hafifçe sıvazladım.
"Hanımefendi yardımcı olabileceğim bir şey var mı?" yaşlı gözleri beni buldu. Ben ise onu dinlemek için yanına oturmuştum çoktan. Nil mi? Beklesin canım açlıktan ölmedi ya.
"Ev sahibi evden atmakla tehdit etti. Elimde kalan son parayı da zorla aldı. Çocuklarıma ekmek alacak param kalmadı. Koca denen varlık da terk etti gitti. Ben eve elim boş nasıl döneyim?" Kadın hıçkırıklara boğuldu. Ben ise dolan gözlerimi başımı çevirerek gizlemeye çalıştım.
Yağ salça ve makarna yüz iki lira tutmuştu ama bu kadının bizden daha çok ihtiyacı vardı. Elimdeki poşeti ona uzattım. Ve gülümsedim.
"Sizin kısmetinizmiş." Gözlerinin parladığını gördüm ya o bana yeterdi işte. Biz de bir yerlerden bulur yerdik en kötü bu gün aç yatardık.
Rızkı veren Allah'tır bunun için endişe etmeye gerek yok. Kadınla vedalaşıp evin yolunu tuttum.
Nil kim bilir neler diyecekti ama yapacak bir şey yoktu. Başa gelen çekilir.
"Selamünaleyküm." Nabız yoklama işi başladı.
"Nil'im?" Ses yok. Benim bildiğim Nil şu an ben daha girmeden kapıda olmalıydı elimdeki yiyeceklere bakmak için. Olmayan yiyecek.
Tedirginlikle odaya girdim ve şok.
Nil oturmuş televizyonun karşısına pizza yiyordu.
"Hani para yoktu Nil!" Ağzındakini bitirmeden konuştu:
"Ust gomsu gotormos." Tabaktaki diğer dilimi de bana uzattı. Gülümseyerek aldım ve yanına oturdum. Ne demiştik rızkı veren Allah sonsuz merhamet sahibidir.
Yemekten sonra Nil ile vakit geçirdim o da çocuk gelişimi okuyordu. Birbirimize her açıdan çok yardımımız dokunuyordu. Öğrencilerimden birinin ablası olduğu için bu yıl tanışmıştık ama iyi ki tanımışım dediğim insanlardandı. Diğerleri de zaten öğrencilerim idi.
Hayatımda çok fazla insan yoktu. Ailem beni daha çocukken terk etmişti. Komşumuz Bahar teyze bakmıştı bana. Kendi çocuğu gibi ilgilenmişti. Allah rahmet eylesin.
Bir iç çekerek ayağa kalktım abdest alıp odama gittim. Işığı yakma gereği duymadım, namaz
kıyafetlerimi giyip yatsıyı kıldım. Odam tam sokak lambasının karşısında olduğu için seccade aydınlanıyordu.
Tespih de çektikten sonra gözlerimi kapayıp duamı ettim.
Gözlerim kapalıyken zihnimi toparlamak daha kolay oluyordu.
Amin deyip gözlerimi açmamla karşımda gördüğüm şey ile şok olmam bir oldu. Sokak lambasından yansıyan ışığın önünde uzun bir siluet.
"Eüzübillahimineşşeydanirracim." Allah'ım lütfen rüya olsun. Gözlerimi kapatınca yine uykuya dalmıştım sanırım. Evet evet. Dua ederken uyuyakalmıştım.
Ama bu ne berrak bir rüyaydı. Karşımdaki silueti inceledim. Ama karanlıkta hiçbir şey seçilmiyordu. Sadece parlayan bir çift sarı göz ve ışığın vurduğu uzun saçlar. İnanın saç rengini ben de çözemedim.
"Kimsin?" Bu rüya böyle ilerlemez, akışı değiştirmek lazım.
"Aren." Dedi kadifemsi bir erkek sesi.
"Erkek miydin sen?"
"Ayıp ama ya." Gözlerimi kısarak daha dikkatli incelemeye çalıştım.
"Bu beden bir kıza ait olabilir mi? Cidden hayal kırıklığına uğradım."
"Ne yapayım göremiyorum seni." Bu ne biçim rüya arkadaş tanımadığım insandan trip yiyorum.
Bana doğru bir adım attı ve yüzü ışığa çıktı.
Keskin hatları gölgeler ile belirginleşiyordu, sarı gözleri hala aynı şekilde parlıyordu ama gözleri hafif çekik, aşırı hafif sanki ufak bir dokunuş ile yumuşatılmış gibi, ve güzeldi. Başka kelime bulamadım.
"İncelemek için daha çok vaktin olacak. Hadi benimle gel."
"Höst!" Rüya da olsa kimseyle gidemem.
"Höst?" Başımı salladım.
"Yetersiz mi geldi? Tamam o zaman, kışt, pist, ojt."
"Ojt?" Gözlerimi devirdim,
" Sen böyle her şeyi soracak mısın aslan parçası. Neyse git rüyamdan. Sıkıldım senden." Bu ne garip rüyaydı böyle.
"Rüyada değilsin ki." Bu adam hep az ve öz mü konuşurdu?
Bir dakika NE!
"NE DEMEK RÜYA DEĞİL! ODAMDA NE İŞİN VAR LAN O ZAMAN."
"Ben bu işi bir daha mı düşünsem?"
"Ya ne saçmalıyorsun ne işin var burada dedim sana!" O cevap veremeden kapı açıldı.
"Kimle konuşuyorsun Adin?" Nil'e arkamdaki adamı gösterdim. Ama hiç tepki vermeden yüzüme bakıyordu. Düşündüğüm şey mi?
Besmele çekerek arkamı döndüm. Gitmişti.
"Şizofreni başlangıcı mı var yoksa sende Adin?" Arkadaşım telaşla yanıma geldi. Gördüklerim gerçekten rüya mıydı? Elimle yüzümü sıvazladım. Evet bu gün çok yorulmuştum o yüzden secdede uyuya kalıp rüya görmüştüm. Sonuçta rüya da ben rüyayım diyecek değil ya.
"Uyuya kalmışım bakma sen bana şimdi yatıyorum hadi hayırlı geceler."
"Tamam dikkat et. Hayırlı geceler sana da." Ve kapımı kapadı. Pijamalarımı giyip yattım. Garip rüyayı düşünerek uyuyakaldım.