Mezuniyetime sayılı günler kala, içimdeki hayallerle ailemin beklentileri arasında sıkışmış hissediyordum, ve her adımımda o hayalin uzağında kalmanın verdiği bir hüzün taşıyordum. Hala içimde bir yerde, neden bu yolu seçtiğime dair cevapsız sorular taşıyordum. Evet, almam gereken bir intikam vardı. Zamanında ailemin hakkı yenmişti. Bunun arkasından gidecektim. Ama iki abim varken bu bana niye kalmıştı ki? Çünkü bu yola kendimi ben adamıştım, annem için, ailem için. Mezuniyetime bir aydan daha az bir süre kalmıştı. Ama benim aklımda hala ukde kalan şeyler vardı. Hayallerimden vazgeçmiştim. Su an istediğim psikoloji okulundan mezun olacak olabilirdim. Ama inşaat mühendisi olmuştum. Aslına bakılırsa bundan o kadarda şikayetçi değildim. Çünkü bunu ailem için yapmıştım. -"Abla! Nerdesin hadi seni bekliyorum." Yusuftu bana seslenen. Yani benden bir küçük kardesim.Mezuniyetim için elbise arıyordum ve bugünde Rizedeki farklı bir mağazaya gidecektim kardeşimle beraber. -"Geldim Yusuf!" beyaz tenisçi eteğimle uyumlu beyaz şapkamı kafama geçirip odamdan çıktım. Ben merdivenlerden inerken Yusuf'un gerçekten de kapının önünde beni beklediğini gördüm. -"Babamın yanına da uğrayacağız abla aldıktan sonra."Ayakkabılarımı giyerken göz devirdim. -"Tabi alabilirsek." Kaç gündür elbise arıyordum. Ama hiçbiri içime sinmedigi için alamiyordum. Eğer bugünde bir şey bulamazsam özel tasarım yaptıracaktım. Kapıdan çıktığımızda annem dışarda en küçük kardeşim olan Elanur ile çiçekleri suluyordu. -"Anneciğim, çıkıyoruz biz hadi görüşürüz" -"Görüşürüz Kübra. Yusuf'a iyi bak kaybolmasın oralarda. Dikkatli olun. Ali ve Deniz hep yanınızda olsun. Tek gezmeyin" Gülerek Yusuf'a döndüm. Annem ona küçük çocuk muamelesi yaptığı icin Söylenme moduna geçiş yapmıştı. -"Ya anne büyüdüm ben anlamıyo musun yaa? Sen bu gidişle beni üniversiteyede göndermezsin haa." Annemde bu hallerine alıştığı için göz devirerek cevapladı Yusuf'u. "Bi üniversite kazanda sen Yusuf. Sonra bakarız Ona." Mudahale edilmezse bu atışma böyle sabaha kadar uzardi. Ama şuan bunun olmasını istemiyordum çünkü bugün artık bulmam gereken bir mezuniyet elbisesi vardı. Kolundan cekistirerek soylenmesini böldüm Yusuf'un "Sonra tartisirsiniz bu konuyu haydi Yusuf. Gitmemiz lazım artık." İleride bizi bekleyen Ali'nin arabasına doğru ilerleyip arka kapıyı açtım. Yusufu oraya oturttum ve bende ön koltuğa geçip oturdum. "Bu sefer nereye Kübra hanım?" İster istemez sinirle güldüm Ali'nin söylediğine. Haklıydı O da aslında. Özel koruma olduğu icin hep benimleydi ve bu koşuşturmacalı gunlerimden nasibini fazlasıyla almıştı. "Dun sana attığım mağazaya. Bir arkadaşım önerdi. Orada kesin bulursun dedi bakalım artık." O arkadaş Furkandı. Yani bir süredir konuştuğum nadir kişilerden. Yakışıklı bir çocuktu ve kesinlikle kafa dengiydi. İtiraf etmek gerekirse flört gibi birseydik ve inkar edemezdim ki bu hoşuma gitmiyor değildi. Ayni sınıftaydık mezuniyette O da olacaktı. Furkanda anlattığı kadarıyla bu bölümü en başta kendi isteğiyle secmemişti. Ailenin tek çocuğu olduğu için babası onu bu bölümü okumaya zorlamış. Aa zamanla okuduğu bölüme alışmış ve kendine sevdirmis. Ayni şeyi benim yapabildiğim pek söylenemezdi. Okumuştum bu bölümü ve mezuniyetten sonra şirkette ise girecektim. Ama mutlu olabilecegim tamamen bir muammaydi. Araba durunca dusuncelerimi bir kenara bırakıp indim ve önünde durdugum mekana girdim. Grcwkten çeşit çeşit abiye vardı. Tıpkı diğer girdiğim mekanlarda olduğu gibi. Umarım burada gerçekten aradığımı bulurdum. "Merhabalar, nasıl yardımcı olabilirim hanimefendi?" yanıma gelen satış danismanina gülümsedim "Merhabalar. Ben mezuniyet için elbise bakıyordum da, inşaat mühendisligi için. Önerebileceginiz birşey var mı acaba?" "Tabii, siz lütfen bu tarafa gelin. Sizin için harika bir elbise getireceğim." Kadın bana ve Yusuf'a yol gosterirken samimiyetini hic bozmadı. bizi bir koltuğa oturttuktan sonra arka tarafa gitti ve elinde siyah bir elbise ile geldi. Elbiseyi gördüğüm anda gözlerim üzerinde gezindi. Siyah kumaş, odanın ortasında sessizce duruyordu; ne dikkat çekmeye çalışıyor ne de kendini saklıyordu. Gözlerimi ondan ayıramadım. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk yükseldi, sanki bana ait olmayan ama beni bekleyen bir şeyle karşı karşıyaydım. Henüz dokunmamıştım, giymemiştim… ama elbisenin benden bir karar istediğini hissediyordum. Karşımda duran elbise baştan sona siyahtı; gösterişsiz ama görmezden gelinemeyecek kadar net. İnce askıları omuzlarda neredeyse kaybolacak gibiydi, üst kısmı vücudu saran bir sadelik taşıyordu. Eteğindeki yırtmaç, elbiseye fazlalık değil, karakter katıyordu. Ne fazla cesur ne de masumdu. "Yok ablacığım. Biz bunu almıyoruz. Daha usturuplu seyleriniz var mıdır acaba?" Gozlerimi elbiseden çekip Yusuf'a döndüm. Ters bir bakış göndererek kadına cevabımı söyledim "Elbisenin tasarımını çok beğendim. Bi deneyebilir miyim kaç beden acaba?
Kadin guleryuzunu hiç bozmadı. "Bedeni size uygun Kübra hanım. Bu elbise sizin için Furkan bey tarafından bize gönderildi. Ayrıca birde not bıraktı." Yuzumdeki gülümseme nâifti. Furkan ince düşünebilen bir çocuktu. İyi ki dediğim nadir insanlardan di kısaca. -"İzninizle ben elbiseyi deneyeyim o zaman. Kabin ne tarafta acaba?" -"hemen göstereyim." Kadın önde ben arkasında ilerledim ve kabini gosterdiginde içeri girip elbiseyi üzerime geçirdim. Gerçektende tam bedenime oturmuştu. Benim tarzım bir elbiseydi. Kabinden çıkıp Yusuf'un yanına geçtim. "Nasıl olmuş Yusuf, beğendin mi?" Tam da düşündüğümü yaparak göz devirdi ve "İğrenç olmuş ablacığım. Sana hiç yakışmamış. Git çıkar bence. Bunu giyersen mezuniyette herkes sana güler. Çok çirkin bir elbise. Başka bir tane dene. Ben bunu beğenmedim hiç." Diyerek abiyemin gayette güzel olduğunu bana kanıtlamış oldu Ne zaman uzerimdekini begense böyle yapardı. Klasik erkek kardeş kıskançlığı işte naparsin? -"O zaman kesin bunu alıyorum ben. Üstümü değiştirip geliyorum. Şu asık suratını düzelt ben gelene kadar. Çok meymenetsiz görünüyorsun canım kardeşim. Bak ne güzel hemen bulduk aradigimizi. Furkan sağolsun." Yapmacık bir şekilde gülümsedi."O Furkan her kimse üstünü değiştirip gelmeni bekliyorum ablacığım. Anlatmam için." Ben çoktan arkamı dönmüştüm bile. Yine de o görmese bile gözlerimi devirdim. Bazen çok saçma davranıyordu. Kabine gidip üzerimi degistirdim. Yusuf'un yanına gittiğimde gerçektende o elbiseyi aldığım için canının sıkıldığı belliydi. Yine de umursamadan paketlemeleri için elbiseyi kasaya uzattım. -"Notu rica edebilir miyim hanımefendi?" diyerek Furkan'ın yazdığı notu istedim. Kadın yine gülümseyerek bir zarfı bana uzattı. Aldim ama okumayip çantama attım. Evde okuyacaktim. Elbiseyi paketleyip bana verdiklerinde "Yusuf, gidelim hadi." Zorluk çıkartmadan ayağa kalktı ve peşimden ilerledi. Dışarı çıktığımızda ise ben arabaya yönelirken Yusuf beni kolumdan tutarak kenara çekti. -"Yusuf napıyorsun acaba?" diye sormadan edemedim. -"Furkan kim abla? Niye sana elbise seçiyor. Birde not falan bırakıyor. Hayırdır yani?" -"Sanane be. Aa ben senin ergen aşk işlerine karışıyor muyum?" -"Kim bu Furkan abla?" -"Okuldan bi tanıdık. Sana hesap mı vericem ya ben. Rolleri karıştırdın sen iyice. Abla olan benim yer cücesi. Takıl peşime. Babama uğrayacağız daha." Aradan sıyrılıp arabaya geçtim. Arkamdan geleceğini biliyordum ve düşğndüğüm gibi de oldu. Ben ön koltuğa oturduktan hemen sonra arka kapı açıldı ve Yusuf arabaya bindi. -"Bu sefer erken çıktınız Kübra hanım. Buldunuz mu yoksa?" Gülümsedim yine. Ali'yi hep sevmiştim. Uzun yıllardır benimleydi ve çokta iyi anlaşıyorduk kendisiyle. Bana hep hanım diye hitap eder, saygısından asla ödün vermezdi. Ama bana korumadan çok bir abi, arkadaş gibiydi ve bu onunla rahat zaman geçirmemi sağlıyordu. -"Evet buldum. Bu kadar zamandır aradığıma değdi ama. Çok beğendim." -"Yunus bey yanına çağırmış sanırım. Deniz söyledi. Şirkete sürüyorum?" Denizin adı duyuldugu an arkada bir hareketlenme olduğu kaçınılmazdı. Denizde Yusuf'un özel korumasıydı ve bizim aksimize, hiç anlaşamazlardı. Deniz çok resmi bir korumaydı. Adamla oturup iki kelime konuşabilene helal olsundu yani. Öyle bir karakteri vardı. Kullandığı kelimeler belliydi. "Tamamdır Yunus bey." "Emredersiniz Yunus bey" "Yusuf bey lütfen zorluk çıkartmayın" bunlardan başka konuştuğunu hiç görmemiştim. Mesela şuan ki gibi bir durum olsa, Deniz hiç birşey söylemeden direk şirkete sürerdi. Ali ise babamın çağırdığını bana söylemişti çünkü her ne kadar patronu babam olsa bile o benim korumamdı ve benim emrimle hareket ederdi. -"Evet Ali. Şirkete uğrayacağız. Ama bi yere kaybolma sakın. İşimiz uzun sürmez diye düşünüyorum. Kantine geçip birşeyler falan iç bizi bekle. Geliriz hemen." -"Tamamdır Kübra hanım"Yolun gerisinde sessizlik hakimdi. Şirkete vardığımızda Yusuf ve ben arabadan indik. Ali de bir park yeri bulup kantine geçeceğini söyledi. Asansörle babamın ofis katına çıktığımızda asistan bizi görünce bir baş selamı verdi ve babamın müsait olduğunu söyledi. Teşekkür ettim ve kapıyı çalarak içeri girdim. Tabii Yusufta peşimden. -"Kübra, elbise aldın mı kızım kendine?" -"Evet aldım baba. Bizi çağırmışsın. O yüzden geldik." -"Bir şey için çağırmadım sizi yahu. Öyle bi yanıma uğrayın istedim. Hem yarım saate Akif abiniz Rizeye inmiş olacak. Hazır sizde erken geldiniz. Abinizi de alıp eve geçelim isterseniz.". Adem abimin adını duyduğunda Yusuf çok sevinmişti. Elanur ve Yusuf Adem abime çok bağlıydı. En çok onu severlerdi. Yusuf Adem abime özenir onun gibi asker olacağım derdi hep. Evet, Adem abim kendini vatanına adamış bir askerdi. Eve İki üç ayda bir anca gelebilirdi. Ayda bir iki kere zor telefonda konuşurduk. Bazen bir göreve giderdi, iki üç ay haber alamazdık. Ama her seferinde sağ bir şekilde görevden döner, ilk olarak bizi arardı. -"Adem abim mi geliyor! Yaşasın! Hadi gidelim baba. Anca gideriz yarım saatte." Yusuf hemen gitme derdindeydi. E abim özletmişti kendini. "Şirkette işin kalmadı mı baba?" diye sordum yine de. Bazenleri sırf bizim için işini bırakıyordu ve bunun sonucunda bir sonraki gün daha çok çalışmak zorunda kalıyordu. -"Asistanımın halledebileceği şeyler kaldı. Önemli şeyler değil. Gidelim hadi." Birşey demedim. İlk olarak ofisten, ardından şirketten çıktık. Babamın arabasına ilerlerken Aliye babamla geçeceğimizi bildiren bir mesaj gönderdim ve babamla havaalanına doğru yola koyulduk. Yarım saat olmadan havaalanına vardık ve abimi beklemeye başladık. Ortalama 20 dakika sonra babamın telefonu çaldı ve arayan abimdi. Arkamıza bakmamızı söyledi ve arkanızı döner dönmez abimle göz göze geldik. Gerçekten özlemiştim. O birkaç saniye sanki dakikalara uzadı. Zaman durdu, havaalanının gürültüsü bir anda silindi. Ne anonslar, ne yürüyen insanlar… Hepsi bir sisin arkasında kaldı. Sadece abim vardı. Üniformasıyla, yüzünde tanıdık ama biraz da yabancı gelen o gülümsemeyle bize doğru bakıyordu. İlk hareket eden Yusuf oldu. Beni ve babamı bile beklemedi. Sanki ayakları yere değmiyordu, koşmuyordu da uçuyordu. “Abi!” diye bağırışı havaalanında yankılandı. Adem’in yüzü o an bambaşka bir hâl aldı. Sertliğin, disiplinin, asker duruşunun yerini bir anda ağabeylik aldı. Kollarını açtı ve Yusuf kendini hiç tereddüt etmeden o kollara bıraktı. Adem onu yerden kaldırdı, sıkıca sardı. Yusuf’un yüzünü abisinin omzuna gömmesini, omuzlarının titremesini gördüm. O an Yusuf’un sadece küçük bir kardeş olmadığını, abisine gerçekten sığınan bir çocuk olduğunu anladım. Babam birkaç adım geride durmuş, onları izliyordu. Gözlerini kaçırmaya çalışsa da başaramadı. Adem Yusuf’u yere indirince babam yaklaştı. İki adam… Biri baba, biri oğul. Söylenecek çok şey vardı ama hiçbir kelime çıkmadı. Babam abimin omzuna elini koydu, sertçe ama sevgiyle. “Hoş geldin oğlum,” dedi sadece. Adem başını eğip “Hoş buldum baba,” diyebildi. O iki kelime, aylarca biriken özlemi taşıyordu. Ben hâlâ birkaç adım uzakta duruyordum. Yusuf ve babam arasından onlara bakıyordum. Abim bakışlarını bana çevirdiğinde kalbim sıkıştı. Göz göze geldik. O an onu gerçektende ne kadar özlediğimi düşündüm.“Gel buraya mini komutan,” dedi yumuşak bir sesle. Adımlarım titreyerek ona doğru gitti. . Başımı göğsüne yasladım. Üniformanın sertliğiyle kalbinin sıcaklığı birbirine karıştı. Eli saçlarımda gezindi, “Büyümüşsün kız,” dedi neşeyle. Gülümsedim ama cevap veremedim. Yusuf tekrar yanımıza geldi, bu sefer Adem’in koluna yapıştı. Babam bizi izliyordu, sessiz ama tamamlanmış bir ifadeyle. Havaalanı kalabalığı yeniden kulağıma gelmeye başladı ama artık rahatsız etmiyordu. Çünkü içimdeki boşluk dolmuştu. Havaalanının kapısından çıkarken Yusuf, abimin kolunu bırakmadı. Sanki bıraktığı an tekrar gidecekmiş gibi sıkı sıkı tutuyordu. Bir yandan da durmadan konuşuyordu. “Abi bak okulda geçen hafta bir şey oldu…” diye başladı, nefes almadan. Öğretmeniyle yaşadığı komik bir anıyı anlatıyor, araya arkadaşlarının isimlerini sıkıştırıyor, abimin gülüp gülmediğini kontrol etmek için başını kaldırıyordu. Adem her kelimesini dikkatle dinliyordu. Başını eğip Yusuf’un hızına ayak uyduruyor, bazen gülüyor bazen de “sonra ne oldu?” diye soruyordu. Yusuf’un gözleri parlıyordu; Ben birkaç adım geride, babamla yürüyordum. Babam sessizdi ama yüzündeki ifade her şeyi söylüyordu. Adem bir ara başını kaldırıp babamla göz göze geldi. Konuşmadan konuştular. Adem’in bakışında “nasıl gidiyor?” sorusu vardı, babamınkinde “idare ediyoruz” cevabı. Küçük bir baş hareketiyle anlaştılar. O kısacık an, yılların babalık-oğulluk sessizliğiydi. Yusuf hâlâ anlatıyordu. Adem gülerek başını okşadı. “Sen hiç değişmemişsin,” dedi.“Değişmem zaten abi,” diye cevap verdi Yusuf gururla. O sırada Adem durdu. Yusuf’un elini bırakmadan bana döndü. Gözleri yumuşadı. “Senin üniversite bitmiş,” dedi. “Tebrikler mini komutan. Nasıl uzatmadan bitirdin pes doğrusu.”Sesi sakindi ama içindeki gurur belliydi. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Teşekkür ederim abi, yaptık işte birşeyler.” diyebildim sadece. Bana küçüklükten beri hep mini komutan derdi. Hoşuma gidiyordu ama bazen sinirde edebiliyordu.
Arabaya doğru yürürken Yusuf bu kez arka koltuğu kapmıştı bile. Adem’in yanına oturmuş, kolunu hâlâ bırakmamıştı. Babam direksiyona geçti, ben ön koltuğa oturdum. Araba hareket ettiğinde Yusuf anlatmaya devam etti; okul, arkadaşlar, mahalledeki değişiklikler… Adem dinledi. Arada babama dönüp kısa kısa sorular sordu. “Annem nasıl?” “İyi,” dedi babam. “Seni bekliyor.” Eve yaklaştıkça konuşmalar azaldı. Herkes kendi düşüncesine çekildi. Kapının önüne geldiğimizde.Yusuf kapıyı açar açmaz içeri fırladı. “Anne! Anne bak sana kimi getirdik!” diye seslendi, sesi konaktaki yüksek tavanlarda yankılandı. Annem alt salondan çıktı. Yusuf’un yüzündeki ifadeyi görür görmez duraksadı. “Ne oldu Yusuf?” dedi. Yusuf kapının önünde durdu, gülümseyerek kenara çekildi. Annem kapıya baktı. Bir anlık şaşkınlık oldu, sonra yüzü aydınlandı. Gözleri doldu ama hemen gülümsedi “Ne ara geldin sen?” dedi. Adem şapkasını çıkardı. “Bugün,” dedi. “Yeni geldim. Sürpriz olsun istedim.” Annem oğluna sarıldı. Kısa ama içten bir sarılıştı. “Hoş geldin,” dedi. “İyi ki geldin.” O sırada merdivenlerden koşar adımlar duyuldu. Elanur yukarıdan aşağıya doğru geliyordu. Yusuf’un sesini duymuştu. Adem’i görür görmez durdu, gözleri kocaman açıldı. “Abi!” dedi bir anda. Adem ona döndü. Elanur bir saniye bile düşünmeden koşup abisine sarıldı. Boyu beline ancak geliyordu. “Ne zaman geldin?” diye sordu, başını kaldırmadan. “Az önce,” dedi Adem gülerek. Elanur başını kaldırdı, abisine baktı. “Gitmeyeceksin değil mi?” Adem hafifçe eğildi. “Buradayım.” Elanur biraz daha sıkı sarıldı. Sonra annesine döndü. “Anne gerçekten gelmiş değil mi?” Annem gülümseyerek başını salladı. “Gerçek. Hizmetçilerden biri salondan başını uzattı. Annem dönüp, “Çay koyun,” dedi. “Herkes için.” Salona geçtiler. Abim koltuğa oturdu, Elanur yanına ilişti. Yusuf da diğer tarafına oturdu. İkisi de abisinin kollarına dayanmıştı. Adem ses çıkarmadı. Sadece gülümsedi. Babam karşılarına geçti. Babam abime baktı. “Yol nasıldı?” “İyiydi,” dedi abim Konuşmalar sade, kısa ve yerindeydi. Elanur bir ara Adem’in kolunu tuttu. “Üniforman güzel,” dedi. “Beğendin mi?” “Evet.” Annem onları izliyordu. Gözleri dolu ama yüzü huzurluydu “Ev yine gürültülü olacak,” dedi gülerek. Ben o an şunu düşündüm: Bazı gelişler büyük laflar istemezdi. Sadece herkesin yerini yeniden bulması yeterdi. Ben biraz kenarda kalmıştım. Abime bakıyordum ama aklım başka bir yerdeydi. Bir şey eksikti. Tam olarak ne olduğunu düşündüm ve o an fark ettim. Akif abim. Eksik olan şeydiğer abimdi. Ankarada avukatlık yapıyordu. Onu da çok nadir görüyorduk ama şahsen ben hep iletişim halindeydim onunla. Akif abimle aramda farklı bir bağ vardı. Onu daha çok seviyordum belki de. Ona kendimi daha yakın hissediyordum. İçimden bir şey dürttü beni. Dayanamadım. “Bir dakika,” dedim. “Akif abimi arayalım.” Herkes bana baktı. Adem başını kaldırdı. “Doğru,” dedi. “O yok.” Telefonumu elime aldım. Numaranın üstüne bastım ve aradım. İkinci çalmada açtı. “Kübra?” dedi. “Abi,” dedim. “Evdeyiz herkes toplandı bende öyle seni bir arayayım dedim." “Anladım,” dedi gülerek. Telefonu biraz yana çevirdim. Adem’e uzattım. “Hoparlöre alıyorum,” dedim. "Burda sana bir sürpriz var." “Akif,” dedi Adem. “Sen eksiksin be sadece. Gelsene sende. Tamamlanalım.” Telefondan kısa bir sessizlik geldi. Sonra Akif güldü. “Biriniz gelmiş demek.” “Geldim, Sen de gel.”Akif abimin sesi yumuşadı. “Ankara’dayım hâlâ,” dedi. “Duruşmalar var.” “Bahane,” dedi Adem abim. “Ev doldu sayılmaz aslında.” dedi bize dönerek Elanur araya girdi. “Akif abi ne zaman geleceksin?” “En kısa zamanda,” dedi Akif. “Söz.” Yusuf da yaklaştı. “Abi Adem geldi!” “Biliyorum,” dedi Akif. “Duydum sesini ya.” Ben telefonu tutarken gülümsüyordum. Akif abimle her zaman daha kolay konuşurdum. “Abi,” dedim. “Seni özledim.” “Ben de seni bıcırık,” dedi hiç duraksamadan. Annem uzaktan seslendi. “Akif, kendine dikkat et. Yemeklerini aksatma oğlum. Üşüme oralarda sakın.” “Merak etme anne.” Babam sadece, “Yolunu bekliyoruz,” dedi. Telefonu kapattığımda salonda kısa bir sessizlik oldu. Adem abim bana baktı. “Sen onunla daha iyi anlaşıyorsun,” dedi. “Evet,” dedim. “Hep öyleydi.” Gülümsedi. “Belli oluyor." Elanur tekrar Adem’in koluna yaslandı. Yusuf koltuğun ucuna kaydı. Annem derin bir nefes aldı. “Birimiz eksik olunca ev eksik kalıyor,” dedi. Mutfaktan gelen tabak sesleriyle salon yavaş yavaş doldu. Hizmetçiler küçük tabaklar hazırlamıştı; börek dilimleri, kuruyemiş, çay… Annem “hafif bir şeyler atalım” dedi ama masa yine de kalabalık oldu. Konakta böyleydi; hafif dediğimiz şey bile paylaşınca çoğalırdı. Adem koltuğun ucuna geçti. Üniformasını çıkarmıştı, sivil hâliyle daha tanıdık geliyordu. Yusuf hemen yanına çöktü, Elanur da karşısına. Hizmetli masaya çayları uzatırken abimin yüzüne baktım; yorgundu ama huzurluydu da. “Orada zaman nasıl geçiyor?” diye sordum, çayımı karıştırırken. Adem bir an düşündü. “Bazen hızlı,” dedi. “Bazen hiç geçmiyor gibi.” Yusuf hemen atıldı. “Zor mu?” “Zor,” dedi Adem. “Ama alışıyorsun.” Elanur börekten bir parça aldı, Abime uzattı. “Bunu seviyorsun,” dedi. Adem gülümsedi. “Hâlâ hatırlıyorsun demek.” “Unutur muyum,” dedi Elanur gururla. Adem bir yudum çay aldı. Sonra anlatmaya başladı ama büyük laflarla değil. Daha çok küçük anlardan. Nöbette sabahın erken saatleri, birlikte paylaşılan bir çay, bir arkadaşının söylediği saçma bir söz… Hepimiz dinledik. Ben özellikle. Anlattıkları tehlikeli ya da ağır değildi; daha çok insan hâlleriydi. Bir ara bana döndü. “Senin mezuniyet ne zamandı?” diye sordu. “İki hafta kaldı,” dedim. “Vay,” dedi gülerek. “Çabuk gelmiş.” “Evet,” dedim. “Ben de yeni fark ettim.” "Eee ne yaptın," dedi "beğendin mi elbise falan kendine?" "Bugün aldık elbisemi. Kç gündür arıyoruz. Mezuniyetime gelecek misin abi? O zamana kadar burada mısın?" Bunu birazda hüzünlenerek sormuştum. Kalmasını isterdim. "İnşallah burdayım mini komutan. O kepi havaya attığını görmeyi çok isterim." Gülümseyerek cevap verdim ve o da anılarını anlatmaya devam etti. “Bir gün,” dedi, “nöbetteyiz. Hava buz gibi. Kimsenin konuşası yok. Bir arkadaş var, bir anda ‘şu an evde olsam annemin çayı var’ dedi. Hepimiz sustuk. Sonra herkes kendi evini düşündü.” Annem masanın başında durdu, dinledi. Gözleri abimdeydi ama araya girmedi. Babam başını salladı. Yusuf sessizleşti; bu nadirdi. “Peki sen?” diye sordum. “Ne düşünüyordun?” bana baktı. “Evi,” dedi. “Sizi.” Bunu söylerken abartmadı. Sadece söyledi. Yusuf tekrar konuşmaya başladı, bu kez daha yavaş. Elanur Adem’in koluna yaslandı. Ben tabağımdaki son börek parçasını aldım. Bir şeyler atıştırmak bahaneydi aslında; birlikte oturmak önemliydi. “Orada herkes farklı mı?” diye sordu Yusuf. “Farklı,” dedi Adem. “Ama aynı zamanda aynı.” “Nasıl yani?” “Özlem herkes için aynı.” Bu cümle salona yayıldı. Annem çay fincanını masaya bıraktı. Babam pencereye baktı. Konak yine sessizleşti ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Bir ara abim gülmeye başladı sessizliği bozarak." “Bir gün,” dedi, “yanlışlıkla herkesin çorabını karıştırdık. Kim kimin bilmiyor. Sonra bir baktık, herkes farklı renkte çorap giymiş.” Yusuf kahkaha attı. Elanur da güldü. Ben de. Gece ilerledikçe tabaklar boşaldı, çaylar tazelendi. Kimse kalkmak istemedi. Çünkü bu an, uzun süre aklımızda kalacaktı. Öyle ki saatler ilerledikçe bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Furkanın nota ne yazdığına bakmamıştım. Masadan lavabo bahanesiyle kalkarak gerçektende lavaboya ilerledim. İçeri girdiğimde kapıyı kilitleyip heyecanla cebimden notu çıkardım ve okumaya başladım. "Kübracığım, eğer benim seçtiğim elbiseyi beğenmişsen, mezuniyette o elbiseyi giyip, benim prensesim olur musun?" Bu, bu bir çıkma teklifiydi. Ve ben kabul edecektim. Çünkü bı çocuğu gerçekten sevdiğimi hissediyordum...