Takvim: 13 Kasım.
Burak’ın doğum günü.
11 yaşında ölmüştü. Bugün 12 olacaktı.
Olmadı.
Sabah 04:11.
İkimiz de uyanığız. Duvarın iki tarafında.
Meryem’in odasından ses yok. Ağlamıyor.
Kapıyı tıklatıyorum.
“Geldim” diyor. Sesi taş.
“Mezarlığa?” diyorum.
“Gidiyoruz.”
Kahvaltı yok. Konuşma yok. Siyah giyiyoruz.
Annem pasta yapmış. “Götürmeyin” diyorum.
“Götürmeyelim” diyor Meryem. “Mum üfleyemez.”
Çıkıyoruz.
Kapıda Can var.
6 aydır yoktu. Sakalı uzamış. Gözleri çökmüş.
Elinde bir poşet. İçinde 12 tane mavi balon.
Burak’ın sevdiği renk.
“Bırakmam” diyorum. “Gelemezsin.”
“Biliyorum” diyor. “Ama... ama bugün onun günü. Kapıda beklerim. İçeri girmem. Söz.”
Meryem başını sallıyor. “Gelsin.”
Şaşırıyorum.
“Emin misin?”
“Eminim. Ceza hepimize. Sadece bana değil.”
---
MEZARLIK – 10:17
Burak’ın mezarı. Küçük mermer. Üstünde: Burak K. 2012-2023
Altında annemin yazdırdığı: “Meleğimiz”
Meryem çöküyor. Toprağı seviyor.
“Doğum günün kutlu olsun paşam” diyor. “Abla sana balon getirdi. Mavi. Hani gökyüzü gibi...”
Can uzaktan izliyor. Demir parmaklığın dışında. Balonları gökyüzüne bırakmıyor. Elinde sıkıyor.
12 balon. 12 yaş.
Ben susuyorum.
Söyleyecek sözüm yok.
Kardeşime ne denir?
“Kalk gel” mi?
“Özledim” mi?
Özlemek yetmiyor.
Meryem cebinden bir şey çıkarıyor.
Defterden koparılmış sayfa.
04:11 yazıyor üstünde.
“Okuyabilir miyim?” diyor bana.
“Okuma” diyorum. “Burak duymaz.”
“Ben duyayım” diyor. “Kendime okuyayım. Cezam.”
Okuyor. Sesi titremiyor artık. Taşlaşmış.
_“04:11.
Bahar aradı. ‘Sallanıyoruz’ dedi.
Can ‘yat uyu’ dedi.
Ben yattım.
Burak öldü.
Ben suçluyum.
Ben katilim.
Ve ben, katilliğimi Bahar’a attım.
‘Sen yüzünden’ dedim.
Bugün 13 Kasım.
Burak 12 olacaktı.
Olmuyor.
Çünkü ben 04:11’de uyudum.
Uyandığımda kardeşim yoktu.
Dostum vardı.
Onu da öldürdüm.
İki kişiyi gömdüm 6 Şubat’ta.
Biri toprakta.
Biri ayakta.
Bahar ayakta ölü.
Ben yaşıyorum.
Adalet mi bu?
Değil.
O yüzden söz veriyorum Burak.
Her 13 Kasım, her 6 Şubat, her 04:11...
Yaşayacağım.
Senin yerine.
Bahar’ın ölen yerine.
Yaşamak... en ağır ceza.
Kabul ediyorum.
Doğum günün kutlu olsun kardeşim.
Ablan katil.
Ama ablan söz verdi.
Bir daha uyumayacak.
Asla.”_
Katlıyor. Mezarın üstüne koyuyor. Taş tutsun diye.
Rüzgar almasın.
04:11’i rüzgar alamasın.
O an Can’ın elinden bir balon kaçıyor.
Gökyüzüne.
12’den 11 kalıyor.
Meryem başını kaldırıyor. “Biri gitti” diyor.
“Burak aldı” diyorum.
İlk defa gülümsüyor. Yarım. Acılı. Ama gülümseme.
Can parmaklıktan sesleniyor: “Girebilir miyim?”
Başımı sallıyorum.
Giriyor.
Üçümüz.
Yarık kayadaki gibi.
Ama bu sefer aramızda boşluk yok.
Aramızda Burak var.
Toprak altında.
Ama var.
Can cebinden bir şey çıkarıyor.
Araba anahtarı.
Küçük. Oyuncak.
“Burak’ın” diyor. “Doğum günü hediyesi almıştım. Vermeye vakit olmadı. 5 Şubat’ta almıştım. Bagajda duruyordu. Bugün... bugün vereyim dedim.”
Mezarın başına koyuyor.
“Geç oldu kanka” diyor. “Ama... ama biliyorsun. Ablaların unutmaz. Abi de unutmaz. Geç de olsa...”
Ağlamıyor.
Biz de ağlamıyoruz.
Gözyaşı bitti.
6 Şubat’ta bitti.
Hastanede bitti.
Şimdi sadece taş var.
İçimizde.
---
AKŞAM – EV
Üçümüz.
Benim ev.
Burak’ın odasının kapısı açık.
İlk defa.
Masa kurduk.
Üç tabak.
Boş bir tabak. Burak’ın.
Mum yok. Pasta yok.
Ama Burak’ın sevdiği menü: Köfte, patates, kola.
Yemek yiyoruz. Sessiz.
Çatal sesi.
Duvarın içinden 04:11 geçiyor.
Her saniye.
Ama bağırmıyor artık.
Fısıldıyor.
Meryem konuşuyor. İlk defa yemek masasında.
“Yarın...” diyor.
Duruyoruz.
“Yarın psikoloğa gideceğim. Yatılı. Klinik. 3 ay. Annem buldu. Kabul ettim.”
Başımı kaldırıyorum.
“İyi” diyorum. Tek kelime.
“Çıkınca...” diyor. “Çıkınca ne yapacağım bilmiyorum. Ama... ama uyumayacağım. Söz.”
Can: “Ben de askere yazıldım.” diyor. “Tecilim vardı. Yırttım. Şubat’ta gidiyorum. 6 Şubat’ta. Askerlik şubesine o gün gideceğim. Bilerek.”
İkisine bakıyorum.
Katillerim.
Kardeşlerim.
Enkazım.
“Ben?” diyorum.
İkisi bana bakıyor.
“Ben ne yapacağım?”
Meryem: “Yaşa Bahar. Sadece yaşa. Bizim yerimize de.”
Can: “Ve yaz. Bunları yaz. Burak’ı yaz. 04:11’i yaz. Yaz ki... yaz ki kimse uyumasın bir daha.”
O gece yazmaya başlıyorum.
İlk cümle: “Adım Bahar. Dost kazığı yedim. Ölmedim. Öldürdüler. Sonra dirildim. Anlatacağım.”
---
3 AY SONRA – ŞUBAT
Meryem klinikten çıktı. Saçları kısa. Gözleri temiz.
İlk işi mezarlığa gitti. Tek başına.
Sonra bana geldi.
“Günaydın” dedi.
Saat 04:11.
“Günaydın” dedim.
İlk defa gün aydı.
Can askere gitti. 6 Şubat’ta. Fotoğraf attı. Şafak: 300.
Altına yazmış: “Her şafak 04:11. Unutmam.”
Burak’ın odasını dağıttık.
Eşyalarını koliledik. Lösemili çocuklara.
Yatağı kaldı.
Üstüne mavi bir örtü örttük.
Meryem her geldiğinde odaya gidiyor.
Yatağa oturuyor.
Konuşuyor.
“Bugün okul nasıldı paşam?” diyor.
Cevap yok.
Ama soruyor.
Ceza bu.
Kabul.
---
[SİYAH] 6. BÖLÜM FİNALİ
Adım Bahar.
23 yaşındayım.
100 yaşında hissediyorum.
Dost kazığı yedim.
Kazığı atanla aynı evde kalıyorum.
Aynı masada yemek yiyorum.
Aynı saatte uyanıyorum: 04:11.
Affettim mi?
Hayır.
Affedilir mi?
Asla.
Peki ne bu?
Bu, enkazda yaşamayı öğrenmek.
Beton yok.
Ama 04:11 var.
Burak var.
Ve biz varız.
Üç yarım.
Bir etmiyor.
Etmeyecek.
Ama yürüyoruz.
Topallayarak.
Düşerek.
Kalkarak.
Meryem dün dedi ki: “Bahar, sence Burak bizi görüyor mu?”
Dedim ki: “Görüyor.
Ve bence... bence ilk defa ‘abla’ diyor.
SON.