"Gece olduğunda denize yansıyan ay ışığına bakıyorum, zayıf beyaz sisin ardından yavaşça geçen birkaç gemiyi izliyorum, imkansız dursa da sanki kahkalarını duyuyorum, yapay ışıklarla çevrelenmiş güvertedeki şişe çarpışmaları kalbimle ritim halinde ilerliyormuş gibi düşünüyorum. Nerede olmak istediğimi bilmiyorum ama şu an sanki ordayım, denizin ötesindeyim."
Kibirli bir duruşla karşımda dikilen çocuğun siyah çizgili bir gömleği ve boynundan sarkan bir giriş kartı vardı, gölgeli havaya rağmen yüzüne taktığı güneş gözlüğü onu biraz komik duruma düşürse de kendinden çok emin bir şekilde karşımda duruyordu. Kesinlike korkmamı gerektiren bir tip değildi, burada çalıştığını da sanmıyordum.
"Sadece açılıyor mu diye denemek istemiştim." diyerek gülümsemeye çalıştım.
"Tabii, neden burada olduğunu sorabilir miyim?" diye sordu, sesinin şüpheci tonunu gözümden kaçıramadım. Buraya araştırma için gelen tek kişi olmayabileceğimi düşündüm.
"Hopewell'in oyunu için."
"Hopewell'in oyunu için neden buradasın?" dalga geçer tonuna rağmen ard arda sorularla gelmesi beni biraz tedirgin etmişti.
"Dergide çalışıyorum, bilgi toplayabilirim diye dişündüm. Ya siz? Sen?" diyerek lafı ağzımda geveledim.
"Araştırma yapmak için geldim, sen de gazetecisin belli ki."
"Sen nereden geliyorsun?" diye sordum.
"Clockwork Genel Haberleri."
"Alver Kültür Dergisi." diye geri cevap verdim, çocuk gözlüğünü çıkarıp gömleğinin cebine astı.
"Kötüymüş." diyerek kollarını birleştirdi ve biraz daha yanıma doğru geldi. Söylediklerinin şaşkınlığıyla "Pardon?" diye sordum.
"Sanat gazeteleri kesinlikle benim ilgilendiğim kısım değil. Ben araştırmacıyım. Daha havalı." Bu çocuğun kibiri biraz sinirimi bozmaya başlamıştı, kendi işime bakıyorken birden yanıma üşüşmüştü ve şimdi de istemediğim konuşmalara katlanmak zorunda kalıyordum.
"Kesinlikle değilsin, önemli olan doğru yazıları bulabilmek." diyerek cevap verdim ama dürüst olmak gerekirse, araştırmacı gazete yazarlığına her zaman özenmiştim. Benim için fazla getir götürlü bir yazarlık şekliydi ama eğlenceli duruyordu.
"Kesinlikle öyleyim, amatör bir yazar olup başkalarının işleri hakkında atıp tutmaktansa gerçek maceranın peşinde koşuyorum." dediğinde istemeden de olsa gülerek köşkün bahçesini gösterdim.
"Burada mı koşuyorsun?" diye sordum. Adela'nın boş ön bahçesine biraz bakındıktan sonra, tek kaşını kaldırarak "Evet." diye cevap verdi.
"Pekala, o zaman sen kendi işine bak, ben de benimkine. Arkada bahçedeki oyuncularla konuşup amatör yazıma odaklanmam lazım." diyerek sohbetten sıyrılmaya çalıştım, ama tam kapının önünden ayrılırken önümü kesti.
"Oyun hakkında mı yazacaksın?" diye sordu. Oflamamak için kendimi zor tuttum.
"Amacım o." dedim.
"Peki, umarım yazabilirsin. Hopewell'in köşküne neden baktın o zaman?" diye tekrar sordu.
"Bilmiyorum, belki içeride birileri vardır da konuşurum diye düşündüm." diye cevap verdim.
"Evi de gezer, Adela hakkında biraz bilgi edinir, hayat tarzını öğrenirsin diye de düşündün değil mi? Kabul et." sinirle güldüm.
"Evet, belki. Ne var ki bunda? İki saniyelik bir hareketti ama çoktan pişman oldum, sayende."
"Eh, benim de amacım ilk geldiğimde oydu. Belki birbirimize yardım edebiliriz. Senin oyun dediğin şeyden pek ekmek çıkmaz ama çıkanı bölüşürüz." diyerek gülümsedi, teklifinde samimi olduğunu düşündürecek türden bir gülümsemeydi.
"Sana nasıl yardım edebilirim ki? Burada nasıl bir hikaye aradığını da anlamış değilim." duruşunu dikleştirip yanımda yürümeye başladı.
"Adela'nın ortalıktan kaybolmasının ardında önemli bir olay olduğunu düşünüyorum, herhangi bir kanıtım yok. Tamamiyle iç güdüsel ama oyunlarıyla resimleri arasındaki geçiş travmatik bir olay yaşadığını gösteriyor, sadece bu değil ama-"
"Ben de sanattan anlamadığını düşünmüştüm."
"Ah, hayır. Anlamıyor değilim, sadece seninkisinin ezikçe bir uğraş olduğunu düşünüyorum."
"Bunu tekrar tekrar söylemen gerekmiyor."
"Belki de gerekiyordur."
"Seninle çalışmaya ikna olmam için mi? Hayır, gerekmiyor."
"Elbet bir gün kabullenirsin, biz işimizi halledelim de." diyerek arka bahçeye doğru yürümeye devam etti. Adela'nın arka bahçesi en az ön bahçesi kadar büyüktü, burada futbol maçı bile düzenlenebilirdi ki vardığımda çalışıyor olacağını düşündüğüm öğrencilerin yarısı tam da bunu yapmaya çalışıyordu.
Kısa boylu bir adam gülümseyerek, "Bizim çocuk da gelmiş, merhaba Theo." diyerek Theo'nun omzuna vurmaya yeltendi.
"Üzgünüm Cass ama sanırım bugün dünden biraz daha kısasın." diyerek adama geri gülen haline garip bir şekilde baktım, gördüğüm en patavatsız ya da daha kibar bir dille en direkt insanlardan biriydi.
Onlar gülüşüp sohbet ederken nereye gideceğimi kestirmeye çalışıyordum. Kafam bir o taraftan bu tarafa kayarken Theo omzumu tutup, "Bu da yeni arkadaşım, grubun yeni üyesi bile sayılabilir, adı şey-"
duraksadı.
"Adın neydi senin?" diye sordu, "Olivia Dune." diyerek samimi bir şekilde cevap vermeye çalıştım.
"Bu da grubun yeni ayak bağı, Olivia Dune." diyerek beni etrafındakilere tanıttı. Kulağına doğru eğildim, "Sen eski ayak bağı mısın?" diye sordum.
"Hayır, grubun diğer ayak bağı yaşlı piyanistimiz Ana Lowell. Yetenekli bir kadın ama kedilerini de buraya getirip duruyor ve sonra her yerde kayıp kedi arıyoruz. Ama bunu ona asla söyleme, asla. Sorun Ana bile değil, kedileri. Ayak bağı olan kedileri." diye cevap verdi. Kafamı salladım.
Yaşlı bir kadının kedileri kadar büyük bir sorun muyum? Teşekkürler.
Hafif kırılmıştım ama bu çocuğu çok ciddiye alamazdım. Gazetecilerin herhangi bir ortamda iyi tepkisi alması imkansızdı zaten ama iş arkadaşımdan bunu bekler miydim? Bu çocuktan başka bir şey bekleyemezdim sanırım.
Kısa boylu adam, "Theo buranın baş belası, ne çenesi susuyor ne de işimizi yapmamıza izin veriyor. Çok fazla soru soruyor." diyince Theo'nun hafif utandığını hissettim.
Konuyu değiştirmeye çalışarak "Ana Lowell'i daha önce duymuş muydun? İstersen tanıştabilirim. Kedilerine rağmen futbol oynayanlardan daha çok iş yaptığı kesin." dedi.
"Duymaz olur muyum? Olur muyum ki acaba? Uh..Bayan Lowell hakkında bir şeyler duymuştum, eminim. Sanırım kadim huzureviyle alakalıydı." dedim özgüvensizce.
"Geçtiğimiz kış, huzurevi bakım korosunda çalmıştı."
"Doğru...doğrudur yani. Bunu ben bile bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Ben çok şey bilirim, hiç gocunmam. Sen de denemelisin. Gerçekten hiçbir şeyden haberin yok." diyerek Lowell'in yanına doğru koştu ve selam vererek yaşlı kadına sarıldı. Ana Lowell, çok tatlı bir kadına benziyordu. Bembeyaz saçları ve mavi gözleri vardı, esmer tenine yakışacak krem rengi çiçekli bir elbise giymişti. Adela Hopewell'le hemen hemen aynı yaşlarda olduğunu düşündüm, en azından Adela yaşasaydı aynı yaşta olabilirlerdi.
"Şu gençlerin içindeki en sevimli oğlan bu, hem kedilerim de ona bayılıyor. Çok şanslısın kızım." diyerek bana gülümseyen Ana'ya mahçup bir şekilde geri gülümsedim.
"Ben henüz o kadar iyi tanıyamadım, daha sevimlileri olduğuna eminim ama." diyerek şakalaşmaya çalıştım. Ana ve Theo sessizce bir kaç saniye bana bakınca yutkunup konuşmaya devam ettim.
"Ben Alver Kültür Dergisinden geliyorum, adım Olivia Dune. Adela'nın oyunu hakkında biraz bilgi edinmek için gelmiştim, acaba bana yardımcı olabilir misiniz?"
Mavi çiçekli elbisesini düzeltip Bayan Lowell tek kaşını kaldırıp bana baktı, yerden kar beyazı kedi yavrularından birini kaldırıp bana doğru uzattı. Beyaz hırkasını üstüne çekerek çantasından örgü poşetini çıkarttı.
"Bana bu saatte hiç bir şey soramazsın şeker kız ama Kar Güzeli'ne bakabilirsen bu konuyu tekrar düşünebilirim. Alver dergisinden de Alver olan herkesten de nefret ederim ona göre dikkat et." dedi, kediyi tutunca biraz huysuzlansa da sonra alıştığını hissettim.
"Tamam, elimden geleni yaparım. Biraz diğer insanları da rahatsız edeyim, Kar Güzeli de bana eşlik etsin ama düşünün olur mu?" diyerek Bayan Lowell'in yanından ayrıldım.
Açıkçası kendimi koca bir sirkteymiş gibi hissediyordum, ortada belirli bir oyun varmış gibi değildi. Bir grup insan kendi halinde oradan oraya dolanıyordu. Kalabalıkta yavaş yavaş ismini duyduğum iki-üç kişiye daha rastlamıştım ama genelde öğrencilerle doluydu.
Bu insanların nasıl örgütlendiğini merak ediyordum, sanki broşür kapan herkes boş vaktini değerlendirmek için uğramış gibiydi. Tabii ben ne kadar farklıydım bilmiyorum ama bu oyun klübünün parçası olduğunu sanmıyordum, en azından henüz sanmıyordum. Yine de tüm gün daraltı içinde yaşadığım ofis ortamından eğlenceli duruyorlardı; oyunculardan çok amaçsız birkaç kişiden ibaret dursalar da yaptıklarının belirli bir ismi ve sebebi vardı. İnsanı güzel hissettiren türen bir gruptu, cana yakın ve yarın yokmuşcasına tünelen insanlarla dolu bir huzurevi gibiydi de. Burası gerçekten her şeye kolayca benzetilebilirdi ama bulunma nedenime henüz benzemiyordu.
En azından Kar Güzeli yanımdaydı, o kadar tatlıydı ki Ana'nın peşime düşüp yeri kırk yarmayacağını düşünseydim gizlice eve götürmeyi bile düşünebilirdim, karanlık bir düşünceydi ana kedi işte o kadar tatlıydı.
Hava kararana kadar kediyle beraber birkaç kişiyle sohbet etmeye çalıştım. Öğrencilerden birkaçı elindeki eksik metine bakarak kendine kendine replikleri canlandırmaya çalışıyordu, diğerleri ise ucuz içeceklerle şarkı söyleyip diğerleriyle dalga geçiyordu. Yetişkinler ayrı bir gruptu; bazıları Ana'nın eski iş arkadaşlarıydı, bazıları da sadece zamanını değerlendiriyordu.
Elimde henüz toplayabildiğim pek bir bilgi yoktu, ertesi gün Matt'e ne diyebileceğimi de çok bilmiyordum. Buraya boşuna gelmiş gibiydim, Adela'nın eski menajeri de ortada yoktu ve umutsuzluğa kapılıp eve gitmemek için zor duruyordum.
Belki henüz çok daha erkendi, oyunun gidişatı hakkında bilgi edinip uzun bir yazı yazmak istiyordum hatta uzun zamandır sahte bir isimle kenarda tuttuğum blog için bile materyal toplayabilirim diye düşünmüştüm ama bir şeyler cidden çok yavaş ilerliyordu.
Sanırım bu oyun hakkında çok umut vadeden şeyler yazamayacaktım, ayın sonunda bi fiyasko bile ortaya çıkabilirdi. Sadece 6 ayda düzeltmeleri gereken birden fazla sorun vardı ve bunların başında da eksik kalmış bir kadro ve düzenlemeden geçmesi gereken bir metin vardı.
Oyun büyük ihtimalle Yıldız Yolu'nun devamı niteliğindeydi ve tamamlanabilirdi ancak bu iş yazın gidecek yeri olmayanların boş vakit eğlencesi ve altı boş hayallerinden fazlası gibi durmuyordu. Henüz bilmediğim çok şey vardı bu yüzden sonuna kadar beklemem gerektiğini düşündüm, en azından Ana Lowell ile biraz konuşabilseydim her şey açığa çıkardı.
Bana öğlen ahkam kesen Theo da pek araştırma yapmaya gelmiş gibi değildi, sabah söylediklerinde ciddi olup olmadığını düşündüm. Burada ne aradığını cidden merak ettim belki o da benim gibi okyanusun altında Atlantis'i bulabileceğini düşünmüştü ve düşünmeye de devam ediyordu. Benden başka kimsenin onun gazeteci olduğunu bilmediğini düşünüyordum, en azından Theo'nun aksine bana olan çekingen tavırlarını böyle açıklayabilirdim.
Ben oturup etrafı izlemeye devam ederken Cass ve grubuyla olan curcunasına ara veren Theo yanıma geldi ve herkesin birden boş dolanmayı bıraktığını gördüm.
"Ne oluyor?" diye sordum.
"Elaine Gardner yanında birini getiriyormuş, ciddi durmamızı söyledi ve açıkçası bu şu an biraz zor çünkü baya heyecanlandım."
"Ah, anladım."
"Ben de yanına geldim çünkü uzaktan çok ciddi duruyordun, benim duruşumu da etkiler diye düşündüm."
Beyaz bir kediyle oynayıp ağlamamak için zor durup etrafı izlerken acınası değil de ciddi durmam aslında kötü değildi.
"Tabii iyi yapmışsın, umarım artık biraz bilgi edinebiliriz."
"Doğru, buraya eğlenmeye gelmedik."
"Hadi canım!"
"Evet, evet. Her neyse, Ana'nın yanına doğru gidelim. Kediyi unutma."
"Unutmuyorum." diyerek çantam ve kedimi alarak hizmet evinin oraya doğru gittim.
Ana gülümseyerek Kar Güzeli'ni elimden aldı.
"Kedim seni sevmiş gibi duruyor, keşke çok sevdirmeseydin." dediğinde sesinde biraz kıskançlık hissettim ama bozuntuya vermeden "Artık konuşabilir miyiz?" diye sordum.
"Saat çok geç oldu, başka zaman konuşuruz." diyerek beni başından savdığımda biraz utandım, Theo ise gülümseyerek beyaz kediyi sevdi.
Hizmet evinin önünde dizildiğimizde herkesi en baştan görme şansım oldu; evin sağ tarafına doğru okuldan gelen öğrenci ve öğretmenlerden oluştuğunu düşündüğüm uzun bir kuyruk, sol tarafımda daha yaşlı bir kısımdan oluşan bir kuyruk vardı.
Elaine Gardner olduğunu düşündüğüm kişi tahmin ettiğimden daha gençti. Kızın koyu kızıl saçları dar siyah ceketinin bel kemerine kadar uzanıyordu, dik duruşluydu ve başı hep aşağıdaydı. Kulağındaki iletişim cihazına cevap verip elindeki dosyaya bakarak yürüyordu.
Birkaç kişiyle gelip onları da sıranın karşında yerleştirdi, karşımda bronz tenli bir adam vardı. Varlıklı birine benziyordu ve bunu göstermekte kararlı olduğunu düşündüm, Kar güzeli adamın pahalı takımının paçalarına sürünününce uzun ceketiyle kediyi kendinden uzaklaştırmıştı ve Ana bundan çok memnun olmamıştı. Adam çok yaşlıydı ama yüzü çok tanıdıktı, seyrelmiş sarı saçları parlıyordu ve kırışmış ağız çizgilerine rağmen kaprisli bir gülüşe sahipti.
Eski bir oyuncu olabileceğini düşündüm, ekranlara yakışan yüz hatlarıyla Adela'nın sahnesinde yerini hatırlamaya çalıştım ama bilemiyordum, seçmek çok zordu.
Theo'ya dönerek sordum, "Karşımdaki kim tanıyor musun? Oyuncu mu?"
"Ah, hayır. Sanmıyorum, onun yanındaki adam öyle ama o değil."
"Yanındaki adam kim?" diye sordum, bronz tenli adama kıyasla daha cömert bir duruşu vardı ve sanatçı bir kişiliğe sahip olduğunu görebiliyordum, üstüne giydiği sararmış beyaz ceketin ön cebinde boya izleri vardı ama adamı çok rahatsız ediyormuş gibi durmuyodu. Yüz hatları çok belirgin değildi ve çoğunlukla güneş lekeleriyle doluydu bu yüzden de anlamak da zorlanıyordum.
"Bilmiyor musun? Denizin gözü? Aviva’nın ışıldayan prensi? Daniel Goodwin?” dediğinde istemeden de olsa şaşırdım, yan karakterlerden biri olduğunu düşünmüştüm ama yüzünü zor seçebildiğim oyuncu, bir zamanlar şehrin meydanını büyük posterlerle süslemiş yakışıklı bir gençti.
Oyunun içinde defalarca sahne almış, her ayrıntıyı izlemiş bir sanatçıydı ve kesinlikle konuşmak istediğim biriydi. Naçizane fikrim diğer herkesin aksine bu adamın daha konuşabilir olacağıydı, sessiz ve sakin biriydi ama yardım etmek isteyebileceğini umdum.
Elaine Gardner sıranın arasına girerek yanında gelen kadrodan bahsetti ve en son takım elbiseli adamı öne çıkardı.
“Buraya toplandığınız için Adela yerine ben size teşekkür ederim, hepinizle teker teker tanışıp Corwell salonunda çalışmalara başladığımızda daha fazla kaynaşabileceğimizi umuyorum ancak sizlere en büyük misafirimizi tanıtmadan geçemem: Rickard Danston, Adela’nın geçmiş arkadaşlarından biri ve mükemmel bir tiyatrocu. Bu oyunu onun yönetmeliğinde sunabileceğinizi düşünüyoruz.”
diyerek Elaine, aklımdaki belirsiz ismi çözdü. Rickard’ın son oyunlarından birine Matt’in isteğiyle gitmiştim ve adamı sahne sonunda görmüştüm. Yetenekli bir insan olduğunu biliyordum, 1970lerde Adela ile olan ilişkisinin arkadaşlıktan fazla olduğu dedikodularını da hatırlıyordum. Adela’yı büyük ihtimalle en iyi tanıyan insanlardan biriydi ve bir şekilde benimle konuşmak için ikna edebileceğimi umdum, pek dost canlısı durmuyordu ama elimden geleni yapabilirdim.
Önce zor olanı yapıp Rickard Danston’ un yanına gitmeyi düşündüm ama Theo gözünü Ana ile selamlaşmaya giden Bay Goodwin’e kestirmişti.
