*Hikayenin Türkiye Cumhuriyyeti ve şu an dünyada yaşanan olaylarla alakası yoktur.
*Karakterler tamamile kurgudur ve birer hayal ürünüdür.
Ahsen Özer:
Savaş…
İnsanın var oluşundan bu yana yaşanan hadise. Anlamı sadece bizler için ölüm olan sözdü, savaş. Geçmiş zamanlardan bu yana hep savaş vardı. Olmuştu ve olacaktı.
Hep söylerlerdi ya birisi savaşı kazandı. Nasıl kazanılıyordu savaşlar peki?
Bir Annenin gözyaşlarıyla mı?
Bir çocuğun babasını kaybetmesiyle mi?
Bir insanın ölümüyle mi?
Nasıl kazanılırdı savaşlar?
Ben Ahsen Özer. Ülkesi yıllardır bir savaşın ortasında kalan kadın...
Ülkemin kahraman asker erkekleri yıllardır topraklarımız için savaşıyordu. Dünya değişiyordu. İnsanların düşünce yapıları zorla değişiliyordu. Bu değişime karşı çıkan ülkemi mahvetmeye çalışıyorlardı.
Ben Ahsen Özer savaşla mahvedilen ülkemin sade bir vatandaşı. Elinden geldiği kadar bizim için savaşan askerlerimize yardım etmeye çalışan sade bir vatandaş.
Babam Demir ÖZER bundan tam sekiz ay önce kendi çocuklarıyla omuz omuza savaşırken şehit olmuştu. Annem Aylin Özer’se ön cepheye yardıma giden doktorlardan biriydi.
Elimdeki ekmeği dikkatli bir şekilde kağıda sardığımda önümdeki kutuya yerleştirmiştim. Bu kutular hepsi savaş bölgesine gönderiliyordu. Tüm vatandaşlarımız evlerinde olan son ekmek parçasını bile kahraman askerlerimize göndermeye çalışıyordu.
“Ahsen abla,”
Adımı duymamla bakışlarım uzaktan bana doğru koşan Salih’e kaymıştı. Salih bu savaş içerisinde yaşamak zorunda kalan çocuklardan sadece biriydi.
Hayatta kalan çocuklardan biriydi…
Koşarak kucağıma atladığında ben de onun yüzüne bakmıştım. “Ben de sizinle gele bilir miyim?” Salih’in sorusuyla ona gülümsediğimde, “Canım benim, gelemeyeceğini biliyorsun ama,” demiştim.
Yüzünü astığında, “Ama Ahsen abla, söz uslu olacağım. Yaramazlıkta yapmayacağım,” diyerek beni yeniden ikna etmeye çalışıyordu. Başımı ‘hayır’ anlamında salladığımda,
“Orası senin için güvenli değil yakışıklı,” demiştim.
Kucağımdan indiğinde yüzünü daha da asarak yanımdan ayrılmıştı. Onun bu haline kalbim ağrıyarak izlediğimde aslında bazı çocukların nasıl şanslı olduğunu düşünmüştüm.
Her hafta ‘belirli nokta’ olarak adlandırdığımız yere askerlerimiz için gerekli yiyecek, giysi, tıbbi malzemeler olan kutular bırakıyorduk. Biz oradan ayrıldıktan yirmi dakika sonra bir asker grubu gelip o kutuları ön cepheye götürüyordu. Salih’in bizimle gelmek istediği yer de tam orasıydı.
Kutuları kamyona taşıyan Mahmut abiyi bakışlarımla takip ettiğimde karşımdaki kutunun son olduğunu anlamıştım. Kutunun ağzını koli bandıyla yapıştırdığımda dikkatli bir şekilde kucağıma alarak kamyona doğru yürümüştüm. “Abi,” diye ona seslendiğimde önce bakışları beni daha sonra elimdeki kutuyla buluşmuştu.
Elimdeki kutuyu aldığında, “Alıyım ben onu kızım,” diyerek son kutuyu da kamyona bırakmıştı. “Tam listeyi bir daha kontrol edelim,” dediğinde kamyonun önüne geçerek liste yazılan kağıdı elime almıştım. Kutu sayıyla kontrol ettiğimde her şey doğruydu.
“Tamam abi, her şey hazır.”
Cümlemle başını ‘tamam’ anlamında sallayarak kamyonun kapılarını kapatmıştı.
Kamyona bindiğimde Mahmut abi gürültülü bir şekilde kapıyı kapatmıştı. Üşüyen parmaklarıma doğru sıcak nefesimi üflediğimde kışın zorlukları bir daha gözümün önüne gelmişti. Mahmut abi de kamyona bindiğinde, çalıştırmıştı kamyonu.
Başımı cama yasladığımda gözlerimle yolu izliyordum. Bundan tam bir yıl önce burası çocuklar için eğlence yeri olsa da şimdi onlar için mezardı. Dolan gözlerimi kapattığımda 1 saatlik yolun sonunda belirli noktaya gelmiştik.
Kamyondan atlayarak indiğimde üzerimdeki monta daha sıkı sarılmıştım. Mahmut abi de indiğinde arka tarafa doğru ilerlemiştik. Burası bizim için aslında güvenli bir alan olarak düşünülüyordu. Kutuları indirmeye başladığımızda kenara doğru diziyorduk. Bizden sonra iki kamyon daha gelecekti buraya. Kutuları indirmemiz sırasında aniden gördüğüm bedenle kaskatı kesilmiştim.
Salih…
Elleriyle gözlerini kapatarak kutuların içinde oturmuştu. “Salih,” diye adını çağırdığımda yerine daha da sinerek, “Ben burada yokum ki!” demişti. Oyun gibi düşünüyordu bu durumu sanırım karşımdaki çocuk.
Uzanarak onu kucağıma aldığımda ellerini gözlerinden çekerek bana bakmıştı. “Ahsen abla,” diyerek boynuma sarıldığında ben de ona sarılarak, “Senin burada ne işin var ablacım?” diye sormuştum. Cevap vermediğinde onu yere indirerek ben de eğilmiştim.
Boynumdaki mavi atkıyı çıkardığımda Salih’in boynuna dolayarak yanağından öpmüştüm. Gülümsediğinde, “Çok uzaklaşma tamam mı?” diye sormuştum ona. Beni onayladığında ben de Mahmut abiye yardım etmeye devam etmiştim.
Salih’e doğru döndüğümde görememiştim onu. Etrafımda döndüğümde, “Salih!” diye bağırmıştım. Küçük çocuktan ses gelmeyince Mahmut abinin de bakışları merakla bana dönmüştü. O da, “Salih!” diye bağırdığında küçük çocuğu aramaya başlamıştık. Aniden, “Ahsen abla!” diyen Salih’in sesini duyduğumda onu bulmaya çalışıyordum. Ormana doğru koşmaya başladığımda, “Salih!” diyerek çağırıyordum onu.
“Korkuyorum,” diyerek ağlamaya devam eden çocuğu gördüğümde bakışlarım önce küçük bedenini bulmuştu.
“Abbas abinin söylediği ‘puf’lar bunlar!”
‘Puf’ dediği şey bombaydı. Salih ayağını yere bastırılmış mayının üzerine koymuştu. “Sakin ol,” diye mırıldandığımda ne yapacağımı bilmiyordum. Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştığımda, “Sakin ol yakışıklı. Kurtaracağım seni…” demiştim.
Ağlamaya devam ettiğinde, “Yoruldum ben! Korkuyorum da!” diyerek bağırmıştı. Aniden ayağını mayının üzerinden çekmesiyle etrafın toz ve dumana karışması aynı anda olmuştu.
Bedenim yere düştüğünde kulaklarım uğulduyordu.
*Hikaye notları:
1. Kurgu Türkiye Cumhuriyyetinde geçmemektedir.
2. Bu ülkede kuruluş tamamile farklıdır.
3. Kurgunun geçtiği yılı 2025-2027 arası gibi düşüne bilirsiniz.
4. Kurgunun başka kitaplarda geçen karakterlerle alakası yoktur.
5. Ahsen Özer 26 yaşında ve bilgisayar mühendisliğini okuyup bitiren kadın karakterimiz.
Bakalım yeni bölümde bizleri neler bekliyor?
Oy vermeyi unutmayalım lütfen!
Kurgu hakkında düşünceleriniz?