İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 32 · 12 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 32

1. Bölüm: Otostop

Le soleil se couche. C’en est fini.

1. Bölüm: Otostop

Kahkaha atıyordum.

“biçilmiş kaftan HAHAHAHAHAHAHAHA”

Selen döndü.

“güneş sus şimdi ağzının üstüne çarpıcam birtane”

“biçilmiş kaftan ahahahaha”

Durmuyordu.

Cidden durmuyordu.

Selen ellerini kaldırıp yüzüne sürdü.

“sus artık sus”

Şakaklarını ovdu.

“hayatında ilk defa mı atasözü duydun ya”

Ben hâlâ gülüyordum.

Nefes alırken bile.

Yolun kenarına yürüdü.

Hiç bana bakmadan baş parmağını kaldırdı.

Arabalar geçip gidiyordu.

Yanına gittim.

Bir saniye sustum.

“bu arabalar bizim için biçilmiş kaftan”

Döndü.

Direkt vurdu.

“yeter lan!”

Gülerek geri çekildim.

Sonra döndüm, koşmaya başladım.

“güneş!”

Arkamdan geldi.

Koşarken yine gülüyordum.

Ayaklarım yere tam basmıyordu sanki.

Bir an arkama baktım.

O an—

Pat!

Selen yere kapaklandı.

Bir an sustum.

Sonra o gülmeye başladı.

Ben de.

Eğildim, dizlerimi tuttum.

Nefes alamıyordum.

“salak mısın ya”

“sen düşmesen gülmeyecektim”

“yalanını—”

Cümleyi bitiremedi, yine güldü.

Ayağa kalktı.

Üstünü silkeledi.

O sırada bir araba yavaşladı.

Cam indi.

“gençler burda ne işiniz var?”

Selen hemen toparlandı.

“abi biz adanaya gidiyoruz da otostop çekiyoruz.”

Adam baktı.

“yemin edin”

Ben girdim araya.

“abi valla”

Biraz daha baktı.

“bende konyaya gidiyorum bırakayım sizi konya merkeze kadar.”

Selen’le göz göze geldik.

“biner miyiz”

“bineriz”

Koşarak bindik.

Arabanın içi sıcaktı.

Koltuğa oturunca hissettim.

Kapıyı çektim.

Selen de kapattı.

Yola çıktık.

Adam müzik açtı.

Hafif bir şeydi.

“gençler siz nerden geliyosunuz”

“izmir”

Adamın kaşı kalktı.

“siz manisaya gene iyi gelmişsiniz”

Güldüm.

“öyle”

Aynadan bana baktı.

“sen nerelisin”

Bir an sustum.

Selen atladı.

“abi onun ki karışık pariste doğdu”

Adam bana baktı.

“sesin o yüzden mi öyle”

Boğazımı temizledim.

Biraz yandı.

“Ihm hım”

“evet abi”

Camdan dışarı baktım.

Yol akıyordu.

Camdan dışarı bakıyordum. Sarı, dümdüz uzanan buğdaylar… rüzgâr yoktu ama yine de hareket ediyormuş gibi geliyordu. Sanki araba ilerledikçe onlar geri kaçıyordu.

Selen’le konuşuyordum ama o konuşmuyordu aslında. Telefonuna gömülmüş, başını kaldırmadan cevap veriyordu.

“şimdi kaç gün sürecek”

“beş gün”

Parmağı ekranın üstünde kaydı. Durmadı.

“hangi otelde kalacağız”

“o nehirin yanındaki gökdelenlerden birinde”

Kafamı biraz ona çevirdim.

“oha babam fotoğrafını göstermişti”

Bu sefer gözlerini telefondan ayırmadan kaşlarını çattı.

“güneş elinin altında telefonun yok mu bunu neden baban gösterdi sana?”

Omuz silktim.

“ne biliyim ya oldu işte”

Tekrar cama döndüm.

Buğdaylar… gerçekten çok güzeldi. Düz, temiz, sarı. İçine girsen kaybolursun gibi.

“selen”

“ney”

“şiir okuyayım mı”

Bu sefer derin bir nefes verdi. Gözlerini kapatıp açtı.

“okuyunca suscan mı”

Kafamı hafif eğdim.

“düşünürüm.”

Kısa bir sessizlik.

“tamam oku”

Gülümsedim. Camdan dışarı bakmaya devam ederek başladım.

“Sapsarı buğdaylar selenin kafasında patlar

Birkaç karabuğday patlağı girer bir baskıya

Sıkışırlar

Patlak oluverirler selenin kafasına

Sonra—”

“güneş sus”

Pat diye kesti.

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım ama olmadı.

Selen kafasını iki yana sallayıp öne eğildi, sonra şoföre döndü.

“abi saçmaladı şimdi bakma bu cidden iyi yazıyor senaryosu var şiir ödülleri var”

Adam dikiz aynasından bana baktı. Kaşları hafif kalktı.

“olsun yine iki saniyede güzel uydurdu yani yetenek sonuçta”

Selen kısa bir “öyle” dedi.

Ben Selene baktım.

“çok uykum geliyor”

“uyu o zaman”

“kafamı omzuna koysam”

Hiç düşünmeden eliyle camı gösterdi.

“oraya koysana”

“çok sert boynum tutuluyor”

Boynumu tutup yüzümü büzdüm. Biraz abarttım.

Bana baktı. Gözlerini devirdi.

“tamam koy nolcak”

Beklemeden kafamı omzuna koydum.

Sıcaktı. Rahattı.

Bir süre öyle durdum.

Göz ucuyla telefonuna bakmaya çalıştım. Mesajlar akıyordu. İsimler… cümleler… hızlıydı. Yetişemedim.

Gözlerim ağırlaştı.

Kapandı.

“hişt”

Bir dürtük.

Kaşlarımı çatıp gözlerimi araladım.

Selen.

“molaya geldik”

Etrafıma baktım. Araba durmuştu. Dışarısı biraz daha parlaktı.

Selen çoktan inmişti. Çantaları toplamıştı. Benimkiler de elindeydi.

“hadi tuvalete gir al eşyalarını arabada hiçbir şeyini bırakma”

komuttu.

Başımı salladım. Kapıyı açıp indim.

Ayaklarım yere değince hafif bir sersemlik geldi. Esnedim. Komutu uyguladım.

Girişte ışıklar fazla parlaktı. Raflar doluydu. Renkler üst üste geliyordu. Abur cuburlar, içecekler, gereksiz bir sürü şey.

Bakmadan geçtim.

Tuvalete girdim. Çantayı askıya astım.

Kapıyı kapatınca sessizlik oldu.

Oturup kaldım.

Zaman geçti mi bilmiyorum ama yaklaşık beş dakika… hiçbir şey yapmadan durdum. Sadece nefes.

Sonra kalktım.

Musluğu açtım. Su soğuktu. Ellerimi yıkadım. Aynaya baktım. Gözlerim biraz şişti.

Çıktım.

Market kısmında Selen’i gördüm. Rafın önünde duruyordu.

Beni görünce başıyla işaret etti.

“şurdan kahve al da uyuma artık”

Kafamı salladım. Ama kahve yerine süt aldım.

Kasadan geçtik. Geri döndük.

Arabaya bindiğimizde bu sefer Selen cam kenarına geçti.

Ben yanına oturdum. Hafifçe ona yaslandım ama tam değil. Arada boşluk vardı.

Araba tekrar hareket etti.

Bir süre sessizlik.

Sonra—

Tık tık tık tık tık

Tık tık tık tık tık

Tık tık tık tık tık

Kafamı kaldırmadan konuştum.

“selen”

“ney”

“telefon camını kıracaksın”

Güldü. Ama parmağı durmadı.

Bir süre izledim.

“nasıl bu kadar insanla arkadaş olabilirsin yeter artık”

Omuz silkti.

“güneş öyle bir şey yok toplasan şu an 20 tane yakın arkadaşım vardır normal arkadaş sayım da 50’yi geçmez”

Başımı kaldırıp baktım.

“ya git işine”

Tekrar omuz silkti.

“inanma—

inanma napayım”

Cevap vermedim.

Kafamı koltuğa yasladım.

Motorun uğultusu… sabit bir ses gibi değil, dalga gibi geliyordu. İçeri girip çıkıyordu.

Gözlerim tekrar ağırlaştı.

Bu sefer direnmedim.

Kapandı.

Drrr!

Drrr!

Cebimdeki titreşimle gözlerim aralandı.

Bir an nerede olduğumu çıkaramadım.

Tavan.

Titreyen cam.

Motorun içerden gelen boğuk uğultusu.

Sonra yol.

Telefonu çıkardım.

“efendim baba”

“nerdesin”

Sesi düzdü.

Ama düz değildi.

Selene döndüm.

“nerdeyiz”

Telefonundan gözünü ayırmadan konuştu.

“afyondan çıkıcaz şimdi”

“nereye geçmiş oluyoruz”

“konya”

Kafamı cama yasladım.

Cam soğuktu.

“az kalmış baba”

“hmm iyi”

Hattın içinde hafif bir cızırtı vardı.

Uzaklık gibi.

“başınıza bir şey mi gelmiyor dimi ben o kadar size otostop—”

Sözünü kesmedim.

Beklemedim de.

“görüşürüz babacım”

Kapattım.

Telefon elimde kaldı.

Ekran karardı.

Kendi yüzüm kaldı.

Kımıldamadan.

Sonra onu da çevirdim.

Camdan dışarı baktım.

Sarı.

Her yer sarıydı.

Düz değil—kat kat.

Üst üste binmiş gibi.

Bazı yerler daha koyu, bazı yerler güneşten solmuş.

Aralarda yeşil parçalar.

Tek tük ağaçlar.

Yoldan biraz uzakta duran, yaklaşmayan şeyler gibi.

Güneş aşağıdaydı artık.

Işık sert değildi.

Yumuşuyordu.

Ama çekiliyordu da.

Selen yanımda kulaklığı takmıştı.

Parmağı ritim tutmuyordu.

Camdan gelen ışık yüzüne vurup geri gidiyordu.

“lan sonunda bitti mi konuşmaların”

Kulaklığın tekini çıkardı.

“güneş…”

Devam etmedi.

Bir an bana baktı.

Sonra dışarı.

“hava çok güzel değil mi”

Cevap vermeden önce ben de baktım.

Aynı yere.

“bizim için biçilmiş kaftan”

Bu sefer direkt döndü.

Baktı.

Uzun değil.

Kısa ama net.

Gözlerinde bir şey vardı—sinir mi, gülme mi… ortası.

Gülümsedim.

Öndeki adam aynadan baktı.

“atasözlerini yeni mi öğreniyorsun”

Güldüm.

“yok abi… normalde kullanmam ama hoşuma gitti işte, sürdürüyom”

Başını salladı.

“hee iyi iyi”

Direksiyonu tek eliyle tutuyordu.

Diğer eliyle ritim tutar gibi camın kenarına vurdu.

Tak.

Tak.

Tak.

Yol dümdüz uzuyordu.

Şerit çizgileri kayıp gidiyordu.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sadece motor.

Rüzgâr.

Lastik sesi.

Sonra adam tekrar konuştu.

“çocuklar mola vereyim mi, ihtiyacınız var mı”

Selen bana baktı.

Konuşmadı.

Ama baktı.

Anlaşılmıştı.

“abi dursak iyi olur”

Başını salladı.

“tamam az ilerde petrol var”

Selen hafifçe dikeldi.

Çantasını açtı.

Fermuar sesi.

İçine baktı.

Bir şey aramadı.

Sadece baktı.

Ben ona doğru eğildim.

Sesimi düşürdüm.

“ben arabanın yanında olurum, ihtiyacım yok”

Bana baktı.

Kısa.

Sonra çantayı kapattı.

Geri yaslandı.

Ama bu sefer tam değil.

Omuzları biraz yukarıda kaldı.

Araba yavaşladı.

Yolun kenarında tabelalar belirdi.

Beyaz ışıklar uzaktan parladı.

Benzin istasyonu.

Yaklaştıkça ışık arttı.

Sarı azaldı.

Gri çoğaldı.

Motorun sesi düştü.

Ben camdan dışarı bakmaya devam ettim.

Güneş hâlâ oradaydı.

Ama artık batıyordu.

Ve ışık—

Güzel değildi.

Sadece kalıyordu.

Arabadan indim.

Yürümedim önce.

Durup hissettim.

Ayaklarımın yere değmesini.

Ağırlığımı.

Nefesin girip çıkmasını.

Hava serindi.

Kıyafetim derime değdikçe ince ince hareket etti.

Rüzgâr yok gibiydi ama yine de bir şeyler dokunuyordu.

Bir tur attım.

Beton.

Toz.

Duuut!

Uzakta geçen bir kamyon sesi.

Sonra geri döndüm.

Onlar da gelmişti.

Arabaya bindik.

Kapı kapandı.

Motor tekrar uğuldadı.

Yola çıktık.

Kulaklığımı taktım.

Ses içeri doldu.

Dışarısı biraz sustu.

2 dakika.

Yol dümdüz.

Bir köy evi geçti.

Duvarı solmuş.

Bahçesi sessiz.

4 dakika.

7 dakika.

Bulut güneşin önüne geçti.

Işık bir an söndü gibi oldu.

8 dakika.

13 dakika.

17 dakika.

Tabelalar belirdi.

Bir yol ayrımı.

Oklar.

İsimler.

Geçip gittik.

20 dakika.

Gişeler göründü.

Yavaşladık.

Adam konuştu.

“çocuklar”

Kulaklıkları çıkardık.

“ben şimdi burdan merkeze gideceğim tamam mı”

Selen cevap verdi.

“tamam”

Adam aynadan baktı.

“sizi güzel bir yerde indiririm ama… eğer adanaya giden araba bulamazsanız mutlaka beni arayın”

Kısa bir durak.

“bir yere yerleştiririz, bugün kalırsınız”

Selen hemen konuştu.

“sağol abi, numaranı güneşe verirsin, bir şey olursa ararız”

Adam başını salladı.

Gişeden geçtik.

Şehir başladı.

Fark edildi.

Hava değişti.

Yoğunlaştı.

Bir an—

Hafif bir koku geldi.

Gül gibi.

Net değil.

Geçip gitti.

Selene döndüm.

Gözleri kapanıyordu.

Direnmiyordu artık.

Pat.

Kafası bacağıma düştü.

Bir an kıpırdamadım.

Sonra ceketimi çıkardım.

Üstüne örttüm.

Saçları yüzüne kaydı.

Düzeltmedim.

Kulaklığımı tekrar taktım.

Dışarı baktım.

Uzakta boş bir park geçti.

Salıncak.

Tek başına.

İçimden geçti.

“film için çok estetik olurdu.”

Telefonu çıkardım.

Notları açtım.

Yazmaya başladım.

Kısa kısa.

Sahne gibi.

Bildirim.

Gece.

“nerdesiniz”

“gonya”

“abo dikkat edin”

“ben varım bir şey olmaz”

Emoji attı.

Bir bildirim daha.

“gruba eklendiniz”

Julef they cami el gap

“film grubu”

Gülümsedim.

Titrediğimi fark ettim.

Selene baktım.

Nefesi düzenliydi.

Yavaş.

Karnı hafifçe inip kalkıyordu.

Tekrar telefona döndüm.

“harika plan GRUP KURMAK”

Gap yazdı.

“git işine ya”

Sepettekilerin fotoğraflarını attım.

“bunlar kaliteli, fiyat da iyi—bakın”

Gönderdim.

Telefonu kapattım.

Camı biraz açtım.

Rüzgâr içeri girdi.

Yüzüme vurdu.

Güneş yan taraftaydı.

Alçakta.

Yakın.

Bende güneştim.

Ama—

Yolun içindeydim.

Geçiyordum.

Durmuyordum.

Yol uzadı.

Vücut ağırlaştı.

Gözlerim yarım kapandı.

Uyumadım.

“Acaba yanlış mı ısırdım…

Bir daha deneyeyim.

Belki bu sefer ağlar.”

Selen kafasını kaldırıp telefona baktı.

“oğlum bu ne lan sen misin bu”

Gülümsedim.

“evet.”

Babamın kucağındaydım.

Minicik ağzımla onun elini ısırmaya çalışıyordum.

Kameranın arkası titriyordu.

Bir kadın gülüyordu.

Selen ekrana biraz daha yaklaştı.

“annen mi”

Başımı salladım.

“evet.”

Video devam ederken ben dışarı baktım.

Şehir yaklaşmıştı.

Yol kısalmıştı artık.

Konya merkez pek uzak görünmüyordu.

O sırada, arkamızda kalan İzmir’de neler olduğunu bilmiyordum.

Gül geceye doğru bir adım attı.

“lan sen o çocukla her vakit geçirdiğinde beni görmeyecek misiniz şimdi.”

Gece gözlerini kaldırdı.

“o çocuk senden ayrılmadı diye ben ondan ayrıldım zaten.”

Durdu.

“Siz hiçbir şeyi tam bilmiyorsunuz. Muhatabın da ben değilim.”

Serhat’la Cemre biraz gerideydi.

Yan yana.

Cemre tırnaklarını yiyordu.

Gülün sesi koyu kapladı.

“o kadar basit mi yani? Aldatan biri bu.”

Gece bir anda döndü.

“ani gelişti ve gelip sana kendi söyledi. Başkasından duymadın.”

Gül bu sefer Serhat’a baktı.

Dik dik.

“evet o da ayrı konu zaten. Arkadaşlarım bana bunu söylemedi. Günlerce bekledim, aptal yerine kondum.”

Serhat hemen araya girdi.

“gül bak… güneş bir haftadan kısa sürede bir şeyler yaşadı, sonra ne olduğunu yeni yeni anladı zaten. Sana da gelip direkt söyledi.”

“sen de geceyle güneşle sokaklarda geziyordun ama değil mi”

Serhat ellerini kaldırdı.

“ya bak öyle değil—”

Cümle havada kaldı.

Çünkü güneş artık görünmüyordu.

Ama ışığı hâlâ gökyüzündeydi.

Ayın çıkmasına izin vermeyecek kadar.

Telefonu cebime koyup adamın numarasını kaydettim.

“çok teşekkürler abi.”

Adam camdan hafif uzandı.

“hadi dikkat edin. Bir şey olursa arayın.”

Kapı kapandı.

Araba uzaklaştı.

Motor sesi küçüldü.

Sonra tamamen kayboldu.

Bir an sadece şehir kaldı.

Ve biz.

Sırt çantalarımız.

Akşam öncesi serinliği.

Selene döndüm.

“Selen.”

“Efendim.”

“Şehir merkezindeki hiçbir arabanın Adana’ya gideceğini düşünmüyorum.”

Baş parmaklarını kaldırıp bana gösterdi.

“ben de.”

Bir süre yürümeye devam ettik.

Ayakkabı seslerimiz kaldırıma vuruyordu.

“bizim otoyola gitmemiz lazım.”

Selen eliyle telefonumu gösterdi.

“Tamam Adana yolunun konumunu aç. Benim şarj on dokuz.”

Telefonu çıkarırken yüzüne baktım.

“o kadar konuşacak ney vardı? Ben geceyle bile konuşmadım.”

Omuz silkti.

“ya bir şeyler anlatıyorlardı işte. Konuştum, allah allah.”

Sessizlik.

Tak.

Tak.

Tak.

Adımlar yankılanıyordu.

Dükkân ışıkları azaldı.

İnsanlar seyrekleşti.

Her sokakta bir kişi eksiliyordu sanki.

“selen.”

“ney.”

“biz daha ne kadar yürüyeceğiz? Etrafta kimse kalmadı.”

Başını kaldırıp ileriyi gösterdi.

“şuradaki petrolde dururuz. Telefonu şarja takarım, bir şeyler içeriz, sonra bakarız.”

Yavaşladım.

“selen bugün varamayacağız.”

Hiç dönmedi.

“varmak zorundayız. Sus.”

İleride sarı bir ışık yanıyordu.

Tek başına.

Ceketimin fermuarını çektim.

“ya burası yaz değil mi”

Selen hafif güldü.

“yazdan çıkıyoruz yavaş yavaş, güneş.”

Etrafına baktı.

“iç Anadolu burası.”

Selen’le koltukların üzerindeydik.

İki kahve.

İki şarj cihazı.

Sarı dükkân ışıkları.

Kapı açıldı.

Bir aile içeri girdi.

Cips paketleri hışırdadı.

Poşet sesleri.

Ayakkabı tabanları.

Sonra ikimizin de yüzünü güldüren o ses geldi.

“Anne, Adana’ya kaç dakka kaldı?”

Kadın çocuğun kapüşonunu düzeltti.

“Birkaç saat oğlum.”

Selen’e baktım.

Elini tuttum.

“Selen.”

“Güneş.”

Hemen ayağa kalktı.

Adam dönüp ona baktı.

Selen ellerini önünde birleştirdi.

“Ya ben ve erkek arkadaşım…”

Durdu.

“Yani arkadaşım.”

Adam hiçbir şey demedi.

“Adana’ya gitmeye çalışıyoruz da… benim yarın orada bir şeyim vardı. İzmir’den geldik buraya kadar ama burada kaldık.”

Adam eşine baktı.

Eşi adama baktı.

Kadın hafifçe gülümsedi.

Adam bana döndü.

Kahvemden bir yudum aldım.

“Nereye gidiyorsunuz?”

Selen hemen konuştu.

“Ya şey… orada Nehir’de otel var ya… o—ona.”

Adam birkaç saniye düşündü.

“Bir iki saate varsak bile sizi otele bırakamam.”

“Efendim, Adana’ya ulaştırmanız bile çok büyük bir şey zaten.”

Güldüm.

Selen arkasını dönüp bana baktı.

Sustum.

Adam da kısa bir kahkaha attı.

“Tamam, gelin siz. Ama indikten sonra bir yirmi yirmi beş dakika yolunuz olur. Otobüs bulursanız beş dakikada gidersiniz.”

Selen’in yüzü değişti.

“Çok teşekkür ederiz.”

Kalktım.

Selen’in çantasını, kendi çantamı ve telefonları aldım.

Birlikte dışarı çıktık.

Arabaya bindik.

Küçük çocuk en sağa geçti.

Ben ortaya oturdum.

Selen sola.

Motor çalıştı.

Kafamı Selen’in omzuna koydum.

Adam müziğin sesini açarken dışarıdaki güneş ışığı yavaş yavaş kısıldı.

Adam aynadan bize bakıp sordu.

“Müziğin sesi sizi rahatsız ediyor mu?”

Ben konuştum.

“Hayır.”

Eşi dönüp bana baktı.

Gülümsedi.

“Ney?”

“Hayır.”

“Sen Türk müsün?”

Selen camı indirdi.

Aynı sohbeti yaşamaktan sıkıldığı belliydi.

“Türküm de Fransa’da doğdum. Önce Fransızcayı öğrendim. Türkçeyi çok konuşmadım. Şimdi biraz böyle konuşuyorum o yüzden.”

“Yaa…”

Kadın önüne döndü.

Selen bana eğilip fısıldadı.

“Günde on kere nereli olduğunu açıklamandan ben bıktım, sen bıkmadın mı?”

“Napayım yav.”

“Konuşmanı değiştir kanka.”

“Aynen Selen.”

Önüme döndüm.

Kafam hâlâ Selen’in omzundaydı.

Gözlerim ise şu anki hava gibi.

Kapalıydı.

—

—

—

Biri beni dürttü.

“Güneş, kalk hadi. Geldik.”

Gözümü açtım.

“Noluyo ya…”

“Adana’ya geldik.”

Etrafıma baktım.

Selen adamla konuşuyordu.

“Bak şuraya çıkın. Durakta bekleyin. Oradan geçen çoğu otobüs o otele gidiyor. Sorarsınız yine, başka yere giden de var.”

Selen başını salladı.

Ben çantamı ve telefonumu alıp bir şey unutmuş muyum diye baktım.

Arabadan indim.

Adamın elini sıktım.

“Çok teşekkür ederiz.”

“Ne demek oğlum.”

Sonra Selen’le adamın gösterdiği yere yürümeye başladık.

Bir şeyler söylemek istiyordum ama ağzımı açacak enerjim bile yoktu.

Diretmedim.

Sadece durağa doğru yürüdük.

“Selen, otobüs gelmezse?”

Telefonunu çıkardı.

“Bekle, konum açıcam.”

Durdu.

“Oha lan.”

“Noldu?”

Cevap vermedi.

“Noldu Selen?”

“Lan uzakta dümdüz yol lan.”

“Nasıl yani?”

İşaret parmağıyla sağ tarafı gösterdi.

Gecekondular.

Sonra apartmanlar.

Sonra ışıklı kuleler.

“Burayı yürüyebiliyoruz ya. Bu yolun sonunda otel var. Çok uzak ama otobüs gelmezse gideriz yani.”

Tam o sırada mavi bir otobüs göründü.

Selen bana baktı.

“Otobüs mü bu?”

“Cezaevi arabası olmasın.”

Otobüs önümüzde durdu.

Kapı açıldı.

“Çocuklar nereye gidiyorsunuz?”

“Nehir’in oradaki otele.”

“E binsenize.”

Selen içeri çıkarken konuştu.

“Abi biz Adana’ya şimdi geldik, hiçbir yer bilmiyoruz.”

“Adana’ya şimdi geldiniz, buraya nasıl geldiniz?”

Ben konuştum.

“Oto—”

Durdum.

“Ihm.”

“Ihm.”

“Otostopla abi.”

Adam güldü hafifçe.

Otobüsü çalıştırınca kafamı çevirdim.

İki adam yan yana oturmuştu.

Kendi aralarında konuşuyorlardı.

Geçip boş yerlere oturduk.

Selen öne doğru eğildi.

“Abi bize ineceğimiz yeri—”

“Söylerim söylerim.”

“Sağ ol abi.”

Camdan dışarı baktım.

Taştan, bakımsız evler geçiyordu yanımızdan.

Otobüs yavaş yavaş apartmanlara doğru gidiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.