İçeriğe geç

AH BE HOCAM+18

Bölüm 23 · 13 dk okuma

AH BE HOCAM+18

Bölüm 23

Bölüm 22

Satır arası yorum yaparsanız bu hayal dünyasında sıkışıp kalmış yazarınızı mutlu mesut edersiniz.

İyi okumalar

...

Önünde durduğumuz eve karşın kaşlarımı kaldırdım. Ne güzel evler varmış. Bildiğiniz dağ evi ama ormanda. Tam ormanın içinde vay be. Bir dakika şu an çok mantıksız geldi. Bunu göz ardı edip taştan olan evi bir kez daha süzdüm. Aşık olundu.

Yanımdaki Kıraç kocam elini belime atıp beni transtan çıkardı. Bahçe kapısına doğru yürürken tek koluma astığım çantanın kolunu sıktım. Kıraç kocam bahçeye açılan demir kapıyı elindeki anahtar ile açtı. "Geç bakalım bebeğim."

Kontrollü adımlarla bahçe arazisine girdiğimde beni karşılayan ferahlık ile sonsuza kadar burada yaşayabilirdim. Geniş bahçe yeşillikle doluydu. Eve giden taş yolda ilerlemeye başladım. Etrafta değişik değişik taştan heykeller vardı. Bahçeye süs katsın diyeydi ama ben pek sevemedim. Kıraç kocamın tarzı gibi de durmuyordu pek. Belki bilmediğim zevkleri vardı kim bilir.

Arkamdan gelen bedeni hissedince kucağımdaki sarelleme sarıldım. Arkamdan gelen kocam benim çevreyi incelememe belli belirsiz bir gülümsemeyle baktı. Bu adamı seviyom ya. Okuduğum nadir kitaplar kötü sonla biterdi.

Aslında kötü sonla biten kitapların etkisinden uzun süre çıkamazdım. Kıraç hocamın yanındayken beni her şeyden koruyacakmış gibi güvende hissetmem de cabası. Mutlu olduğumda hep bir bokluk çıkıyordu. Minik bir pürüz. Buzdağımız sadece görünen kısmıydı. Ah hayır şu anlık sıkıntı çıkmaması garibime gittiği için böyle diyorum.

Kocam yanıma geldi ve elimi tuttu. Sarellemi iki elimle tutmak yerine tek elimle tutmaya başladım. Teması karşısında şaşırsam da belli etmedim. Bunun yerine ellerimi parmaklarının içinden geçirdim.

Donmuş ellerim sıcacık avucunun içinde kaybolurken düşündüm. Gerçekten evli olsak nasıl olurdu.

Sen çok böyle şeyler düşünme

Boşuna hayal kurmak da vardı sonunda ama işte durduramıyorum kendimi.

Kocam elinde tuttuğu anahtarla bu büyük taş evin kapısına doğru ilerledi. Bende elini sımsıkı tutmuş hem etrafa bakıyor hem de kayıp düşmemeye çalışıyordum.

Evin kapısı çift kanatlıydı. Yani tek kanatlı olsa da iş görürdü sanki ama bilemedim. Beyaz sarı işlemelerin altındaki kapıya değişik bir auro verirken üzerindeki gül desenlerini inceledim. Güller kırmızı yaprak yeşil saptan oluşuyor ve kapının her bir köşesinde fırlamış havası veriyordu. Ve bu kapı da burasının kıraç kocamın olma ihtimalini neredeyse sıfırlıyordu.

Böyle bir kapı yaptırmak için en az bir orta yaş hadi bilemedim 30 lu yaşlarında olmalıydın. Çok mu kesin konuşuyordum.

Kocam elindeki anahtar ile çift kanatlı kapının iki kanadını da açtı. İçeri geçerken elini bırakmak zorunda kaldım. Omeygattt domates çobasıı.

Orman evi dediğin sade minimal olurdu. Rahatlatma amacı güderdi ama bu ev karşımda tam aksini söylerken kendi düşüncelerimi sorguladım. Kesinlikle kocamın değil bu ev asla. Ben aşık olundu mu demiştim. O sadece dış cephesine. İçine değil.

Kapıyı arkamızdan kapatan kocam gelip elini belime koydu. "Biraz abartı severler burda oturanlar." Tezim doğrunlandı. Onun olmadığına sevinmiştim. Çocuğumuzla birlikte bu kalabalık ve abartıda yaşayamazdık. Opsiyonel.

"Senin olmamasına sevindim." Kulağıma kıkırtısı doldurdu.

"Bu kadar abartıyı sevmiyorum karıcım. Ama burada oturan tuna bana burayı kitleyip bir daha gelmeyince arada bir evi temizletip kendim geliyorum." Tunaya bak hele. Ben ona evlilik düşünür müsünüz? Demiştim değil mi? Evet evet kesinlikle o tunaydı. Tuna bebeğim bizimle değilsin.

Önümde kocaman bir salon sarı ve beyaz renkler ile döşenmişti. Sağ tarafımda yukarı çıkan merdivenler yer alıyordu. Aynısı solda da yer alıyordu. Ay vallaha gözlerim kanadı ve boğuldum. Elimi giydiğim tişörtün yakasına gitti ve çekiştirdim. Kıraç kocam evi gözden geçirdikten sonra hemen gözleri beni buldu.

"Ada. İyi misin? Bana bak." Başımı olumlu anlamda salladım ama bunun ona işlediği söylenemezdi. Kahve gözlerindeki endişe kendimi değerli hissetmeme neden olurken koluna tutundum. Elimdeki sarelleyide bırakmıyordum. İlginç.

Eli belimden beni kavradığı gibi ilk elimdeki sarelleyi alıp önümüzde üzerinde ismini bilmediğim çiçeklerim bulunduğu masaya bıraktı. Bak mesela bu masaya evin girişinde ne gerek var. Ferah olması gereken ev girişi kahverengi masa ile kapatılmıştı.

Belimdeki eli ile beni salondaki koltuklara götürdü. Tek kelime etmeden koltuğa oturdum. Kontrol amaçlı kahveleri vücudumda dolandı. Hasar tespit etmemesinin ışıltısı ile yüzüme baktı. Belli olan elmacık kemikleri gözlerime bayram ettirmişti.

"Bakma öyle. Karnın mı ağrıdı ne oldu ada? Bir şey der misin? Ev mi boğdu?" Bu dedikten sonra kalkıp yeni farkettiğim salondan bahçeye açılan camları teker teker açtı. İçer giren soğuk hava üşümemesi sağlarken evdeki boğucu hava biraz da olsa dağılmış rahat nefes alabilmiştim. Ulan Tuna ulan köfte.

Kıraç kocam camların sonuncusuna uzandığında ona seslendim. "Hepsini açtın Kıraç yeterli. Teşekkür ederim." Bana dönüp başını salladı. "Daha iyi misin?"

Başını belli belirsiz salladım. İyiydim. Elimi karnıma koyup bu konuyu alaya alabileceğimizi düşündüm. Hem ben bu adamın sürekli benim için endişelenmesini istemiyordum.

"Arada yapıyor kerata." Gözleri ciddiyetle kısıldı. Bir an yanlış bir şey söylediğimi sandım ama sonra yüzündeki aydınlanmayı görmemle rahatladım. Heh işte hep böyle ol adamım. Endişe, korku sana yakışmıyor.

Yanıma gelip oturmasıyla beyaz renkli geniş koltuk biraz göçtü. Elinin birini karnımın üzerine koydu. Elinin sıcaklığı karnıma yayılırken yüzüne baktım. Hay dedeni, utandım. "Rahatsızlık verme bebeğim annene." Ben ona bakarken o da karnıma bakıyordu. Kocaman eli karnımın üzerinde daha da büyük göründü.

SAVUNMASIZIM, GÜÇSÜZÜM HİÇBİR YER VE İZ BİLMEM EĞER Kİ BENİ KARANLIK BİR CİPLE ALMAK İSTERSENİZ O CİPE BİNERİM.

Aklımda dolanan akım, aklımı istila etti. Karnıma bakan kocamı süzdüm. Eğlenilecek değil evlenilecek adamdı. Elimi kıpırdattım. Saçlarına dokunmak istiyorum.

Elimi yumuşak dağılmış siyah saçlarına götürmek için kaldırdım. Kıraç kocamın gözleri anında elimi buldu. Hadi ama yakalanmamalıydım. Bir elime bir bana baktı. Utanarak elimi indireceğim sırada elimi avucunun içine aldı. Bir saniye sonra beni üzerine çekmiş başını koltuğun kol kısmına dayamıştı. Birlikte uzanır pozisyondaydık.

Tahmin edilemez hareketleri karşısında kalbim normalden hızlı atmaya başladı. Ulan bu adam benim sevmediğim biriydi. Beni 4 kişilik dershane matematik grubundan atmıştı.

Aşk nerden nereye

Sinirliydi. Derste bir anda sesini yükseltip adrenalin dopamın salgılamamızı sağlıyordu.

Dirseğimin üzerinde dikleştim. Amaçtan baya saptık. Elimi tutan elini komik bir narinlikte ittirdim. Nedir bu bendeki çıtkırıldım edası. Normale dönmem lazım.

Alnına düşen tutamları geriye atarken ellerimin arasında dağılan yumuşak saç tutamları, onlara dokunma isteğimi daha da harmanlıyordu. Kocam ise kahve gözlerini bana dikmiş yüzümü inceliyordu. Perçemlerim yüzüne değiyordu ama bunu çok da taktığı söylenemezdi.

"Beni neden gruptan attın?"

Böyle bir anda böyle bir soru beklemiyor olsa gerek kaşları yukarı havalandı. Cevap vermeden önce yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Bu adam bugün fazla mı gülümsüyordu bana mı öyle geliyordu?

"Çünkü çalışmıyordun. Sinirim bozulmuştu ve atmak istedim." Moral nasıl bozulur? Heh işe böyle bozulur. Düşen yüz ifademle birlikte saçındaki ellerim de durmuştu. Sabit kalan elim saç tutamlarına değiyordu.

"Sırf bu yüzden mi? Kalsaydım bir şey olmazdı. Zaten az kişiydik. Kendimi dışlanmış hissetmiştim. Demek cidden de dışlanmışım." Bunun farkındalığı ile daha da üzülürken Kıraç hocamın tebessümü silinmiş. Yüzü tamamiyle ciddi bir hal almıştı.

Elini yüzüme götürüp yanağımı okşadı. Bu sırada havada tuttuğum elimi indirip göğsüne koydum. "Seni dışlamadım. Sadece kendini toparlamanı istedim-" sözünü kestim.

"Sağolun hocam, toparlandım." Ona sinirlenmiştim. Tamam çok takılacak bir konu değildi fakat onunla bu şekilde uzanırken bir anda aklıma gelmişti.

Kalkmaya yeltendiğimde beni belimden tuttu. Eli belimi uyarıcı tonda kendine bastırıyordu. Göğsünden destek alıp kalkacağım sırada göğsündeki elimi, yanağımda duran eliyle tutarak kendine çekmişti. Sanırım kolum ezildi.

Göğsüne hafifçe çarpmamla derin bir nefes aldım. Sinirlenince uzak kalmak isterdim. Sinirlendiğim kişiye daha da yapışmak değil.

"Sinirlendiğinde benden uzaklaşma." Sinirimi belli etmem için uzaklaşmam lazım hocacım. Tekrar kalkmak için hamle yaptığımda ellerinin sıkıldığı karşısında şuraya oturup bağıracaktım.

"Yapma Ada. Böyle yapma." Başımı göğsünden kaldırmadım. Hareket de etmedim. Her yerinizi sarmış bir vatozunuz varken ne mümkün.

"Eğer bir kere gidersen aramıza şehirler, insanlar belki dünyalar girer. Sinirlendiğinde bana kız. Bağır, kavga edelim. Birbirimizi kıralım ama nolur yanımdan ayrılma." sesiyle mayışmıştım. Ona sinirlenmemin nedeni işe yaramayan siktiri boktan bir düşüncenin peşinden gitmesiydi. Düzelmedim. Yaptığı bu hareket kırıcı olmuştu. Ona kendimi yakın hissetmesem bunu soramazdım bile.

"Kırıldım." Diyebildim uzun sessizliğin sonunda. Çok da takılacak bir konu değildi. Bunu takıp hocam ile aramı soğuk tutsam mantık hatası olurdu. O bir öğretmendi ve tespiti cidden doğruydu. İstemeyerek de olsa bazen hak vermek gerekir.

Fazla mı mantıklı konuştun

Elimin üzerinde olan elini ittirdim. Beni kendine çektiğinde elimi bırakmamıştı. İttirdiğim elimi boynuna doladım. Diğer elimin ise artık ezildiğine çok eminim. Kıraç hocam kıpırdandı ve ezilen elimi kurtardım. Biraz uyuşmuştu fakat yine de iş görür. Onu da Kıraç hocamın boynuna doladım. Şimdi tamamiyle üzerinde yatıyordum. Nacizane beni seksten uzak tutma planı bu olsa gerek. +1 başarılı girişim.

"Uzaklaşma dedin ya. Ondan yakınlaşıyorum." Tam kalbinin üzerinde olan başım kalp atışlarını net bir şekilde duyuyordu. Kalbi bir anda normal hızından daha hızlı atmaya başladı. Sonrasında ise gülüşü salonda yankılandı.

"Teşekkürler sevgilim. Umarım devamlılığı olan bir eylemdir." Başımı görmese de aşağı yukarı salladım. Aklıma gelen deli sorularla kafamı kaldırdım. Hani sevgilinize ben tırtıl olsam beni ezer miydin gibi saçma ama bir yandan mantıklı gelen sorular sorardınız da heh onu yan cebe koy.

"Ben birinin emek verdiği bir şeyi ondan izinsiz alsam ve kendimimmiş gibi göstersem. Beni azarlar mıydın?" Bence mantıklıydı. Emek hırsızlığı büyük suçtur. Ben böyle bir şeyi asla yapmayacak olsam da dünya adil bir yer değildir. Bir bakmışsınız haberiniz bile olmadan kendi fikriniz çalınmış. Ciddi suçlar.

"Bir kere ada. Neyi aldığın umrumda değil. Sadece başkasının emek verdiği bir şeyi çaldığın için sana kızardım. Ve evet azarlardım da. Ama böyle bir şey yapmayacağını o kadar iyi biliyorum ki karıcım." Araya nasıl da karıcımı yapıştırıp heyecanlandırıyordu. Tamam şimdi tam tersini soralım.

"Benim emek verdiğim bir şeyi çalsalardı. Kocacım. Ne yapardın?" İlk bunu sorsam sorgulardı fakat şimdi sorduğumda düşünmeden cevap verdi.

"Analarından emdikleri sütü sadece burunlarından getirmekle kalmazdım güzelim." Net bir cevaptı. Hoşuma da gitmişti. Yüzümü göğsünden kaldırdım. "Teşekkür ederim." Ellerim ensesindeki saçları rehin almıştı. Bakışlarında merak kırıntıları gördüm.

"Neden?" Ahenkli ses tonu beni etkisi aldına aldı. "Arkamda durduğun için ve duracağını bilecek güveni bana verdiğin için." Şu mükemmel anı dudaklarına yapışıp kutlayabilirdim. Ama öyle yapmadım. Ona uzanmadım bile sadece baktım.

Bir elini saçlarıma götürdü. Bir saç tutamını yüzümden uzaklaştırıp kulağımın arkasına götürdü. Sonra elini çenemde kaydırdı. "Yüzüklerimi ve kalemimi bana geri vermelisin."

Far görmüş tavşan gibi kalakaldım. Buna dikkat etmiş olamaz değil mi? Hadi yüzükleri geçtim. Kalem ulan kalemi nerden anladın. Kaşlarımı çattım.

"Benden daha mı değerliler." Tepkisini ölçmek için yüzünün her bir karışını itinayla izledim. Mimik kıpırdamadı. İnsan bir kaşını kaldırır indirir. Sonra tekrar kaldırır sonra tekrar indi-

Tamam anladılar cıvıma

"Senden değerli değiller ama onları geri istiyorum." Dudağımı büzdüm. Çok saf sanıyordum bu adamı. Ponçik ponçik takılıyorduk. Arı gibi sokmuştu. Kıraç hocamdan da bir şey saklanmıyordu. Emir veriyordu. Vermese bile o emir veren tınısını sesinden anlıyordum.

"Kalem kalsa. Yüzükler çok büyük elime." Gözlerimi kırpıştırdım. Kahveleri eğlenceli bir kıpırtı ile kısıldı. Bu kısılma bana derste ağzımıza sıçmadan önceki kısılmayı hatırlattı bana. Umarım yanlış görmüşümdür.

"Kalemi de istiyorum bebeğim. O çekmecende özenle pembe kutunun içine koyduğun kalemimi istiyorum."

İkidir naneyi yiyorum. Yiye yiye maşallah. Hem benim odamı mı karıştırmıştı. Umarım kıyafet dolabıma bakmamıştır. Hem ne hakla benim çekmeceme bakabilir.

"Siz benim masamı mı karıştırdınız?" Hala mimik kıpırdamıyordu. Sabır.

"Not kağıdı arıyordum ve denk geldim. Merak ediyorum da neden o pembe kutunun içine pamuk koydun." Ups. Ben tamamiyle o ayrıntıyı unutmuştum. Kalem rahat etsin diye kıymetlimiss moduna bürünmesi içindi hepsi. Gelde adama bunu anlat. Belki biraz fazla bağlanmış olabilirim.

Gözlerimi kaçırıp onun dışında her yere baktım. Şu an kaçıp gitmeliydim.

Adamla neredeyse flört et ama utanıp kaç

"Sadece rahat etsin diyeydi." Ağzını açıp yine kolay kolay bahane bulamayacağım bir şeyler söylemeden önce tekrar konuştum.

"Benim için düşündüğün naçizane planın bu muydu? Burada ikimizde boğuluyoruz." Dedim. İkimiz derken kimi anladığını belli eden bakışları saniyelik karnıma indi. Başını salladı.

"Lavaboya gir. Sonra çıkalım."

...

Hocam evden çıkarken ay pardon kocam evden çıkarken elinde kocaman bir piknik sepeti vardı. Ada yine tahmini tutturdu. Piknik yapacaktık. Temiz havada piknik gibisi yoktur. Tabi yanıma böcek gelmediği sürece işte o zaman go to the yok olmak. Cıngar çıkartırım.

Arabayı park etti. Ve arabadan indik. Ne kadar ısrar etsemde elindeki sepeti bir türlü bana vermiyordu. Alıp ne yapacaktım ki? Az mantıklı düşünmek lazım.

Güzel bir yer bulunca sepetin üzerindeki kırmızı, beyaz örtüyü yere serdi. Kendimi yere atıp sırtımı böcek girmemesi umuduyla ağaca dayadım.

Kıraç kocam da kendi endamına yaraşır bir şekilde oturunca ona baktım. Acıkmıştım. Sabah bir şey yemediğimden mütevellit karnım gurulduyordu.

Küçük yaramazlığım aklıma gelince gülümsedim. Sarelleyide sepetin içine atmıştım ve metal kaşık koymuştum.

"Hiç öyle bakma o kavanozu bitirmene izin dahi vermeyeceğim." Maşallah dediğim beş dakika yaşamıyordu. Aynı hesap. Farketmişti. Nefretim büyüdü.

"O kavanoz bitecek bugün Kıraç." Sesimin sert bir tatlılıkla çıkması için aşırı çaba göstermiştim. Tek kaşını havaya kaldırıp gözlerini kıstı. Al yine aynı pırıltı var.

"Görürüz karıcım. Görürüz." Tırsmadım değil. Yine de duruşumdan ödün vermedim.

-yaklaşık 20 dakika sonra- 20 moment later-

"Nolur bir kaşık daha alsam. Öldüm acımdan sen beni anlamıyorsun. Sen hamile bir kadını nasıl anlarsın ki? Çok acımasızsın. İsyankarsın. Beni dinlemiyorsun." Yalvararak söylediğim şeylere bende şaşırmıştım ama düşündüklerimi dile getirdiğimden çok da üzerinde durmadım. Yalnızdık ve ondan başka rezil olacağım insansı varlıklar yoktu.

Bir kaşık almıştım sarellemden ve elimden çekilip alınmıştı. Şimdi de kavga ediyorduk. Bu ormanın oksijeni götüne, götüne girsin inşallah.

Bu ferah havada yedirmiyordu. Kavanozu tuttuğu eline tekrar uzandım. Geri çekti. "Hayır ada. Zaten yarısını bitirmişsin kaşla göz arasında. Fazlası zarar. Sizi düşünüyorum ben." Bak sen bizi mi düşünüyormuş. Düşünse yedirirdi o sarelleyi bana. Dudaklarım büzüldü ve yerimde mızıkçılık yapmaya devam ettim.

O da sırtını ağaca dayamıştı. Yan yana oturuyor birbirimize bakıyorduk. Şurdan bir ayı çıksada seni yese kocacım.

Başımı ağaca vurup kendime kızdım. "Oturup ağlayacağım şimdi ver artık şunu." Yerimde doğrulup tekrar eline uzandım. Vermedi.

"Ada." Uyarıcı ses tonu her şeyi açıklıyordu. Bir gram bile yiyemeyecektim ondan. Bunun sıkıntısı ile iç çektim. Yazık bana.

"Hiç oluru yok mu?" Başını iki yana salladı. "Yok."

Bir sürü şey hazırlanmıştı. O mu hazırlamıştı yoksa başkası mı bizim için hazırlamıştı bilemedim. Büyük ihtimal kocam hazırlamıştır. Ağaca tekrar sırtımı yaslandım. Yemekler yedikten sonra toplamıştık.

Ayaklarımı da kendime çektim. Çenemi de dizlerime dayadım mı heh tamamdır.

"Neyse alırım ben bir şekilde zaten onu." Kısık sesle kendimi alacağıma ikna etmeye çalıştım. Başını bana çevirip 'bok alırsın.' Bakışları attığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam.

Elini göz ucuyla bir şeye uzattığını gördüm. Toparlamıştık çoğu şeyi ama meyveler hala ortada duruyordu. Muz, elma, üzüm, kivi mi o?

Elini muza uzattı. İki muz birleşikti. İkisini de birbirinden ayırdı. Geri ağaca yaslanırken bir muzu bana uzattı. Diğerini kendi yiyecekti sanırım çünkü elinden bırakmamıştı.

Gözlerimi belertip ona baktım. "Al ye. Ada." Elindeki muzu silah zoru ile aldım. Hadi ama hocamla birlikte muz mu yiyecektik. Başka meyve mi kalmamıştı.

Teklesene

Bir umutla konuştum. Belki verirdi. "Bir kere batırsam şu muzu çikolataya." Gözlerimi kırpıştırdım. Sert çehresi gram yumuşamazken o da bana ciddi bakışlar atıyordu. Sanırım şu an susup şu muzu yemeliyim. Tek kelime etmeden kendi muzunu açtı ve yemeye başladı. (Fesat anlayanı döverim.) Mesaj alındı hocam.

Önüme döndüm ve muzu soymaya başladım. Yiyeceğim yere kadar soyduktan sonra uzaklara umutsuz ve mutsuzlukla baktım. "Bitecek o." Tamam. Yiyoruz.

Tamam muza bayılmazdım. Elmalık kızdım ben ya da erik. Muz çok yumuşak. Sert olanları da var tabi ama bu elimdeki gayet yumuşak.

Bir kaç ısırık alıp hocama kötü kötü baktım. Beni izliyordu. Yanaklarım şişmişti. Çiğnemeye başladım. Aklıma gelen yine milyonuncu şeyle kocama döndüm. "Biz Akif abi ve Aleyna ablaya ne diyeceğiz?" Ağzımdakileri yutana kadar bekleyip cevap verdi.

"Ne için ne diyeceğiz?" Anlamamıştı.

"Şimdi bizi evli sanıyorlar ya. Elbet sorarlar nasıl tanıştığımızı ne zaman evlenme teklifi ettiğini. Umarım fotoğraf falan görmek istemezler. Hem bizim yüzükler yok. Hoş 18 yaşında olduğumu söylemeyi düşünmüyorum." Arka arkaya sıraladığım mantıklı sorunlar karşısında düşündü.

"Tamam. Güzel bir senaryo ayarlayalım o zaman güzelim." Evet. Bir yerde patlak vermek istemezdim. Ne büyük utanç.

"Peki ben ne giyeceğim yemekte. Bir gece de senin evinde kalcam. Annem büyük ihtimal merak edip beni arar ya da bilmiyorum aramaya da bilir. Kıraç ben stres oldum. Ya anlarlarsa. Seninle olmaktan şikayetçi değilim yanlış anlama sadece-" sözümü kesti.

"İşte bu bana yeter. Stres yapma bebeğimiz için zararlı. Her şeyi hallederiz. Bana güven güzelim sen iste dünyayı yakarım ben." Bebek demesi içimdeki küçük kıpırtıları harekete geçirmişti. Devam ediyordu. İki gün boyunca da devam edecekti. Bu arada muzunu nasıl da iki dakikada bitirmişti.

Buna mı takıldın.

Benimki hala duruyor. Bir dakika GÜZELİM SEN İSTE DÜNYAYI MI YAKARIM DEDİ O. Bizim kesinlikle normal öğretmen-öğrenci ilişkimiz yok. Belki de iki günlük karı-koca gibi davranacağımız için demişti. Hayır, çok içten söylemişti. Ben iyice sıyırmaya başladım galiba.

Hayatımı yoluna sokayım derken yol çoktan götüme girdi. Haberim yok.

...

Nasılsınız bebeklerim? Hayat nasıl gidiyor?

Fıratı özledim. Aynı zamanda Bora'yı da. Ama bu bölümü de yazmalıydım. Artık iki günlük pikniği 3 bölümde anca anlatıyorsam. Bunların Uludağ gezisini 5 bölümde anlatırım. POAJSUSKJS

Sizi seviyorum.

Görüşürüz.

Bölüm sonu

4 yorum