Yaklaşık 8 bin kelime. Bu kadar uzun yazabileceğimi bilmiyordum. Sizde bana bir güzellik yapıp bol bol yorum yaparsınız İNŞALLAH.
sınır koymayacağım demiştim ama-
600 oy 700 yorum çok içimde kaldı.
Parçalanmaya hazır olun. Benim bile kalbim sonlara doğru kaldırmadı. ✨
İyi okumalar
...
"Ceketin nerede?"
Başı ile arka tarafı gösterdi. Arka koltuğa döndüm. Ceketini aldığım gibi üzerime geçirdim. İçerisi sıcak olsa da üşümüştüm. Hemde deli gibi.
Kendimi ceketine sardım. Sonra alışkanlık olduğu için arabasında artık. Emniyet kemerini taktım. Ceket kokusunu öyle bir hapsetmişti ki. Kokusu beni mayıştıracak kadar büyük bir çaba sarf ediyordu.
Ortamdaki gerici havaya kokusu karışınca yumuşadım. Başımı yanımdaki cama çevirip gözlerimi kapattım. Arabanın motorunun sesi hiç bu kadar uykumu getirmemişti.
"Önce benim eve uğrayalım." Diye mırıldandım. Onda kalacaktım. Bunu o da biliyordu. Konuşacaksak bir şeyler. Uzun olacaktı ve kıyafet almalıydım.
"Benimkilerden giyersin." Aslında giyerdim. Yeşil tişörtünü dızlamıştım.
"Elbiseyi çıkartacağım. Askıya asarsam annem-" esneme molası. "Eve uğradığımı anlar." Biraz koltukta kaykıldım. "Şimdi biraz uyumam lazım." Sesim git gide kısıldı.
Mimiklerini göremediğimden güldü mü yoksa kaşlarını mı çattı veya elini üzerime mi atmayı düşünüyor bilemedim.
"Bana çilekli pasta almadın." İçim geçti.
...
"Ada. Güzelim." Saçlarım okşanıyordu. İlk yattığım koltuğu hissettim. Sonrasında ellerini en son başımı kaldırdığımda boynuma bir ağrı girdi. Yüzümü buruşturmamak için savaştım.
Eli saçımdan boynuma gitti ve hafifçe sıkıp masaj etkisi yarattı. Onun eline doğru kıvrıldım. "Boynun mu ağrıdı?" Başımı salladım. En sonunda gözlerimi açtım.
"Evine geldik eşyalarını al çıkalım." Başımı salladım ama arabadan inmek için herhangi bir hareket yapmadım.
Gözlerimi kırpıştırdım. Elini boynumdan çekti ve emniyet kemerimi açtı. Ben sadece ona alık alık bakmaya devam ettim. Ona gidince bir kahve içsem ayılırdım.
Sonunda kendime geldim. Damardan vuran sinirim de geri gelmişti. Ona bakmadan kapıyı açtım ve çıktım. Çıktığım gibi de dondum.
Kapıyı kapattım. Beni bugün eve bıraktığı yerde duruyordu. Eve girmem için biraz yürümem lazımdı. Üzerimdeki ceketin kollarından kollarımı geçirdim gazamız mübarek olsun ya Allah.
Topuklularla koşamasam da eve hızlı adımlar atıyordum. Çantamdan anahtarımı çıkardım. Sokağı aydınlatan tek şey sokak lambalarıydı. Komşularım meraklı değildi. Öyle olsa seksen kere balkona çıkmış olurlardı.
Kapıya ulaşınca hemen nefeslendim. Anahtarları çıkarıp kapıyı açtığımda ayakkabılarımı çıkardım. Kapıyı kapattım ve ışıkları açıp ayakkabılarımı kutusuna koydum. Annem kızarsa uğraşamam.
Gürültü çıkmasını umursamadan kendi odama çıktım. Üzerimdeki Kıraçın ceketini çıkarıp yatağıma koydum. Ne giyeceğimi düşünme fırsatı vermeden hemen üzerimdeki elbiseyi de çıkardım. Askılığa yerleştirirken dolabımı taradım.
İç çamaşırlarımı da çıkardım. Kıraç'ın aldığını giydiğim için birleştikten sütyen ve kilot. Sexy.
Hemen bir kilot ve açık renk sütyen giydim. Altıma içi Polatlı bir tayt giydim. Üzerime de yeşil renk bir sweat attım. Çantamı yerleştirdim. İçindeki telefonumu alıp konsola koydum. Yarınki ders kitaplarını da almalıydım. Hemen çalışma masamın yanından çantamı aldım ve gerekli olan kitapları koydum. Bir de defterleri.
İçine bir de avokadolu bir gecelik attım. Üstü kıs kolluydu. Altı ise uzun. Üzerinde bir sürü gülen avokadolar vardı.
Çantamı kapattım. Şarjım biterse Kıraçtan doldururum. Aklıma başka bir şey gelmedi.
Siktir.
Tuvalete koştum. Hemen odamın karşısındaydı ama olsun. Makyajımı çıkardım ve nemlendirici sürdüm. O pürüzsüz görüntü gitmişti elimde yapabileceğim başka bir şey kalmadı.
Saçlarımı topladım. Saçımı at kuyruğu yaptım. Aynada kendime baktığımda gayet sıradan görünüyordum. Sevecekse böyle sevsin.
Tuvaletten çıktım. Çantamı ve telefonumu odamdan aldım. Tam merdivenlerden inecekken kıraçın ceketi aklıma geldi. Dönüp hemen onu yatağımın üzerinden aldım. Ne kadar hayırlı bir evlattım böyle. Bu yılki Nobel kimya ödülünü ben almalıyım.
Aşağı inip kapıları kontrol ettim. Ve tamamdır. İki dakika soluklanmak için kendime izin verdim. Ne yaptığımın farkında daha da vardım. Suçlu hissetmeliydim ama nedense hiç bir şey hissetmiyordum.
Kaygıyı bastırdım. Hallederdik. Hallederdik. Hemen dalavereye çevirmeye gerek yoktu. Adamın beni dinlediği gibi ben de onu dinleyecektim. Medeni insanlar böyle yapar.
Ayakkabılığa baktım. Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Son kez arkamı döndüm ve ışıkları kapattım. Üzerime ceket almayacaktım. Kıraçın ceketi ile üzerimdeki sweat'in uyumunu göz ardı etmeliyim.
Kapıyı açıp çıktım. Kapıyı iki kere kitleyip döndüğümde kıraç arabayı ilerletmiş ve beni kapının tam önünde bekliyordu. Tamam sorun yok. Arabasını değiştirmemişti. Kınadım o zengin bir adamdı. Elini sallasa 50 araba önüne dizilmeliydi.
Anahtarları çantamın önüne koydum. Arabaya doğru ilerlerken o kadar rahattım ki komşuların görüp de anneme söylemesini dert etmiyordum. Ama yine kısaca etrafa bakmama engel olmadı. Görünürde yoktu kimse. Umarım öyle bir şey olmazdı.
Arabanın kapısını açtım. Bindiğim gibi de çarpmamak için özen göstererek kapattım. Sinirimi levye ile arabasını mahvettiğimde atacaktım. Aklıma bir anda gelmişti. Dizilerde böyle yapanlar vardı. Sonra da Kıraç bana ödetirdi araba masraflarını rahatlardık. Yapmasa bile ihtimal dahilindeydi.
Bindiğimde kucağıma ceketini koydum. Arka tarafa da çantamı koydum. Ceketi de koyardım ama işime geldi kucağımda durması.
Sanki cekete bana aitmiş gibi hissettirmişti. Kıraçı ceketi. Belki Kıraçta bana aitti. Benden önce başkasına ait olsa da.
Atasay pırlanta: naptınız?
Tak tak tak sana yakışanı tak
Telefonumun titremesiyle kaldırdığımda Ata'nın mesaj attığını gördüm. Yanıtlarken Kıraçın gözü üzerimdeydi. Arabayı hareket ettirmeden uzun süre bende tuttu. En sonunda evimden uzaklaşmaya başladığımızda soracağı soruyu hissetmiştim.
"Ata yazmış." Dedim.
"Sormadım." Umursamazca söylediği şeyi o kadar umursadığını biliyordum ki. Yüzümdeki minik gülümsemeye engel olamadım.
"Belli oluyor." Ağzını açtığında devam ettim. "Pars evde mi?" Gözlerimi kırpıştırdım.
"Evet." Kısa ve net.
Cevap vermeyecektim. Heyecanlandığımı da gizleyemedim. Onu görecektim. Bir kediye daha onu görmeden bile sempati duymaya başlamıştım.
Bizim mahalleden çıktık. Bir kaç sokak geçerken sesimi çıkarmadan ön camdan dışarısını izledim. Bir pastanenin önünde durduğumuzda Kıraç'a baktım. Düşündüğüm şey mi?
"Başımın etini yiyeceğini çok iyi biliyorum. Sabahtan beri söylüyorsun." Kaşlarımı çattım. Bana atar gider mi yapıyordu bu adam?
"Alma o zaman başının etini yiyorsam." Benim sinirime karşı güldü. Gözüm gülüşüne takılınca ne yaptığımın farkına varıp tekrar gözlerine çıkardım. O beyaz dişlerinin vücudumda gezindiğini hayal etmek çok da zor gelmiyordu artık.
"Tribini sonra atarsın. Gelecek misin?" Başımı salladım. Emniyet kemerlerini açtım. Çıkarken telefonumu arabada bıraktım ve Kıraç'ın ceketini de koltuğa koydum. Kapıyı kapatıp soğuk esintili havaya çıktığımda Kıraç beni bekliyordu.
Yanına gittim. Saat kaçtı. 24.00 mı? 00.00 da olabilir. Pastaneye girince güzel kokular burnuma doldu. Bir şeyler yeni pişmiş olmalıydı. Şu an canım çekse alırdım.
Pasta bölümüne yöneldim ve oradaki ablaya baktım. Bana bakıp başını salladı. "Bir tane çilekli pasta alacaktım."
Abla "hemen." Dedi ve vitrindeki dört kişilik olan çilekli pastayı çıkardı. Ellerimi önümde küçük bir çocuk gibi birleştirdim. İstemsiz mutluluk perileri beni ziyarete gelmişti. Şu anda bile.
Yanımdan bir kıkırtı geldi. Hem suçlu hem güçlü bu adam. "Ne gülüyorsun?" Aksi bir tavırla ona bakınca omuz silkti.
"Hiç."
"Hep böyle yapıyorsun. Zorla aldırmaya getirmişim gibi." Burnumdan nefesimi verdim. Gıcık adam.
Abla bizim-benim-pastayı hazırlarken bize güldüğünü yakaladım. "Siz de mi?" Dedim.
"Hiç getirmeye de bilirdi." Dedi abla usulca. Haklı olma ihtimalini değerlendirmedim. Bunun yerine dudaklarının büzdüm. "Evli misiniz?"
"Evet."
"Evet."
İkimiz de aynı anda Kıraçla birlikte 'evet' demiştik. Ne uyum ama. Ona bakmadım. Kızgında olsam şu an istediğim şeyi yapıyordu. İçimdeki çocuğu mutlu ediyordu.
Kıyafetlerimiz uyumsuz olsa da abla başını olumlu anlamda salladı. Ton ton bir tipi vardı. Hatırlatın da bu pastaneye annemle gelmeyeyim.
"İnsan hamile eşine çilekli pasta alamayacaksa da ölsün bir zahmet." Kadının bakışları kaşlarını çatarak Kıraça değdi. Kıraç da bana baktı. Omuz silkip başka tarafa baktım.
Kıraçın konuşacağını hissetsemde önce abla konuştu. "Beyfendi hanımefendi haklı. Kolay gelsin." Kıraç hareketlenip ablanın uzattı poşetteki pastayı alırken ona bakmıştım. Pazıları sıkı, sırt kasları yerindeydi. Hala çizimlerimin durduğunu görür gibiyim.
Pastayı aldığında bana uzattı. "Al güzelim." Elinden poşeti alırken ellerimiz birbirine değdi. Bu ufak temasla bile tüylerim diken diken olup dün geceyi hatırlatmıştı. Her an aklımda değilmiş gibi.
Gel de bu adamdan ders dinle şimdi. Oldu mu bu iş?
Kasaya ilerlerken onunla ilerlemedim kapının kenarında gelmesini bekledim. Kasadaki abi ile bir an sohbete daldılar sansam da bir kaç dakika sonra yanıma geldi.
Elini kasten belime koydu. Döndüm ve bana pastayı veren-kıraça veren-ablaya "Kolay gelsin. Hayırlı işler." Dedim. O da gülümsedi. İnsanlara güler yüzlü olmak her şekilde zordu.
"Teşekkürler yine bekleriz. Sağlıkla kucağınıza alın." Gülümsedim ve pastaneden çıktık. Suçlu hissetmiyordum.
"Oyunculukta master yapmaya kararlı olduğunu bilmiyordum." Kıraç önden ilerledi ve bana yolcu koltuğunun kapısını açtı. Centilmenim.
"Bilmem. Bir gün gerçek olur belki." Aklımdan geçenleri direk dile getirmek Kıraçın bakışlarının değişmesini sağladı. Ona cevap hakkı vermeden hızla arabaya bindim. Koltuğun üzerindeki ceketini alıp arkaya attım. Kıraç arabanın kapısını kapatıp ön taraftan dolandı.
Çocuk istemeyen bana bile bunları söyleten Kıraçtı. Bir gün dedim. Bu 4 yıllık bir zaman dilimine yayılaa çok güzel olur.
Kucağımda sadece pastam durmalıydı. İçine mum da atmışlardı. Mumları severdim. Üflemek eğlenceli.
Kıraç da yerleşince bana baktı. Çok duygulu bakıyordu. Hatalıydı ve hatasını kabul edip bunu kucaklıyordu. Dikiz aynasının üstündeki ışık da yüzünü aydınlatıyordu.
Gözleri bana da neden böyle yaptığını sorgulattı. Başımı iki yana salladım. "Sana sinirli olmam seni sevmediğim anlamına gelmiyor." Sesim bile kırgın çıkıyordu.
O içindeki umudu tetikledim. "Evde bana çok kızacaksın değil mi?"
"Elbette." Gülümsedim. Ama soğuk olduğu her yandan anlaşılırdı. Kucağımdaki pastaya sarıldım. Taş çatlasa 250 lira olsun.
"Emniyet kemerini tak." Pastama dikkat ederek emniyet kemerimi taktım.
Sweatimin kollarını çekiştirdim. "Tabi efenim."
Bana yandan keskin bir şekilde baktı. Arabayı çalıştırdı ve onun evine gitmek için arabayı geldiğimiz yerden yön değiştirtti. Bu adam araba kullanırken bile havalıydı. Şu an da uygun kelimeleri bulamasam da havalıydı.
Karanlıkta seçemesem de evi bizim evimize yakın diye tahmin ediyordum. Bi kaç sokak olmalıydı.
Ben sessiz kaldığım için o da sessiz kalıp uyum sağlıyordu. Ya da cesaretini topluyordu.
Evinin önüne geldik. Emniyet kemerini açtım. Bir pastaya bir de çantama bakarken Kıraç "Ben alırım çantanı." Dedi. Bir şey demeden arabadan sadece telefonumu ve pastayı alıp çıktım. Telefonumu hemen cebime tıktım. Kıraç arabayı biraz geriye alıp evin önünü kapatmayacak şekilde park etti.
İnerken ona bakmadım. Kapıdaki oymalara bakıyordum. Biraz bekledikten sonra arkamda varlığını hissettim. Kapıyı açtı ve elini öne uzatıp benim önce geçmemi söyledi.
Elimdeki pastayla içeri geçtim. Işık otomatik açıldı. Bu eve en son hatırlamak istemediğim bir olaydan sonra gelmiştim. Kıraç hocam getirmişti. Hiç bir şey değişmemiş. Giriş holu L koltuğa giden yolda bir aracıydı. Gerisi merdivenler ve bir kaç oda kapısı ile süslenmişti.
Kıraç da arkamdan gelip kapıyı kapattı. Başladık onunla bakışmaya. Sırtındaki çantamı yere bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı ve portmantodan iki çift terlik çıkarırken onu izledim. Evin düzenini bilmiyordum.
Kendi terliklerini giydi. Onu taklit edip ayakkabılarımı çıkarıp yere bıraktığı pandalı terliği giydim. Onunki siyahtı. Elimdeki pastayla salona baktım.
"Acaba-" ev iki katlıydı. Salonun yarısına ilerlemişken sözümü kesti.
"Mutfak şuradaki kapı." Tamam. Başıyla sağ taraftaki kapıyı göstermişti. Kendisi de üzerini çıkarmak için yukarı çıkarken benim çantamı da götürmesi dikkatimi çekti.
Bir an ben gösterdiği yere doğru ilerlerken göz göze geldik. Başımı çevirip kapıyı açtım. Karanlık mutfakta bir şey göremediğimden elimle duvarı yoklayıp lambayı açtım. Mutfak bile dolapların arasındaki ışıklardan aydınlanıyordu.
Kocaman bir mutfak. Ağzım açık kaldı. Kocaman bir tezgah kocaman bir masa. Bağlantılı mutfak dolapları. Tam ortadaki yardımcı sehpa veya orda da yemek yiyorlardı. Çözemedim.
Buzdolabı tam girişin yanındaydı. Orayı açtım. İçinde pastayı koyacak tek bir yer vardı. Geri kalanı fazlasıyla doluydu. Aklıma annesinin geldiğinden bahsettiği geldi. Acaba nasıl bir kadındı? Sevecen miydi yoksa oğlunu korumak için her türlü şeyi yapan çirkeflerden miydi? Umarım sevecendir.
Çocuğunun dolabını doldurmuş olmalıydı. Pastayı tek boş yere koydum ve kapağı kapattım. Ayağıma bir şey değdi. Yok ya değmemiştir. İmkanı yok. Çığlık atarım.
Biraz daha sürtündü. Ağzımdan bir çığlık kaçarken geriye doğru gittim. Hadi ama öyle gelinir mi?
Bana sürtünen ayağıma kuyruğunu dolayan hatta bana şu an açılmış kahve gözleri ile bakan kediye kaşlarımı çattım. Eğildiğimde ön bacaklarını bana uzattı. Dünden razısın valla.
Onu kucağıma almakta zorlanmadım. Gayet sevimli ve çok kilosu olmayan bir kediydi. Neden mutfakta olduğunu anlamak da zor değil.
"Bak yavrum. Öyle gelinmez. İlk önce miyavlarsın-" başını kaldırıp miyavladı. Yumuşak tüyleri elimin altında kayarken bir can tuttuğumu daha iyi kavradım. Onlar konuşamazlardı ama hissederlerdi.
"Tamam bunu aklında tut. Veya bir tepkiyle kendini belli edersin." Sözüm bitiğinde patisini kaldırıp yüzüme koydu. "Bu da olur." Dedim.
Aynı sahibine benziyordu. Sadece Kıraç'ın gri ve kahve tonlarında bir kürkü yoktu. Onu incelerken kapıdan biri hısla girdi. "Ada. Noldu!?"
Şu an bir şey olsa kesin geberip gitmiştim ama bunu dile getirmemeyi tercih ettim. Ellerimde tuttuğum yumuşak tüy boynuma koydu başını. Eli hala yanağımdaydı.
Bizi gören telaşlı bakışları yerini yumuşamaya bıraktı. Üzerine değiştirmişti. Gri bir tişört. Altına da rahat bir pijama altı giymişti. Siyah renkli pijama altı hiç bir şey göstermiyordu.
Bakışları ikimiz arasında giderken gözleri daldı. Hangi anı hayal ediyordu bilmiyorum ama mutlu görünüyordu. Dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi.
"Bir anda gelince korktum." Kedi kıraça kendini açıklamaya başladı. Miyav miyav miyav. Ya ben bunu yerim.
Sonra biraz daha miyav. Sanırım anladım. Başımı ona çevirdim. Başı boynumda olduğu için ona bakamadım. Başını boynumdan kaldırdığında bakışları bendeydi. "Hiç açıklama yapma. Haklı olan taraf benim." Nazikçe miyavladı. Patisini yanağımdan çekti.
Nedense bir anda aklıma Kıraç'a hırçın davranıp bana sarıldığı gibi bir fikir düştü. Mizacı öyle hissettiriyordu.
"Pars." Kedi hemen Kıraç'a bakmadı. Sonra bakışlarını benden çevirdi. Aksiyiz de.
"Annenle tanış. Kendisiyle biraz aramız bozuk." bende kıraça baktığımda gözlerimi kıstım.
Pars'ın patisini tuttum. "Seni bana bugün söyledi. Bu kadarsa uyuz bir Baban var." Pars kıraça doğru hırladı. Sinirlenmekte çok haklı. Bıraksam ona doğru gidecekti. Oy yerim ben seni.
Yerim ben seni 2x
"Umarım ona benzemezsin." Mutfak kapısına doğru ilerledim. Çıkmadan kıraça göz ucuyla bakmıştım.
Gülüyordu. Ama daha çok içten bir gülüştü. Aklındaki anı hala devam ediyor olsa gerek. Çok duygusallaştı. Bu anı dağıtmak için başını iki yana sallasa da dağıtamadı. Gözleri bir noktaya sabitlenirken mutfaktan çıktım.
Sanırım düşündüğü anı biliyorum.
Midemdeki kelebekler ters döndü. Kafamı iki yana sallayıp bu andan kurtuldum. Pars kucağımda kıvrıldı. Miyavladı. En yakın koltuğa onu bırakmak için eğilince üzerime daha da bir sırnaştı.
"Ama elimi yıkamalıyım." Bırakamadım. Sweatime tırnaklarını geçirdi. Ayak sesleri duydum. "Evet Adis Annen ellerini yıkamalı." Duygusuz sesi arkamdan geldi. Dönüp bakmasam da sıcaklığı sırtımı yakmıştı.
Pars ona hırladı. Sonra bana baktı. Kaşlarımı kaldırdım. Patiklerini benden çekip koltuğa atladı ve sanki bize trip atmış gibi kıvrıldı.
"Lavabo-"
"Üst katta. Koridordan hemen sağında." Başımı sallayıp yukarı çıkan merdivenlere ilerledim. Yukarı çıkarken bakışlarımız kesişse de çok uzun durmadan merdivenler sonlandı ve ben hemen koridorun sağındaki kapıyı açıp elimi yıkadım. Tipik bir lavaboydu. Klozet vardı. Lavabonun üzerinde ayna yanlarında dolap. Genişlikten çok, çok amaçlı olarak tasarlamıştı.
İşim bitince çıktım. Çıktığım gibi de kapıyı arkamdan kapatamadan Kıraç'ın nefesi yüzümü yaktı. Kapıyı uzanıp benim donan elimin üzerine koyup arkamdan kapattı.
Vakit kaybetmeden benim üzerime geldi. Sırtım kapıya dayandı. Aşağıdan gelen ışık haricinde etrafta ışık yoktu. Vardı büyük ihtimal ama gelirken yakmamıştı.
Gözlerine bakmadan başımı merdivenlere çevirdim. "Bana bakmazsan dayanamam." Burnu boynuma değince içimdeki kelebekler ortaya toplandı. Oradan yayılan ısı karnıma kadar ilerledi.
Bedenim onu istiyordu. Bedenim delicesine Kıraç'ın aletinin içimde olmasını istiyordu. Nefesim kendiliğinden kesildi. Adamın varlığı daha somut bir hal aldı.
"Bana bak." Sesi çaresiz çıkıyordu. Parsla konuştuğu o ses tonu çok eskide kalmış gibi geldi. Bana bir şey anlatmadan ona bakmamı istiyordu. Ona dokunmamı istiyordu.
Burnunun yerini dudakları aldı. Öpmüyor sadece dokunuyordu. Öpme iznini kendine vermemiş gibi temkinliydi. Benim vermemi bekliyordu. Bedeni ise farketmeden bana değiyordu.
"Uzaklaş." Kelime boğazımda acı bir tat bıraktı. Kendi sesim gibi de gelmemişti. Boğuk ve tarazlı bir sesti.
"İstemiyorsun." Ellerimi yumruk yapıp ona temas etmemekte çalıştım. Sanki bu canımı yakmıyormuş gibi davranmalıydım.
"Lanet olsun. Bunu istemiyorsun. Kendini kastığını görmüyorum mu sanıyorsun? Bana baktığında üzüldüğü bilmiyorum mu sanıyorsun? Yaş farkını ne kadar kafana taktığını. Aklına gelince atlatacağımızı düşünmediğini bilmediğim-" sözünü kestim. Gözlerim ona bakmak istiyordu. Yine de başımı zorlukla merdivenlere bakmaya zorladım.
"Sorun da bu." Ellerinin iki yanımda olduğunu farkettim. Duvara dayanmışlardı.
"Hep ben. Hep beni düşünüyorsun. Ben senin hakkında hiç bir şey bilmiyorum. En sevdiğin rengi? En sevdiğin şarkıyı? Neler yapmaktan hoşlanırsın? Moralin bozuk olduğunda bunu nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Sen sana dokunmama bile izin vermedin." Nefeslenmek için duraksadım. Daha çok onun sindirmesi içindi.
"Sen benim düzenimi az çok biliyorsun. Ben seninkini hiç bilmiyorum. Geçmişimi tahmin edebiliyorsun ama ben edemiyorum." Gözlerimi kırpıştırdım.
"Anlattığında anlamayacak biri değilim. Tek sıkıntım. Bir işaret, bir hareketlenme beklemendi. Çok kontrolcü ve korumacısın eyvallah. Ama bana da bir nefes yeri bırakmalısın." Başımı istemsizce ona çevirdim. Dudaklarını hemen boynumdan ayırıp benimle göz göze geldi.
Bakışları zaten yaptığı hataları bildiğini hissettirdi bana. Ellerimi açtım. Elimi bu sefer isteyerek yanağına koydum. Bir yerim temas etmeliydi. Elim en masum olan yerdi. En azından şimdilik. Başını elime doğru hareket ettirdi. Bakışlarında minnettarlık kırıntıları gezindi.
"Beni tanımak istiyor musun?" Masumca sorduğu soruyla şaştım kaldım. Tabi ki de onu tanımak istiyordum.
"İnsanlar birini tanımak için sevgili olurlar. Bunun neresini anlamadığını çok iyi anladım." Sevgi veren taraf olmuştu hep. Hiç sevgimi alan taraf olmamıştı. Veya olmuştu. Bana çok yansıttığı söylenemez.
Elleri iki yanına düştü. Ruhsuzca güldü. Gram duygu barındırmıyordu. Daha çok kendine yönelik bir kızgınlığı vardı.
"Sadece-" duraksadı.
"Ben sadece yıllar sonra duygularımı harekete geçiren kadını kaybetmek istemedim. Korktum. Çok korktum. Aynı şeyleri bir kere daha yaşamaktan. Bir kere daha bu kaderi öngörememekten korktum." Kaybetmişti. Parçalar birleşti. Arsen'in ormanda söyledikleri ile bir puzzle parçası gibi birleşti.
Kaybetmişti. Arsenin kız kardeşine aşık olmuş ve onu kaybetmişti. Ve bu şekilde Arsen'in ondan nefret etmesine yol açmıştı. Bana da zarar vermesinden korkmuştu. Beni uzaklaştırması sadece benimle ilgilenmesi sadece beni ön planda tutması hep bundandı.
Elim yanağından düşerken elimi tutup kendi eli ile yanağına bastırdı. Orda kalması için bir uyarı. Bir istek.
"Seni kaybetmek istemiyorum. Sırf içimdeki duyguları uyandırdığın için değil. Sende onda olmayan bir şeyler var. Onunla birlikteyken hissetmediğim bir şeyler. Sanki senmişsin gibi. Başından beri sen olmalıydın hayatımda." Sessizlik uzamadan devam etti. Gözlerimiz ayrılmıyordu.
"Bu zamana kadar yaşadıklarım beni sana hazırladı. Ben bunu git gide daha da inanmaya başladım. Lütfen yanlış bir şey düşünme." Dibimde olmasından faydalanıp alnımı omzuna koydum. En azından omzuna gelmese de o taraflarda bir yere gelmişti. Kokusu içime işledi.
Söyledikleri kolay şeyler değildi ve bunlar benim mental sağlığımı daha da yordu. Algılamak, işleyişe dökmek karar verme aşamasının bir parçasıydı.
Bana dokunması. Elim yanağında kalırken kendi elini çekti üzerinden. Sakallarına tırnakladımın ucu ile baskı uyguladım. "Senden önce hayatım vardı evet ama hayatım yoktu." Alnım ona yaslı olmasa sarsılırdım.
Hayatım yoktu
Hayatım yoktu
Hayatım yoktu
Hayatım yoktu
"Sen benim hayatımda kaçırdığım her ana inat karşıma çıktın. Gerek gülüşün gerek davranışların gerek o çok hoşuma giden en olmadık yerlerde en olmadık şeyler söyleyen tavrın. Ben seni fiziğin için hiç bir zaman istemedim." Ellerini bedenime sürmeyerek bunu net bir şekilde gösteriyordu. Nefes sesimiz bir süre yankılandı.
Şu an beni eski o olmadığına ikna edip kendimi eskiden hayatında olduğunu bildiğim o kadınla kıyaslayamayacak hale getiriyordu.
"Hala istediğim şeyleri söylemiyorsun." Belki birazını söylemiş olabilirdi ama bu hepsini söylediği anlamına gelmiyordu ne de olsa.
Bedeni kasıldı. "Tanıt bana kendini. Nedenleri ve sonuçlarıyla. Bu konuşmayı bir kere yapalım. Bir daha açmayacağım." Dediklerim göğsünde yankılandı. Beklediği bir şey değildi. Bu yüzden cevap vermesi uzun sürdü. Vermedi hatta. Sadece birbirimizin nefes seslerini dinledik.
"Benimle bir hayat istiyorsan. Belki erken bunun kararını vermek için ama. Sen bunun kararını verecek kadar tecrübelisin." Elim yanağından sırtına doğru düştü. Bedeninden yayılan sıcaklığa teslim olmuştum.
"Senin kararların benim içi-"
"Biliyorum. Ama ben senin kararını soruyorum." Hiç sormadığım ilişki kararını. "Ve artık şu kahrolası ellerin vücuduma temas edebilir mi?" Ağırlığımı iki ayağıma eşit dağıttım.
Gülüşünü göğsümden hissettim. Bedeni hafifçe sarsıldı. Elleri belimi bulup iki yandan da sıkıca sarılınca içimdeki bunu isteyen o minik taraf heyecanla kıpırdandı. İstediği olmuştu.
"Hallederiz Kıraçım. Hallederiz. Zor olur ama hallederiz." Kendi tekrarladığım sözleri dile getirmek inandırıcılığını arttırıyordu. Bana daha sıkı sarıldı. Bu anı sonsuza hapsetmek istiyor gibiydi.
"Kıraç'ın kurban olur sana." Bir anda karanlıkta gözüm karardı. Akşam da ayakta çok durmuştum. Olay üstüne olay bünyeye fazla gelmişti. E normal. Kıraçın kollarında sarsıldım. Beni tutarken sesindeki endişe kırıntılarıyla "İyi misin?" Dedi.
"Ada."
Cevap vermeyince kalbinin teklemesini hissettim. Kalbi benim için hızlandı. Hassiktir. Bu bu çok bambaşka bir şeydi. Dediklerinin hepsini kanıtlayan yeni bir ayrıntı.
"İyiyim. Ayaklarım ağrıdı biraz ondan."
"Bacaklarını bana dola." Ona bakmama fırsat kalmadan beni belimden tutup bir çocuk gibi kaldırdı. Bedenim ona yapışmaya dünden razı olduğu için sorun yaşamadan bacaklarımı da ona sarmıştım. Kollarımı başının arkasından ona doladım.
Hareket ettiğinde kolları belime sıkı sıkıya sarılıydı. Bizi merdivenlerden indirdi. Bedenlerimizin teması ateşliden çok birbirini anlamaya çalışan iki kişi gibi hissettiriyordu.
Tamamen indiğimizde koltuklara yöneldi. Pars hala orada duruyor olmalıydı. Beni tekli koltuğa bıraktı.
Önümde davetkar bi şekilde çömelince kendimi tutamadan düşünceleri beynime daldı. Bacaklarımı aralayıp başını oraya gömmez dimi. Yok ya yapmaz. O kadar azmadık. Gözlerimi kırpıştırdım.
Ama elleri beni şaşırtarak bacaklarıma dolanmak yerine ayak bileklerime indi. İki eli ile de iki ayağımın kemerine masaj yapmaya başlayınca hiç hissetmediğim bir şekilde rahatladım.
Tepkimi ölçmek için başını kaldırdığında sırtım koltuğun sırtı ile buluştu. İstemsiz rahatlama ile ağzımdan kaçan iniltiyi bastıramadım. Bana bakarken gözleri koyulaşmadı bile. Kaşları çatıktı.
"Niye o kadar yüksek topuk giyersin ki." Tahrik olmasını bana hayıflanmasının arkasına gizledi. Belli olmayana küçük bir nokta halini alana kadar da gözlerini benden çekmedi.
Yine beni düşünüyordu. Bir dizinin üzerindeydi. Biraz sonra ise iki dizinin üzerine çöktü. "Yapma bunu."
"Ayaklarının acısına göz mi yumayım?" Kalbim nedensizce kendini daha da belli etti. Bakışları ayaklarıma indi. O masaj yaptıkça kendime engel olmaya çalıştım.
Çok iyi geliyordu. Ben böyle bir adamı hak etmiyordum. Sırtımı koltuktan kaldırdım. Kollarına dokundum. "Lütfen. Yeterli Kıraç. Ciddiyim. Geçti." Elleri durdu. Ama ayağımdan çekilmedi.
"Ben- siktir ya." Dirseklerimi dizlerime dayayıp başımı ellerimin arasına aldım. Ne kadar benden bir şeyleri saklasa da bu adamı haketmiyordum. Bunun yeni farkına varmamıştım ama şu an beni hazırlıksız çarpmıştı. Hiç bir bahane de kabul etmiyordu.
Ayaklarındaki elini çekti ve ön kolumu tuttu. "Güzelim?" Söyleyip söylememek arasında kalsamda söyledim.
"Ben- ben seni haketmiyorum. Ben seni haketmiyorum." Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim. Sayıklarken kollarımı indirdi.
"Böyle diyerek beni daha da çok üzüyorsun. Senden başka ilgileneceğim biri yok. Senden başka bu ilgime karşılık verecek birini de istemiyorum. Lütfen." Dudaklarıma uzanınca kalbimdeki hisler güçlendi. Bu sözleri başka bir konuşmamızı anımsattı.
"Söyleme bunu." O dizlerinin üzerindeydi ama aramızda çok az mesafe vardı. Dudaklarımı öpecek mi yoksa sadece minik bir buse mi konduracak diye düşünmeme fırsat kalmadan başımın arkasından beni destekleyip dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
İçimde bir zevk şöleni patladı. Dudakları önceki öpüşmelerimizden çok daha farklı geliyordu. Çok daha yalın ve gerçek hissettiriyordu. Derinleştirmedi sadece orada olduğunu hissettirdi.
Ellerim saçlarına arkadan daldı. Benden ayrılınca daha fazlasını istemeye elim gitmedi. Nefeslerimiz karıştı. Gözlerimi açtığımda bana bakan koyu kahve gözleri incelikliydi.
"Tepkilerinin farkındayım. Yine de sesini yükseltebilirsin. Bu tartışmayı göze almasaydım sana o evde sevgimi itiraf etmezdim." Başımı salladım. İkimizde bu yüzleşmenin bitmesini istiyorduk. Yaşansın ve bitsin. Yaşanmasa eksik kalacağım bir an gibi üzerime yapışmış hissettiriyordu.
Bir an beni kendi düşüncesi doğrultusunda yönlendirdiğini sandım. Manipülasyon ünlü bir taktikti ve bunu karşı tarafa yapmak akıllıca kaçabilirdi.
Ama manipüle edildiğimi sanmıyordum. Bu adam tüm yalınlığı ile karşımda dururken bunu aklıma getirmeyecektim.
Elimi zorlukla saçından çektim. Bu konuşma olmadan ona zorla temas ediyormuş gibi hissediyordum. Zorlanıyordum ona dokunurken. Yine de kendimi alamıyordum. Çelişkiler sonum olacak.
"Anlat." Adis miyavladı ama dikkatimi ona sadece bir saniye verdim. Sonra bakışlarım bana ciddi bir şekilde bakan adamla kesişti. Öğretmen modu ile anlamlandıramadığım farklı bir modun karışımı gibiydi. Gözü kara bir şekilde çenesi katıydı.
"8 yıl önce..." siktir. İki yıl da eşantiyondan vardı. "...araba yarışlarına katılmaya bayılıyordum. Belli bir bahis oluyor insanlar sana yatırıyordu ve sen de bu sayede artıdan bir iş yapmana gerek kalmadan ek gelir elde ediyordun." Ayağa kalkarken sözünü yarıda kesti ve gidip Adis'in oturduğu-benim çaprazımdaki-koltuğa oturdu. Bacakları abartı olmayacak derecede açıktı.
Adis ona baksa da takmadan gözlerini bana dikti. Kıraç da kendine bir daha es vermeden devam etti. "Orada başladı Fıratla arkadaşlığımız. Allah var rakip olarak seçebileceğim en iyilerdendi. 21 yaşındaydım. O da 25 yaşındaydı. Üniversiteyi bitirmiş KPSS'ye hazırlanıyordu. Tesadüfen matematik fakültesinde bir kıza denk geldim. Bitirmeme bir sene kalmıştı. Kızla iyi anlaştık. Samimiyetimiz yeterince ilerlediği sırada..." bakışlarını benden çekti. Anılar havuzunda istemediğim bir gezintiye çıkmıştı.
"...karşıma abisi olarak Arsen çıktı. Erkekler bilirsin çok çabuk samimi olurlar. İlkten beni sevmese de araba yarışlarına katıldığımı duyunca-onun camiasına-ilgisi arttı. Kardeşine bana güvenmemesini söylese de kardeşi ile-" sözünü kestim.
"Söyle. İsmini söyle. Onu sevdiğini söyle." Kalbime ufaktan iğneler batmaya başlasa da ona açık vermemeye çalıştım. Ayaklarımı kaldırıp bağdaş kurdum.
"Ahu bir gün abisinin katılamadığı bir yarışa abisi gibi katıldı. Biz Arsen sanıyorduk onu ve Fıratın o sıralar Arsen ile arası fena derecede kötüydü. Yarışta bana arkadan çarptı ben de benim önümdeki Ahu'nun kullandığı arabaya sertçe çarptım. Bu yaptığımız yarışlar genelde büyük yarış pistlerinde olurdu. İllegaldi. Fakat mafya deyince arkasını koruyan polis teşkilatı bile çıkıyordu." Tuttuğum nefesimi vermeden devam etti. Kendim yaşıyormuş gibi canlandırmaya çalıştım. Mafya demek. Kendi kendine mafya adam diye dalga geçiyordum.
Meğerse cidden mafyaymış. Hayat lütfen bana kapak çekme artık.
"Pistten çıktı ve araba takla attı. Görünürde ufak sıyrıklarla kurtulabileceği bir kazaydı fakat o an kalp krizi geçirmiş." Bu an ona zarar veriyormuş gibi başını hafifçe yana yatırdı. Dirsekleri dizlerinin üzerinde elleri birbirine kenetlenmişti.
"O sırada biz 2 yıldır birlikteydik. Arsen olayı gizli tuttu. Tanıdığımız arsen gitmiş yerine bambaşka bir arsen gelmişti. Kendini kapattı. Babası da yerini ona devredince işler çığrından çıktı. İnsanları gözünü bile kırpadan öldüren bir şerefsize döndü. 6 yıldır neden beklediğini bağlayabileceğim tek şey..." benimle göz göze geldi. Nedeni benimle alakalıydı.
Hay sikerler.
"...seni öğrenmiş olması. Kazayı fıratla birlikte planladık sanıyor. Ona kaç kere sevdiğim birinin canına kastedemeyecek biri olduğumu söylesem de kendi bildiğini okudu." Kaşlarımı kaldırıp devam etmesini bekledim.
"Fırat'a çok sinirlendim. Bu sinirdende öteydi. Sevdiğim birinin ölümü onun suçuydu. Basite indirgenecek hiç bir durum yoktu ortada. Ama bir süre sonra o kazadan bir yıl sonra içimdeki öfke yerini yasa bıraktı. Fıratla konuşmaya başladım. Ne kadar ona baktığımda eski arkadaşımı görmek istesemde bir katilden fazlasını göremedim. Sonra bir yıl daha geçti. Kafam dağılmıyordu. Hep bir şekilde Ahu'ya bağlanıyordu." Bakışlarımı ilk ben kaçırdım.
"Dershane kurdum. Bir sürü borç altına girdim. Annemle babam bana yardım edeceklerken ben engelledim ve öğrencilere hayatlarından sonra bile hatırlayacakları bir katkıda bulunmak istedim. Ben birinin emrinin altında çalışmayı ömrüm boyunca sevmedim. Bu yüzden devlet tercihim olmadı." Bana o kızı unutmak için dershane kurduğunu söylüyordu. Şu anda kurduğu dershane eski kaybettiği sevgilisini unutmak için yaptığı bir çalışmaydı.
Temkisiz kaldım. Ama parmak uçlarım karıncalandı. bu can yakıcı olmalıydı. "Bilmeni istediklerim bunlar. Arsen ve ya Fırat bir şey dediğinde alt satırlardan kolayca ulaşabileceğin bilgiler bunlar."
"Bir şey daha söylemem lazım." Derin bir nefes aldı. "Sevilin yanında ailesinin olduğunu sana söylemiş olabilir ama yanında ailesi yok-" dayanamadım. Söze girdim. Kendimi tutma konusunda iyi iş çıkarmıştım bence.
"Sen git bir kadını unutmak için dershane aç. Sonra oraya gelen bir öğrenciye aşık ol. Aşıksındır herhalde öyle dedim. Sonra bu öğrenci ile kaçamak yaptığın akşam bu öğrencinin en yakın arkadaşını senin eski arkadaşın vursun. Hep anlatacağım deyip bir şey anlatma. Ve başkalarının anlatmasını bekle. Bu mudur?" Nefessiz kalmışım gibi oksijeni ciğerlerime gönderdim.
Yarı otoriter yarı telaşlı bakıyordu. Büyük resim buydu çünkü. O siktiğimin büyük resmi tam da buydu. Bana çok şey söylememişti. Bana onunla birlikte olduktan sonra da yalan söylemişti. Ona 'bana söylemek istediğin bir şey var mı?' dediğimde de yalan söylemişti.
Saklamıştı. Kendini benden saklamıştı. Ve vereceğim tepkiden de korkmuştu. Bu sadece bir neden olamazdı.
Hararetle ayağa kalktım. Kalkışımla o da ben farketmeden kalktı. Üzerime gelmedi. Ben kapı ile salon arası tur atmaya başladığımda dahi yanıma gelmeden beni izledi. Elleri iki yanında öylece sallanırken sadece izledi.
Bense duyduklarımı sindirmeye çalıştım.
Kıraçın bir kız için sevdiği biri ve kaybetme korkusunu başlatan kişi için şu an gittiğim dershaneyi açtığını ne kadar geri plana atsam da beynim en çok ona odaklanıyordu.
Sevil. Saçlarımı çekiştirdim. Ailesi bile yoktu yanında. Tehdit edip bana bir şey çaktırmamasını sağlamak kolaydı Arsen için.
Hızlı hızlı gidip gelmeye başladım. "Başka ne var?" Sesim kısık ve umutsuz çıksa da duydu. Beni duyan adamı ben şu an duymak istemiyordum.
"Ne yapacaksın? Ha. En baştan söyleseydin-"
"En baştan söyleseydim. Dur ben açıklayayım. Korkacaktın ve şu an yaşadıklarımızın yarısını bile yaşamadan beni kendine takıntılı bir pisliğe dönüştürecektin." Sesini sakin tutmaya çalışsa da başarılı sayılmazdı.
"Hepsi görmem için miydi? Seninle bir hayatım olsa. Sanki toz pembe olabilirmiş gibi. Ama sen bunu bana utanmadan gösterdin ve benim umutlanmamı sağladın." Sesim sakin çıkmıyordu. Evde yankılanıyordu. Durdum. Ve ona döndüm.
Bir çocuğun ruhunu öldürmekte cinayettir.
"Sen sana inanmama izin verdin. Seni sevmeme izin verdin." Gözlerim doldu. Bir boşalma anı gibi üzerimde çöken kasveti geri yollayamadım.
"Bana sanki etraftaki tek kadınmışım gibi davranırken nasıl da güzel maskeni takmışsın." En yakın duvar kenarına çöktüm. Sırtımı duvara dayadım ayaklarımı da önümde uzattım. Gözüm boşluğa daldı.
Ben sanırım çok saftım. Olduğundan çok daha fazla. Az önce adamı haketmediğimi söylemiştim. Meğerse onu haketmememi sağlayan da oymuş.
Pars'ın tüyleri buğulanan gözlerimle birlikte bir karaltı olarak kenarda belirdi. İlerledi ve kucağıma önce patisini attı. Sonra kendi çıktı ve bir tur atıp kucağıma yerleşti.
Sahibinin dikkati ise bendeydi. "Maske değildi. Maske olan akşamki o herkese gösterdiğimdi. Farketmedin mi? Farkettin. O maskeyi hiç bir zaman sana karşı takmadım." Sesi bu konuşmanın ağırlığı ile çatlamıştı. Ondan yayılan duygu yoğunluğuna gözlerimi kapattım.
"29 yaşındasın. Elbet bir şeyleri saklayacaksın. Ama-" burnumu çekerken parmalarımın ucu kucağımdaki kediye değdi. Yumuşak tüylerini davetkârdı.
"Acaba olmamalı mı? Birlikte olmamız yanlış mı? Ben şu an bilemiyorum. Bu büyük bir oyun. Büyük bir dava." Haklıydı. Bunu bana en başta anlatsa korkardım ve ondan uzaklaşırdım. Şimdi de farklı bir şey yok. Sadece ona fazla bağlanmış hissediyordum. Ve lanet olsun bu onun suçuydu.
Yanıma ne ara geldiğini anlamadan o da yanıma oturup salonu izlemeye başladı. O haşmetli poposu nasıl olurda yere değerdi.
Kucağımdaki kediye parmak uçlarımla dokunmaktan vazgeçtim. Sarılmaya ihtiyacım vardı. Onu karnından tutup yüzüme bakacak şekilde kaldırdım. Sonra da kendime çektim.
Ben Kıraçtan kopsam bu kediden kopamazdım. Bakışlarını hissetsemde bir şey yapmadım. Pars da isteğimi kabuk edip patilerini bana sardı. Onunla sıcakça sarılmamız devam ederken Kıraç'ın parmaklarını omzuma hissettim.
"Beni bırakacak mısın?" Yine o geceki-onu duşa soktuğum geceki-travmatik haline bürünmeye başlamıştı. İnkar etmesini beklemiştim. 'Hayır. Benimsin bir yere gitmiyorsun.' Diyeceğini sanmıştım.
Onun yerine bu soru beni hazırlıksız yakaladı. Pars başını çevirip babasına baktı. Benimde bakışlarım onu takip ederken neyle karşılaşacağımı biliyordum.
Parsa baktı. "Bizi." Diye düzeltti özneyi. Pars'ın kafasını sevdim.
"Bıraksam ne yapabilirsin ki." Aynı yoğunlukta bakışlarında cevap verdim. Ne yapabilirdi. 'Hayır ben böyle bir hayat istemiyorum.' Desem ne yapardı bu adam. Yol mu verirdi. Tanıdığım Kıraç izin vermezdi.
Başını iki yana salladı. Hoşgeldin. 'Hayır. Benimsin. Bir yere gitmiyorsun.' Kıraç. "Çok beklersin." Sesi otoriterliğinden çok bildiğim bir şeyi söylüyordu. Sert veya net olması umrumda değildi. Bu adam az önce bana 'bırakacak mısın?' demişti. Bana fake mi attı. Vay göt. Vay köfte.
"Seni bırakmamı çok beklersin. Sen beni bırakabilirsin." Bakışlarından benim hissettiklerimi anlayan bir parıltı geçti. "Bırakabilecek misin?"
Adis miyavladı. "Bence de öyle oğlum." Dedi. Başımı sol tarafa çevirdim. Elleri omzumdan çekildi. Zaman veriyordu. Bu bir günde 'ha' diye sindirilecek bir şey değildi.
Pars sol mememe sarıldı. Patileri ile bana yapışmıştı adeta. "O kadar da babana benzeme demiştim." Dikkatimi kediye vermek daha kolaydı.
Kıraç huysuzca mırıldandı. "Hay sıçayım."
Sıç bari.
Yeterinde sıçmadın mı zaten?
"Yoruldum. Üç günde üç yıl yaşlandım. Ve bunun suçlusu sensin. Ve o diğer büzüktaşların. Arkadaşıma da bulaştı bunlar. Neye yanacağımı bilemiyorum. Annem senden şüpheleniyor. Arsen aklına sokmuş. Belki bana bakarken beni öperken sevişirken bile o kadını atmaya çalışıyordun içinden. Bilmiyordum." Devam etmeden önce iki kolumu da Pars'a sardım.
"Bu rahatsız edici." Hem de tahminimin de ötesinde.
Elini belime attı. Bana dokunamamak ona fiziksel bir acı veriyormuş gibi bir ses çıkardı.
Beni kendine çevirdi. Kedi aramızda tost olacaktı. Benden ona çevirdi bakışlarını. "İzin ver Pars." Pars mırıldandı ama yine de göğsümden çekildi.
"Bana bak." Başımı Pars'ın gittiği yere çevirdim. "Ada." Yüzüme yaklaştı ve yanağıma bir öpücük kondurunca bendeki kayışlar gevşemeye başladı. İki elini de belime attı. Ellerinin sıcaklığı bedenime geçiyordu. Bu adam ateş küpüydü. Ne kadar inkar etsem de.
Yanağıma değen sakalı ise tenimi karıncalandırsa da artık alışmıştım. "Sana dokunurken onu düşünmüyorum. Sana dokunurken sadece seni düşünüyorum. 6 yıldır hayatımda yok." Burnumu çektim. 6 yıl önce vardı, ben buna karışamazdım.
"Hayır." Beni daha sıkı tuttu. Sağlam ve gerçekçiydi. Anda kalmamı dalmamamı sağlıyordu. Koyu kahve irislerine baktım. Beni ne kadar sevdiğini önemsediğini anlayabilirdim ama benden saklama nedeninin korkusu olduğuna aklım izin vermiyordu. Buna inanmama.
"Ben senin soyadını bile bilmiyorum." Aklımdan geçmemişti. Direk söylemiştim. Laf olsun diye.
"Çağlaroğlu." Dedi. Bu duyduğum soy isim tanıdık gelmedi ama sıcak hissettirdi.
"Kıraç Altan Çağlaroğlu." Siktir çok güzel uyuyordu. Soyadında oğlu olanlar zengin oluyormuş öyle diyorlar.
Ada Siles Çağlaroğlu
"Seni seviyorum. Seni bütün evrende bütün varsayılan evrenlerde ve algoritmalarda seviyorum. Belki yeterli değildir. Hiç de yeterli olmayacak. Seni sen olduğun için seviyorum." Beni kendine çekerken konuşmaya devam etti.
"En sevdiğim renk mint yeşili. O anlarda senin düşündüklerine ve hissettiklerine dikkat ettiğim için kontrolü bir kere daha yitirmek istemedim. Sevdiğim bir şarkı yok. İstersen seninle belirleriz. Seninle vakit geçirmekten göz göze gelmekten hoşlanıyorum. Adisle zaman geçirmekten. Moralim bozukken sarılman yeterli olur." Derin nefesini saçlarıma doğru verirken ona sarılmadım. Tek taraflı sarılma ne kadar samimiyse o kadar samimiydi.
"Senin canını yakmaktan nefret ediyorum. Şu an bunu yaptığımın farkındayım. Daha iyi
Hissetmen için ne yapabileceğimi bilmiyorum. Seksi her şeye çözüm haline getirmek istemiyorum." At kuyruğumu sevdi. Ellerini doladı ve bıraktı.
Beni kendine ayırdı. "29 yaşındaki bir adamdan ne bekleyebilirim ki. İyi dayanıyorsun." Yüzündeki ifade değişmedi. Dediklerim o suratında bir etki bile yaratmadan yere saçıldı.
"Beni de kaybetmek istemezsin Kıraç Altan-güldüm-Çağlaroğlu." Zorla da soyadını öğrendik iyi mi?
"Evet. İstemiyorum. Bunun için ne yapmam gerekirse yaparım. Beni biraz olsa ciddiye almayı öğrenmelisin."
"Kaybetmek kilit kelime." Yine o suratında değişim olmadı ve sadece bana bakışları ile karşılık verdi. Onu test ediyordum ve kahretsin. Gayet iyi gidiyordu.
"Nasıl dayandın? Zor olmalı. Pişmanlık hissetmiyor musun?" Vur ada. Vur. Sapla. Zaten adamında kalbi yok(!) Her boku söyle. Değişmedi ifadesi. Hem de bir gram bile. Çok mu küçük görüyordu beni.
"Çok uzun zaman önce o olaya dair olan pişmanlığımı bıraktım. Bir gelecek istiyorsam. Kendim için. Atlatmam lazımdı." Çok basitmiş gibi söylüyordu. Bunları konuşmak onu sadece benim ne diyeceklerimi düşündüğü zaman etkiliyordu sanki.
"Bu kadar basit mi?"
Gözlerini kıstı. Onun istediği kadar derinine inmeme izin verecekti. Vermeliydi de.
"Hiç bir şey basit değil. Beni aldattığını öğrendikten sonra daha kolaylaştı. Bir arkadaş olarak üzüldüm." Ben tepkisiz kalamadım. Ağzım beş karış açılmak için an kolluyordu. Bu adamı nasıl aldatmıştı. Kıza karşı kinlendim. Kıraç bunu nasıl öğrenmişti?
"Hata yapmış." Dedim. Büyük bir hata. Hem aldatılma hem kaybetme. Neden dershane ile meşgul olduğuna şaşmamalı. Ağır şeylerdi ve bu karşımdaki adam bunları atlatmıştı. Atlatması gerektiğinin de farkındaydı. Saygı duydum. Bunları yapabilecek cesareti kendine bulduğu için ona saygı duydum.
Ben yapamazdım
"Bende yaptım. Sana bir şey söylememekle bu ilişkiyi tehlikeye attım." Durum değerlendirmesi çok doğruydu. Küçük bir araya girecek olursam Arsenle konuştuğumu bilmiyordu. Sustum. Ağzım açılmadı bile bu konu hakkında.
"Senden şans istemiyorum. Dediğim gibi. Tribini, tasanı, suratını her şeyini çekerim. Sadece benden gitme. İstediğin kadar kız. Laf sok." Yanağıma tereddütle elini koydu. Baş parmağını hafifçe hareket ettirdi. Bu içerik fazla şefkat içerdiğinden kaldırılmalıydı.
Saçları alnına tutam tutum yan bir şekilde dökülüyordu. "Kalbimi kırdın. Bana güveni aşılarken şu an zehir içmiş gibiyim." Ne kadar belli etmesem de-belki de ediyorumdur-kırılmıştım. Dehşet kırılmıştım.
Bağırarak ağlamak isteyecek kadar değil ama ufak bir özürle de halledilecek kadar da değildi. Zaman ve biraz da sevgi ile onarılırdı.
Beni bunu istemeye muhtaç eden aileme de sövdüm. Bu adamın bana söylememesine de sövdüm. Onun o pamuk gibi yumuşacık olan sevgisini istediğime de sövdüm. Koca bir siktiri hepsine yapıştırdım.
"Görmezden gelmeye çalışırım ama başarılı olamam. Bunu iyileştirecek tek bir şey var." Sustum ve ne diyeceğimi gözlerimden anlamasına izin verdim. Gözleri bir anlık parladı. Kahvelerinde yıldızlar bana anladığını anlattı.
"Sevgiyle." Dedi.
"Sevginle." Dedim.
"O minik jestlerinle, elimi tutmanla. Belki kızarım ama içimde bir parça bunun bitmesini istemiyor." Diye yumurtladım. Hadi ama gerçekleri konuşuyorduk.
"Seni daha iyi hissettireceğim Ada-" sonra aklıma bir kaç günkü davranışları geldi. Bana karşı biraz- biraz garipti. Normal Kıraçtı fakat değildi gibi de. Bunu bana söylememişti. Sadece sevilin tamında ailesinin olmadığını söylemişti. Hayır ya.
"Sen bir kaç gündür bana değişiktin." Ruh halimin yansımasını onda gördüm bir anlığına. Beynim hiç olmayacak şeyleri bağdaştırınca belimdeki ellerini tutup kendime uzaklaştırdım.
Gözlerim kısıldı ve mimiklerinden hiç bir şey belli etmemesinden nefret ettim. "Biliyordun."ayağa yalpalayarak da olsa kalktım. Biz az önce neredeyse barışıyorduk. Neredeyse affedecektim onu. Sakladığı başka bir şeyi beynim onunla eşleştirene kadar.
"Neyi?" Salağa yatma bari. O da ayağa kalktı. Tek fark benden daha emindi. Benimki sadece bir varsayımdı. Belki doğru bile değildi. İçimdeki o küçük kırıntılar böyle diyordu en azıdan.
"Sen bana o yüzden öyle davrandın." Ellerimi üzerime sürdüm. Terlemiştim. Ve bu ter hiç de boşuna değildi.
Bana doğru dikkatli bir adım attı. "Ben sana nasıl davran-"
"Biliyordun. Arsenin bir şey yapacağını biliyordun. Gidip sevili vurduğunda da biliyordun. Hatta beni bana bir şey yapmasın diye oradan çıkardın." Çok mantıklıydı. Sonda eklediğimi zaten biliyordum. Anlıyordum ama diğerleri ile birleşince hiç bu kadar dehşet verici gelmemişti.
Beynimin olanları bu kadar yavaş işlemesi inanılır gibi değil. Konuşmanın sonuna gelmiştik nerdeyse.
Diğer yandan.
Planı buydu. Belki fiziksel aktivitemiz aklında bile yoktu. Beni kandırmıştı. Beni kandırmasına izin vermiştim. Düşüncelerimin gittiği yönü hiç sevmedim. Sadece bana gerçekleri söylemedi.
Kandırmış oluyor Ada.
Hemde tereyağından kıl çeker gibi.
İki ayrı düşünce çarpıştı. Ona olan güvenim zaten derinden gelen 7 şiddetinde bir depremle parçalar halinde dökülmeye yakındı.
Yüzünde yine bir hareketlenme olmadı. Mermer gibi suratı ile dümdüz bir ifade takınmaya devam etti. Ama inkar etmedi. Gözler yalan söylemez. Gözleri bunu biliyormuş gibi bakıyordu. Söze atılmasını beklemek istemedim ama onun bir şey demesine ihtiyacım vardı. Sonra bundan vazgeçtim.
"Ada-"
"Seni seven aklımı siksinler. Ben gerizekalıyım. Bu ilişki böyle başladıysa böyle devam eder." Beynim fazla bilgi ve hararetten patlayacakmış gibi geliyordu. Telefonumun titreşimini cebimden hissettim. Çıkarıp bakmayacaktım ama şu an gözleri dışında her yere bakabilirdim.
ArsenikAsit: üzülme küçük şah. Bu sadece başlangıçtı.
Bu bok yesin. Harbi yesin. Nasıl yiyecek hiç bir fikrim yoktu ama bir şekilde yemeliydi. Kıraç hareket etti. Normalde asla yapmayacağı bir şeyi yapıp telefonu elimden çekercesine aldı.
Gözleri sinirden parlıyordu şimdi. "Benimle konuşurken dikkatini başka yere veremezsin." Sesi de kalın notalarda dans ediyordu. Haklılık ihtimalini değerlendirmedim bile.
Telefonu kendine çevirdi ve mesajı okudu. Tepkisiz kalırken ne kadar sinirlendiğini anladığıma lanet ettim.
"Ne zamandan beri yazıyor?" Telefonu kıracak kadar sıkı sarmıştı ellerini. Tereddüt etmedim. Aradaki mesafeyi de umursamadım.
"Senin bana kızmaya hakkın yok." Kendime çevirmezsem bu durumu anlayış gösterip göstermeyeceğinden emin olamadım. Korku budur işte. Korku bana bir şeyleri söylememek değildir.
"Demiştim ya sana 'ben seni hak etmiyorum.' Diye. Sen beni hak etmiyorsun." Devam ederken ellerim titremesin diye iki yanımda yumruk yaptım.
"Benim sevecenliğini hak etmiyorsun. Benim kalbimi hak-" sesimi kontrol edemiyordum. Tizleşiyordu belki duymuyordum.
"Senin o kalbini hak ediyorum!" Bilerek Arsen'in mesajlarını görmezden geldi. Sonradan bu konuyla ilgileneceğini anladım. Telefon elinde küçük kalmıştı ama sorun bu değildi.
"Etmiyorsun!"
"Ediyorum!"
"Hayır."
"Evet. Onun için savaşırım. Çünkü o kalbim bana ses veriy-" sözünü kestim. Bunu düşünmemiştim bile. İlk defa bu kadar yüksek sesle haklı olduğum bir şey için kavga ediyordum.
"Fasa fiso. Tamam kalbimi dinleyen sensin." Çok romantikti o yaptığı. Hatırladıkça o geceye dönüyordum. O gece kontrolü kaybetmişti. Ve siktir. Bunu yüzüne vuramazdım.
"Benimle alay etme." Sesinden yayılan karanlık beni hapsetmeden etrafımda dolandı.
"Takılmış plak gibi aynı şeyleri söyleyen sensin!"
"Beni tekrar etmeye zorlayan da sensin!" Dedi. Sesini o da kontrol edemiyordu. İdeal ilişki. Stres atma yöntemi. "Telaş yapardın. Öğrenince sana söylediğimde o anları zehir ederdim kendime."
"Yapsaydın. Keşke söyleseydin. En azından şu an bunun kavgasını yapmazdık. Ama senin hoşuna gitti. Senin benim hiç bir şey bilmemem hoşuna gitti." Ellerimi açtım. Sonra tekrar yumruk yaptım. Benden çok büyük olan bir ayrıntıyı nasıl da konuşurken söylememişti. Nasıl da ustaca etrafında dolanmış ama asla oraya değinmemişti.
"Demek bana ileride hiç bir şey söylemeyecektin. Oysa ben sana-siktir." Elimi alnıma vurdum. Sıçtığım yere kadar adama anlatmak istiyordum.
"Beni kaybetmenin sınırlarındasın Kıraç." Ona bunu dans ederkende söylemiştim. Ayaklarıma uzaklaşmak komutu versem de bir kaç saniyede anca işledi ve Kıraç'ın yanından geçerken beklediğimi yaptı. Bir kere de şaşırt ya beni.
Kolumu dirseğimden yakaladı. Kendine çekerken neredeyse ayağına takılacaktım. "Pişman oldum evet. Kahretsin ki beni çok güzel pişman ettin." Kolumu çeksemde bırakmadı. Bu adamda tereddüt etmek istemiyordum.
"Değmezmişsin." Dedim. Sesimi ben bile zor duyuyordum. İlk defa yüzünde bir mimik hareket etti. Ne yani birbirimizi parçalara ayırmıyor muyduk? Son kalan umut parçalarıma sarılıp kendi köşeme geçmek istiyordum.
"Senin için değerdi." Kalbim hızlandı. Aptal. Ota boka hızlanıyordu.
"Sana zorla sahip olduğumu söylesene." Kaşlarım yukarı doğru kavislendi. Ben bunun konusunu açmayacaktım. Belki de açmalıydım. Bana bunu bir koz olarak kullanmayacağını söylemişti.
"Parçalasana beni. Açsana konusunu. Niye açmıyorsun?" Kolumu sertçe çekmeye çalışınca tutuşunu gevşetti. Bedeninden yayılan sıcaklığı reddettim.
"Sus."
"Konusunu açmıyorsun çünkü beni biraz da olsa önemsiyorsun." Gözlerime yalvardı. Bakışlarımı kaçıramadım. Kahve irisleri buğulanmaya müsaitti.
Tutuşunu artık hissetmiyordum. "İnkar bile edemiyorsun Ada. Beni hala seviyorsun." İşte o gerçek su götürmüyordu. Bakışım boynuna ordan da geniş göğsüne indi.
"Bitti mi?" Sesimin nasıl çıktığını çözemesem de az önceki kadar sinirli değildi. Bir an yine sallanacak gibi oldum. Fark edip etmediğinden emin değildim. Sadece elinin belime değmeden orada havada durduğunu görecek kadar başımı çevirdim.
Gözleri yüzümde gezinse de ben sadece göğsüne bakıyordum. "Bitti."
"Sevgim değil. Sabrım da değil. Bu konuşma da değil. Sana bir daha böyle yapmayacağım. Seni korumak için saf dışı bırakma düşüncem bitti." Koluna değdim sonra da yanından geçip mutfağa doğru ilerledim.
Adis miyavlayarak peşimden gelince dönüp ona baktım. "Sen de mi geleceksin?" Başını sanki anlamış gibi sallayınca bu kadar bağırmaya fikir ayrılığına rağmen gülümsedim. Ailesi kavga ederken onları dinlemek zorunda kalan çocuk statüsüne düşmüştü.
Zordu.
Eğildim. Patilerini kaldırdı. Kucağıma aldığımda o küçük poposunu yerleştirmek için hareket etti. Bende onu destekledim. Mutfağa girdiğimde kapıyı arkamdan sert olmayan bir şekilde kapattım.
"Ne yapmak istersin Annecim?" Miyavlayınca içimin yumuşaması arttı. Bu hayvana karşı aşırı sevgi doluydum. Bir anda ruh değişimim de benim psikopat olduğumu gösteriyordu. Yaşasın.
"Annen babana zorla aldırdığı pastayı gömecek. Sana da vermek isterdim ama zararlı olabilir." Beni onayladığını düşünerek kucağımda kediyle dolaba doğru döndüm.
Kapağı tek elim ile açıp içindeki pastayı aldım. Kıçım ile de kapağı kapattım. Tezgaha giderken "sıkı tutun." Dedim parsa. İki elimi de ondan çekince bana tırnaklarını geçirse de umrumda değildi. Yeşil bir tane daha sweat alırdım.
Kare şeklindeki kutusundan pastayı çıkardım. Bıçak aradım. Kenarda dik bir şekilde duvara yapışmış bıçak hemen dikkatimi çekti. Onu alıp 4 kişilik pastayı yarıdan kestim. Bir parçası büyük diğer parçası küçük olmuştu. Küçüğü Kıraç yerdi.
Büyüğü kendime koymak için dolapları karıştırdım. Adisin bu sırada başını öpmeyi de unutmadım. Dolaplardan birinde bulduğum tabağa kendi pastamı koydum. Diğer pastayı da tekrar kutusuna koyup dolaba koydum.
Çatalları çekmecelere bakarak buldum. Bir tane de çatal aldım. Elime aldığım tabak ile nereye oturabilir diye değerlendirdim.
Bahçeye açılan camın yanına oturmaya korktum. Gece gece bir şey olmasın. Tamam Kıraç vardı ama-
Bak yine adama güveniyordum.
Bir tane sandalye çektim masanın oradan. Buzdolabının hemen hizasında bir masa-tezgah karşımı bir şey vardı. Hatta altını da dolap yapmışlardı. Sandalyeyi oraya çekip oturdum. Adis'i de kucağıma oturttum. Pastama uzanmak istese de uzanmasını engelledim.
Kucağıma kıvrıldı. Keşke telefonumu da alsaydım. Kapı kapalıydı. Nedense Kıraç'ın gelmesini istemiştim. Beklemiştim. Ama gelmemişti. İkimizde dağılmıştık. Ruh halime sokayım.
Pastamı yemeye devam ederken mum yakacağım aklıma geldi. Nispet yapar gibi bir de mum mu yakacaktım. Başka zamana.
Çilekli pastayı yemeğe devam ettim. Hata yapmıştı. Ben en başında hata yapmıştım. Belki birbirimizi anlamamız lazımdı. Siktir içime bir türlü sinmedi bu çilekli pasta.
Tencere kapak değil mi ya. Tek sıkıntı. Ben ondan sakladığım şeyi bildiğini bilmiyordum. İdda meselesini de daha konuşmamıştık. Bunun konusunu da açmamıştı. Açsa bütün ihtimal savunacağım bir şeyim kalmazdı.
"Pars. Bebeğim." Onu kaldırdım. Bu sefer masaya koydum. Rahat hareket etmek için.
Hızlıca dolaptan Kıraçın payını çıkardım ve bir tabağa koydum. Çatal da koydum yanına. Yapabilirim.
Kendi pastamı bitirmemiştim. "Pars seni almaya geleceğim." Kısa bir miyavlama ile onay alınca bir elime kendi tabağımı diğer elime de Kıraça koyduğumu aldım. Kapıyı dirseğimle açtım. Beni geri çevirebilme ihtimalini de göze aldım. Kapıdan içeri adım attığımda hala bıraktığım yerdeydi.
Sadece yerde oturuyordu. Benim çıktığım tarafa bakmadı bile. Kendi içinde bir tartışmada kaybediyor gibi duruyordu. Yanına ilerledim. Her adımımda kalbim hızlandı. Yanında ayakta durduğumda dahi bakmadı.
O bana ne kadar ona sinirlensemde ondan uzak durmamı söylemişti. Aramıza insanlar, şehirler ve belki de ülkeler girer demişti. Buna uyduğumu hissettim.
Bende yanına çökerken elimdeki çilekli
pastayı-kendi pastasını-ona uzattım. Yerleştim ve kendiminkine baktım.
"Elim biraz az kaydı. Ortalayamadım." Tabağı elimden almadan benimle göz göze geldi. Gülümsemeye çalıştım.
Tereddütle elimden pastayı aldı. "Tabi senin o mükemmel ötesi kasların erimez şuncacık pastayla."
"Sen yeseydin. Sana aldım." Omuz silktim. Biraz daha yanaştım yanına. Az önce kavga etmemişiz gibi.
"Sadece bir pasta. Yumuşadığımı sanma." Burnundan zorla güldü. Vicdanıma kuşlar işesin.
"Allah Pars'ı unuttum." Çocuğum olsa başka odada unutacağım demek ki. Hemen elimdeki tabağı Kıraç'a verdim.
Kalktığım gibi mutfağa ilerledim ve pars'ı içi geçmiş bir şekilde buldum. Hazır gelmişken önce sandalyeyi yerine koydum sonra pars'ı kucağıma aldım. Hırlasa da kokumdan anlaşmıştır herhalde sakinleşti.
İçeri giderken sadece antrenin ışığını açık bıraktım. Salondan Kıraçın yanına geçerken gözleri bana takıldı. Yere oturup Adisi kucağıma koyduğumda tabağımı uzattı.
"Seni benden çalmasına sinirliyim. Fakat çok tatlı geliyor." Kucağımdaki kedinin başını yavaşça okşadı.
"Bende çok şeye sinirliyim."
Sakince pastamı yemeğe koyuldum. Şimdi daha rahat boğazımdan geçiyordu. Kıraç bana baksa da gözlerimi onun dışında her yerde tutmaya Çalışıyorum. Sonunda bittiğinde pastam kucağımdaki kediye baktım. Onu rahatsız etmeden kalkmam mümkün değildi.
"Ver bana." Kıraç ne istediğimi anlamıştı. Elimdeki tabağı ona uzattım. Aldığı gibi ayağa kalktı ve mutfağa giderken bende Pars'ın tüylerini sevdim. Saat kaç olmuştu.
Telefonum Kıraçın oturduğu yerin yanında duruyordu. Uzanıp aldığımda saati görmemle şaşırmadım. 01.30
Normal
Üzerimi değiştirip yatmak istiyordum. Esnedim. Kıraçın bulaşıkları yıkadığına dair sesler gelse de telefonumu ve kucağımdaki kediyi rahatsız etmeden alıp ayağa kalktım.
En yakında olan L koltuğun bir kenarına kendimi bıraktığımda telefonu da yanıma bıraktım. Pars kendine uygun bir pozisyonda kıvrılınca elimi ona sardım. Gözlerim kapanırken mutfaktaki su sesi kesilmişti.
İçim geçmiş.
Saçlarımda el hissetmem ile uyandım. Kıraç koltuğun yanına çökmüş saçımı seviyordu. Ben gözlerimi yavaşça açınca elleri durdu.
"Çok güzel uyuyordun. Rahatsız etmedim." Mırıldandım. Kendimi hareket ettirirken- siktir. PARS YOK.
"Az önce uyandı. Evde dolanıyor." Ona bakıp parmak eklemlerimle gözlerimi sildim. Dişimi de fırçalamamıştım. Diş fırçası almadım ki.
"Seni yukarı taşıyabilir miyim?" Başımı sallarken kafam uçup gidiyordu. Yine de kabul ettim. Kıraç'ın elleri bacaklarımın altına diğer eli sırtıma gittiğinde doğru bir karar verip vermediğimi sorguladım.
Beni kaldırdı. Başım önce geriye doğru düşse de sonra omzuna koydum. Bizi yukarı çıkardı ve bir odaya girdik.
"Üzerimi değiştirsene." Bir bu eksikti değil mi? Kendi kendime kızıyordum. Ama ağzımdan veya yüz ifademe işlemiyordu.
Cevap vermeden beni yatağa oturttu. Geniş bir yatak odasıydı. Gök mavisi baskındı. Yatak örtüsü çarşaflar ve dolap bile bu renkti. Mint yeşilini sevmiyor muydu bu adam?
O sırada mint yeşili bir kapı gördüm. Giyinme odası veya banyoya açılıyor olmalıydı. Küçük bir ihtimal de balkona. Ne kadar da çok aynı tip odaya girmiştim. Mimar aynı olmalı.
"Avokadolu olanlar mı?"
"Hıhı."
Elindeki avokadolu pijamalarım ile yanıma geldi. Nerden başlayacağına karar veremiyormuş gibi vücudumda gözleri gezdi.
Sweatimin uçlarını tuttu ve çıkarırken saçlarıma dikkat etti. Sweati çıkarınca kenara koydu. Tişörtü aldı ve kendine vücuduma bakma fırsatı vermeden bana giydirdi.
Aynı şeyi taytım içinde yapmıştı. Beni tamamen giydirdiğinde "teşekkür ederim." Dedim. Tam bu sırada saçıma uzandı. Saçımdaki tokayı yavaşça çıkardı. Saçlarımı düzeltti. Bu anda daha fazla kalmamak için ayaklarımı yatağa attım ve çarşafın altına girmekle uğraşmadan yastığa başım değdiği gibi kıvrıldım. İyiki saçlarımı açmıştı.
"Sütyenin?"
"Kalsın." Rahatsız edecekti ama onu çıkarmak istemedim. Üstelemedi. Sınırda geziyorsun demiştim adama. Yanıma gelmesini de isteyemezdim. Belki isterdim.
"Saat kaç?" Dedim. Bilmek bir işime yaramayacaktı.
"03.12" ve bu adamın yarın dersi vardı. "Yarın dersin var." Dedim kaçınılmaz bir gerçeği söylüyormuş gibi görünmüştü.
"Var." Bir şey demeden yaklaştı ve saçlarımı öptü. "İyi geceler." Ben daha bir şey diyemeden uzaklaştı ve odadan çıkarken ışığı kapattı.
...
Uyuyamadım. Gittiğinden beri sağa da dönsem sola da dönsem. Bir ara sıcak bastı. Uyuyamadım. Hatta kalkıp sütyenimi bile çıkarmıştım.
Tek çare vardı. O da aşağı inip ne halde durduğuna bakmaktı. Ayaklarımı yataktan sallandırdım. Hızla kalktığımda 'dünya dönüyor sen ne dersen de.' Moduna girecekken direkten döndüm.
Dışarıdan vuran ışık odayı aydınlattığı için kapıdan çıkarken sorun yaşamadım. Merdivenlerden inerkende sorun yoktu. Işıklar hiç kapanmamıştı ki.
Salonda kucağında bilgisayar ile oturan Kıraç'a baktım. Daha doğrusu sırtına baktım.
"Uyumamışsın." Dedi yan profilini bana çevirirken. Yakalanma psikolojisi ile elim ayağıma dolaştı. Diyecek bir şey bulamadım. Saçlarıma da bakmamıştım. Ne kadar dağınıklardı.
Sadece yanına gittim. Beyaz koltuğun kenarına bilgisayarını koymuştu.
Yanına oturdum. "Yukarı çıkıp uyumalısın." Başımı iki yana salladım. "Önemsediğim insan uyumuyorken uyuyamadım." Dedim.
"İnkar edecektin." Dedi. Sesi bir tartışmayı kaldıramayacak kadar yorgun çıkıyordu. Laptopundan saate baktığımda 04.00'ı gösteriyordu.
"Ama etmedim." Bana baktı. Ama sadece baktı. Gözlerinin altında koyu renk halkalar çıkmaya yer edinmişti.
Biraz daha yanına yanaştım. Koluna baktım. Elimi kolundan geçirdim. Başımı omzuna koydum. Barış teklifi değildi. Sadece...
Sadece- her ne boksa ondandı.
Kolu kasıldı. "Burada uyuyamazsın." İnadına koluna daha sıkı sarıldım. Kokusu burnuma kadar gelince reddetmeden onu içime çektim.
"Sen çalış. Burda iyiyim." Değildim. Pozisyon çok rahatsızdı ama onun da uyuması için iyi bir atak sayılırdı.
"Ah." Laptopunu kapattı. "Gel buraya." Beni kendine çevirdi. Ellerini popoma koydu. Bende boynuna sarıldım. Bizi kaldırdı. Işıkları kapatırken mutfağın ışığını açık bıraktı. Bir de holün ışığını açık bıraktı.
Yukarı çıkarken teklemedi bile. Aynı çıktığım odaya giderken bu sefer onunla olmak daha iyi hissettirmişti. "Neredeyse söz hakkım olmadan ilişkimizi bitirecektin sevgilim." Beni yatağa bırakırken mırıldandı.
"Hala iki dudağımın arasındasın." Yavaşça yanıma yattı nedense içime memelerime dikkat ettiği gibi bir düşünce geldi. Başımı göğsüne yasladım.
"Söz hakkımı yemeyeceksin." Dedi. Sesi yorgun olsa da keskinliğinden bir şey kaybetmemişti. "Ve bu konuşma bitmedi."
"Uyu Kıraç. Yarın dersimiz var." Birden başımı kaldırıp ona baktım. Saçları alnına düşmüş göz altları şu an çok daha morarmış duruyordu.
"Yarın ders kaçta?" Bana kinaye ile baktı. Sonra gözler bir anlık dudaklarıma indi.
"Pazar günleri sabahtan. Erken uyanmak senin için sorun olmaz öyle değil mi?" Laf mı soktun sen şimdi. Göğsüne bir elimi dayayıp biraz daha dikleştim.
Ama saat gece 4'se 09.00 da bile başlasa uykumu alamayacaktım. "Ama benim karnım ağrıyor." Gözlerimi kırpıştırdım. Kaçamayacağımı biliyordum. Yine de belki birazcık-
"Ada, bugün bütün günü ektin zaten. Şu an buna inanmamı bekleme." Burnumu çektim.
"İnsafsızsın. Karnım ağrıyor dedikçe-" sözümü kesti. Kesmese saçmalayacaktım.
"Karnın mı ağrıyor? Kasıkların mı?" Aslında ikisi de. Karnımla kasıklarım arasında çok mesafe yoktu. Ama bu duruma uyan tek şeyi söyledim.
"Kasıklarım." Arada inceden inceden bana dün geceyi hissettiriyordu. Gözlerini bunu anlamış gibi kısıldı. Eli belimden kasıklarıma giderken içimdeki kıpırtılar hareketlendi.
"Derse gideceğiz Ada. İlk ders benimle. Kaçıramazsın." Kasıklarıma değen eli ile başımı göğsüne koyup titrek bir nefes aldım. O dershaneye gitmek istemiyordum. Gerçeklerden sonra hiç gitmek istemiyordum.
"Ben senin yüzüne nasıl bakacağım." Odaklanamam ki derse. Kendimi biliyordum.
"Tek endişen bu mu?"
"Ya birden karnıma ağrılar girerse. Ya kendimi camdan atmaya karar verirsem." Camlar sadece yukarı doğru açılıyordu. O ayrıntıyı boşverin.
"Öyle bir şey olmayacak Ada." Makul bir cevaptı. Tatmin olmadım.
"Çok sıkıcısın." Dedim. Elimi göğsünde gezdirirken. Nefes alış verişi normaldi. Bu dinginliği kavgada stres atmamıza yordum.
"Ne kadar eğlenceli olabileceğimi biliyorsun." Kalbim tekledi. Nolur hissetmesin. Nolur hissetmesin.
"Bilmiyorum." O ön gösterim gibi bir şeydi yahu. Ben bir şey anlamadım.
"Elimi mi istiyorsun Ada." El istemek mi? Düşündüğüm şeydi sanırım. Ben dursam o kendini durdurabilecek miydi? Derin bir nefes alıp verdim. Göz kapaklarım ağırlaşıyordu.
"Biraz tutarlı davranmalıyım." Bu cümle ağzımda acı bir tat bıraktı. Tutarsızdı şu an olan. Fakat durduramıyordum. Bedenim ona temas etmediğimde ölecekmişim gibi hissettiriyordu.
Ona vatoz gibi yapışmaya karar verdim. Bir ayağımı onun bacalarının üstünden malum yerine denk gelmeyecek bir şekilde attım. Tamam şu an baya bi samimi olduk. Temas eden yerler alev alev yansa da uyumalıydım.
"Üzerine alınma. Evde de tavşanıma sarılıp uyuyorum." Kocaman canlı ve taş gibi bir tavşana sarılmak. Benimki peluştu. Pembe renkli olanlardan.
Belimden kasıklarıma inen elini yukarı doğru çıkarıp saçlarımla buluşturdu. "Alınmadım. Hem de hiç alınmadım."
"Uyuyacak mısın?" İçimden bir ses uyumayacağım söylüyordu.
"Sen uyursan, uyumuş kadar olurum." Dedi.
"İyi geceler-" kısa kesiyordu. Ne istiyorsa yapabilirdi. Kendimi böyle kandırmaya devam edeceğim. "Yavrum."
...
Uzatacaktım ama nedense böyle kalması daha iyi gibi geldi.
Nasıldı atışmalarındaki yükseliş ve inişler?
Az şero değil ha bu Kıraçta.
Kıraç'ın Adayı korumak için ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Birlikte öğreneceğiz diğer bölümlerde.
Yaz tatiliniz nasıl gidiyor?
Umarım güzeldir.
Seviyorum sizi.
Görüşürüz.