“Hapsolduğum odanın sarı mumları altında eriyorum, gün karşımda batarken ufak penceremde sonsuzluğa uzanan denizi izliyorum. Ardında beni neyin beklediğini merak ediyorum. Gökyüzüyle soğuk mavi suların birleştiği yerde eriyip kaybolan sıcak parlak güneş yerini umut ışığına bırakıyor ve yıldızlarım dileklerimi duymak içi beni çağırıyor.”
Masama zımparalanmış bir şekilde bilgisayar ekranımı izliyordum, akşam güneşi ofisin şeffaf camlarından içeri sızarken yavaşca uykumun geldiğini hissediyordum. Bir taraftan patronuma sunabileceğim herhangi ilgi çekici bir fikir arıyor, bir yandan da ekranımda sadece başlığı olan boş metin sayfasına bakıyordum.
Minik balerinlerin oyun şenliği, gelin savaşları senfonisi, yaşlı grupların konser salonu arayışı; yüzlerce etkinlik, bir sürü haber kaynağı ve yazmaya yeltenecek kadar ilgimi çeken neredeyse çok az şey...
"Bu hafta yazacak bir şeyin yok mu?" diye arkamda beliren patronum Matt beni ürkütünce yerimden bir saniyeliğine zıpladım, kendimi toparlayarak sandalyemi ona doğru çevirdim.
"Bir şeylerim var ama iyi bir şeyim yok. Hep aynı şeyleri yazıp duruyorum, beğenmiyorum ve siliyorum." diyerek utanarak da olsa dürüstçe cevapladım.
Matt tek kaşını kaldırarak elini bilgisayarımın kasasına doğru yasladı. Sanırım verdiğim cevaptan pek memnun kalmamıştı, benden çok fazla bir şey beklediğini düşünmüyordum ama en azından tek bir şey beklediğime emindim.
Bir saat sonra toplantı yapıp birkaç kişiye görev dağıtılması gerekiyordu ancak bunun için yaratıcı fikirlere ihtiyaç vardı, o fikirlerse henüz benden uzaktı.
"Sonuç olarak elinde açık sekmeler ve boş beyaz ekran var yani." dedi memnun olmadığını belirten bir tonla.
"Yani, evet. Birkaç şey buldum aslında ama hala düşünüyorum. Daha iyisini bulacağım." diyerek kalemimin ucunu kafama vurdum çünkü diyecek başka bir şeyim yoktu.
Kültür dergisinde çalışıyordum, daha doğrusu Alver Kültür Dergisi'nde çalışıyordum ve uzun süre staj yaptıktan sonra kadrolu bir çalışan olmayı başarmıştım.
Bazen zorlansam da işimi seviyordum; bir sürü yetenekli insanlarla çalışıyordum ve ofisin bu bayık saatlerinden de genelde keyif alıyordum. Hep burada kalmak istemesem de isim yapıp güzel bir kariyerin basamaklarını atabilmem için yeterince büyük bir yerdeydim.
Araştırma yapıp yeni fikirler bulmayı da seviyordum ancak kültür köşelerine ve sanat yazılarına vaktimin çoğunu ayırırken artık yazdığım çoğu şeyin ilgi çekmediğini farkedebiliyordum ve açıkçası, yapabileceğim çok daha iyi şeyler olduğunu düşünmekten kendini alamıyordum. Çoğu zaman kendimi kaptırıp büyük umutlarla başladığım hikayelerin sonu gelmiyordu, genelde düzenlemeye gidecek kadar bile önemli bir şey bulamıyordum.
Matt etrafa bakıp duruşunu düzeltti. Sonra tekrar bana doğru baktı, "Olivia, sana bugün burada ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum ama belki Pazartesi gününe kadar bir şeyler bulmuş olursun." dedi.
Patronum Matt, babası emekli olduktan sonra gazetenin başında yerini almıştı ve babasının aksine staj günlerimde bana rehber olmuştu. Aslında genelde iyi bir müdür olduğunu söyleyebilirdim, çoğu zaman sadece rahat bir ofis ortamı sunup daha iyi işler çıkaran yazarlar görmek istiyordu.
Saate bakıp iç çektim, "Bulacağım, gerçekten. Söz vermiyorum ama kesinlikle bulurum. Eminim. Teşekkürler." diye gevelenerek eşyalarımı toplamaya koyuldum. Matt kafasını olumlu bir şekilde sallayarak kendi ofisine doğru ilerledi.
Ofiste kalanlara selam verip dışarı çıktım, şirketten uzaklaşmış olmak bir an rahatlık verse de bunun sonunun nerede biteceğini bilmiyordum. İşime severek gidip gelsem de eski hevesimi artık bulamıyordum, önceden içimi ısıtan ve yazarken mutlu olduğum konular çok ufak tefek oluyordu ve bir şekilde heyecanlanıyordum. Ancak artık günlerim hep aynı geçiyordu, yeni çıkan filmlere veya tiyatrolara bakıyordum, okullardan etkinliklere gidiyordum ve kendimi günlerimi geri kalanınca aynı ofis masasının başında buluyordum. Eski heyecanımı kazanmak için büyük bir şeye ihtiyacım vardı, gazete hayatıma canlılık katabileceğim bir şeye, olduğum yerden mutlu olsam da beni farklı bi noktaya taşıyabilecek bir hikayeye...
İlkbaharın gelmesiyle hava artık daha geç kararıyordu ve eve gitmeden sokaklarda biraz vakit oyalayabileceğimi düşünerek yürümeye başladım.
Şehrin merkezinde yaşıyordum ve her türlü insanla karşılaşabiliyordum bu yüzden genelde her yer ilham kaynağı olacak bir şey bulurdum ama henüz pek bir şey yoktu. Kış tamamiyle bittiği için artık şehirde daha çok boş eğlence ve daha az zaanat görebiliyordum. Şehir dönemin başındaki gibi dolu dolu ve yaratıcı değildi, bahar tatiline gitmeyip hala buralarda olan insanlar da geceleri ortaya çıkmaya başlıyor ve şehrin sokaklarında sabahtan akşama kadar en çok dolaşan şeyler parti ilanları ve tatil broşürleri oluyordu.
Yürümeye devam ederken, acemi sanatlar yetenek okulunun girişinde broşür dağıtan bir grup çocuk gördüm. Okulun önündeki standa doğru gittim ve elime tutuşturulan broşüre bir süre baktım; Adela'nın Son Oyunu.
İsmi görünce biraz düşündüm, bilgisayarda bakınıp durduğum ve hafızamın bir kenarına ayırdığım bilgileri ayırt etmeye çalıştım.
Adela Hopewell -bildiğim kadarıyla- ünlü bir aileden geliyordu, hayatı boyunca zengin sosyetenin bir parçası olmuştu ama bunun dışında halkın her kitlesi tarafından zamsnında çok takdir edilen bir oyun yazarı ve sanatçıydı.
Hopewell, içimdeki yazma tutkusunu nasıl yönlendirmem gerektiğinde etkisi olmuş büyük isimlerden biriydi. Sadece bir oyununu canlı olarak görebilmiştim; Yıldız Yolu.
Ben henüz genç bir kız bile sayılmazken Yıldız Yolu o kadar sevilen bir oyun olmuştu ki sonradan film olarak çekilmiş ve kitap olarak basılmıştı.
O zamanlardan bu yana aklımda Hopewell'in hikayeleri cezbedici, mistik ve umutlarla dolu güzellemeler ile yazılmış mükemmel hikayeleri sahnede bir oyundan dahası bir şölen olarak kalmıştı. Oyunu Büyük Tiyatro'da izlediğim gün hayatımın bulanık gecelerinden biriydi, daha çok küçüktüm ama Adela'nın gözyaşları içinde sahne önünde duruşu ve herkesin alkışlamasıyla oyununu bitirişi benim içimdeki yaratıcılığımı keşfetmeme yol açan yazma tomurcukları uyandırmıştı. Rüyalarımı yazdığı karakterlerle süslemiş, cadılar bayramına yarattığı karakter ışık prensesi Aviva olarak katılmıştım. Ancak sonrasında oyunları bir daha gösterilmemişti ve Adela elini sosyeteden tamamiyle çekerek yıllar boyunca sessiz kalmıştı.
Adela Hopewell öldükten birkaç gün sonra, geçtiğimiz yıl sanat galerisi sahibi Jane Doukas tarafından "Adela'nın Sessizliği" adında bir resim sergisi düzenlenmiş ve ölen kadının evinden çıkardıkları eserlerde estetik, zihin açan oyunlarının yerini dramatik ve iç boğan resimleri almıştı ki eğer sergi hakkında Pennilyn Scott kadar iyi bir yazı yazabilecek olsam yazmak isterdim ancak resimler hakkında diyecek çok fazla bir şeyim yoktu. Galeriye gidip bir saat boyunca dolaşmıştım, birkaç fotoğraf çekip çok az bilgiyle eve dönmüştüm. Matt eğer izin verseydi biraz da araştırırdım ancak o zaman bana fazla geleceğini düşünmüştü.
Adela'nın ilham kaynaklarını ve kendi hayat hikayesini hep çok merak etmiştim ancak o da sonu gelmeyen hikayelerimden bir tanesi olmuştu. Hakkında ardı gelmeyen çok random bilgiler vardı ve menajerini bir yıl rahatsız etmiş olsam da asla görüşme şansı yakalayamamıştım. Aile menajerinin son aramamda dedikleri kesindi; Adela Hopewell kimse ama kimseye kapısını açıp tek kelime söylemeyecekti.
Biraz kabaca dile getirilmiş olsa da Adela'nın hikayesinin kendine ait olduğunu sonunda anlamıştım.
Uzun süre Matt'in çabalarımın gereksiz ve boş olmasını söylemesine rağmen inatla şansımı aramaya devam etmiştim, sonunda yediğim azarla Matt haklı çıktığını düşünse de ben henüz doğru zamanı bulamadığımı düşünmek istemiştim.
Elimdeki broşürü incelerken okulun öğrencilerinin Adela Hopewell'in ölmeden önce yazdığı bir oyunu düzenlemeye çalıştıklarından ve daha fazla sese ihtiyaç duyduklarından bahsedilmişti. Hopewell'in evi cenazesinden sonra tekrar kapatılmıştı ancak yazın son günlerini Hopewell'e ve hayatının bir parçası olmuş insanlara adamak üzere köşkünün Ağustos ayında ziyarete açılacağından bahsetmişlerdi. Yazın son günü oyunun Courtwell otel tiyatrosunda sergilenmesi için görüşme yapıyor oldukları yazıyordu, oyun çıkışı otel lobisinde Adela için davet düzenlemek istediklerini yazmışlardı.
Standın önüne doğru geri yürüyüp, birkaç dakika önce broşür dağıtan uzun saçlı ve çirkin yamalı ceketli çocuğa selam verdim.
"Merhaba, merhaba. Bana yardımcı olabilir misiniz?" diyerek kendimi etrafından bir haber çocuğa sesimi duyurmaya çalıştım.
Standa bakmıyordu, arkada telefonuyla oyun oynadığını gördüm.
"Tabii, hayatım. Sorunun neydi?" diyerek gülümsedi bana bakmadan.
"Beni Agatha'nın oyunu hakkında biraz bilgilendirebilir misiniz?"
Çocuk sorumdan sonra duruşunu dikleştirip, telefonunu cebine ve elini de beline koydu. Naif bir yapısı vardı ama kendinden emin duruşuna ve gözlerinin ardındaki sinsi bakışa takılmadan duramadım.
"İzleyecek misiniz?" diye sordu.
"İzleyeceğim, tabii, sanırım ama ben daha çok sahne arkası olarak demek istemiştim. Nerede çalıştığınızı, oyunu nasıl bulduğunuzu ve kimlerden destek aldığınızı merak ediyorum." derken biraz hızlı konuştuğumu farkettim, çocuğun bakışlarından zorunlu olarak burada olduğunu anladım, ummuduğum cevapları alamayacağımı düşündüm ama şansımı denedim.
"Eğer gönüllü olmak istiyorsanız biraz geç kaldığınızı söylemem gerek, buradan katılan çok öğrenci var zaten ama yine de bu hafta içi akşamları Hopewell'in arka bahçesinde çalışacaklarını duymuştum. Sanırım okul sahneyi kullanmalarına izin vermemiş, şey... çok zaman yiyorlarmış ve gözle görülür hiçbir şey yapmıyorlarmış."
"Ah, anladım. Oyunu sadece okulun öğrencileri olarak mı düzenliyorlar?" diyerek merak ettiğim konuları yineledim.
"Hayır, sanırım okulla Elaine Gardner anlaştı. Hopewell henüz ölmemişti sanırım, daha büyük bir prodüksiyon olması gerekiyordu ama cenazeden sonra biraz sarpa sarmış işler. O yüzden sadece anma amaçlı acemice bir oyun koymaya çalışıyorlar."
"Elaine Gardner mı?"
"Hayatım, sen de biraz fazla soru soruyorsun ama iyi birine benziyorsun, o yüzden seni başımdan savmıyorum. Yine de bu son soru, Elaine-"çocuğun lafını bitirmesine izin vermedim.
"Hayır, dur bu soru sayılmaz. Elaine, Hopewell'in menajeriydi, bunu hatırladım. Benim ihtiyacım olan şey köşkün adresi."
"Bu kadar heves iyi bir şey değil hayatım. Senden önce gelen çocuğa da söyledim, ki o senden bile fazla soru sordu, bu oyun işi biraz yaş. Boş vaktin varsa git tabii." diyerek adresi bir broşürümün arkasına yazıp bana verdi. Birkaç kez teşekkür ettikten sonra kağıdı cebime koyup eve gittim.
Kafamı bilgisayarımdan uzakta çalışıyordum çünkü tüm gün beynimi kafamın içinden çıkarıp soğuk suya tutma ihtiyacı duymuştum ve gözlerim artık ağrımaya başlamıştı ancak Adela Hopewell hakkında yazmaya heveslenmiştim. Uzun zamandır basit tek kişilik hikayeler yazıyordum ve bu oyun beni şirketteki sıradan rutinimden çıkarıp gazeticilik hayatıma biraz anlam katabilirdi. Oradaki insanları görüp, oyunun sahne arkasındaki olup bitenleri belgelemek istiyordum. Gazetenin dışında hoş bir şeyin parçası olabilir, kariyerimin en güzel yazılarından birini yazabilirdim. Cumartesi akşamım böylece tekrar bilgisayar başına oturup araştırma yapıp kapıldığım fikir hakkında düşünüp evde dört dönmekle geçti.
Ertesi sabah ağrılı gözlerime rağmen ofise koşarak gittim. Heyecanlı bir şekilde Matt'in kapısını tıklatıp içeri girdim.
"Sana Pazartesi gelmeni söylememiş miydim?" diye sordu.
"Ah, evet ama buldum. Yazacağım şeyi buldum, hazır mısın?"
Matt hafif sırıtarak sandalyesine doğru yayıldı, "Hazırım." dedi.
"Adela Hopewell'in Son Oyunu." diyerek umutla güzel bir tepki alacağıma inanmaya çalıştım.
Patronum iç çekerek sandalyesindeki duruşunu geri düzeltti, biraz hayal kırıklığı ve şaşkınlıkla cevap verdi.
"Adela Hopewell mi? Daha yeni ölmemiş miydi, ne oyunu, benim haberim neden yok?" diye sorunca gururla gülümsedim.
"Çünkü henüz çıkmamış ve hala destek arıyorlar. Tatlı bir olay, yazın son günü. Kesinlikle araştırmama değer." diyerek cevap verdim.
"Peki yazın son gününe kadar ne yapmayı planlıyorsun?"
Bunu ona bırakmaya karar verdim, izin verdiği sürece istediği kadar yan iş yapabilirdim, en azından yazıma odaklanmam gerekene kadar.
"Oyuncuları izleyip onlarla konuşup bilgi alabileceğimi düşündüm, her şeyi izleyip böylece detaylı bir yazı yazabilirim. Üstüne ne verirsen onu da yaparım. Her şeyi yazarım ama aradığım o büyük fikir bu." diyerek hızlıca cevap verdim.
"Bu uzun süreçli bir şey, kaldırabileceğine emin değilsen başka birine verebilirim."
"Biraz formumda olmadığımı biliyorum ama bunu halledebilirim."
"Uzun zaman sonra bu kadar hevesli olduğunu görmek güzel, Pazartesi akşama kadar Cowley Karınca Müzikali hakkında bir yazı getirirsen Salı sana kalır." dediğinde oflamamak için zor durdum.
"Karıncalar olmasın."
"Karıncalar olsun." diyerek gelen telefonu açtı ve beni ofisinden uzaklaştırdı. En azından artık yapabileceğim bir şey vardı.
Gerekirse Cowley'in zorla giydirdiği karınca kostümlü çocuklar hakkında da yazarım. Söyledikleri karınca şarkılarından da bahsederim ve neden hamamböceği yapmadıklarını bile sorgularım.
Pazar ve Pazartesi günlerimi şirkette ve Cowley İlkokulu'nda Matt'in istediği çeşit yazılara odaklanarak geçirdim. Bir yandan da oyun hakkında toplayabileceğim kadar bilgi toplamaya çalıştım. Salı gününü aslında gidiş geliş iki saatlik yol ve araştırma yapmak için harcamaya üşeniyordum çünkü alışık olduğum rutin Cowley gibi en fazla yarım saat uzaklıktaki yerlere gidip gelmekti ama aklımdaki fikir için heyecanlıydım ve eğer şimdi atlamazsam -ki bir hafta ve bir gün geç bile kalmıştım- uzun süre ilgimi çekecek başka bir şey bulamayabilirdim.
Yağmurlu havayı fırsat bilerek üstüme en sevdiğim bol cepli kahverengi deri ceketimi giydim, ceplerinden birine ucuz fotoğraf kameramı ve ses kayıt cihazımı diğerine de küçük not defterimle bir kaç çeşit kalem koydum. Uzun bir gün olacağını düşündüğüm için her zaman bıraktığım kahküllerimi tutturarak omzuma yeni yeni uzanan kahverengi saçlarımı bağladım. Askısı kopmak üzere olan postacı çantama güvenerek geride kalan tüm eşyalarımı yerleştirdim.
Hopewell köşküne giden yol biraz engebeli olsa da manzarası mükemmeldi. Sahil yoluna bağlı olan köşk, ovalara kadar uzanıyordu ve dileyemeyeceğim kadar güzel manzaraya şahit olabiliyordum. Eğer fotoğraf makinemin alanını bolca harcayabilecek olsaydım yolculuğumun yarısında kameramı doldurmuştum.
Köşke yaklaştığımı düşündüğümde biraz duraksadım, arabamı uygun bir yere bırakıp etrafıma doğru bakındım çünkü bulunduğum mahalle baştan aşağı zengin kesimin oturduğu evlerle doluydu. Her evin girişi birbiriyle aynıydı, teker teker hepsinin numarasına baktım ve 17 numaralı kapıyı görünce duraksadım.
Kapıdaki güvenliğe oyun için geldiğimi söyledim ve çok sorgulamadan içeri girmeme izin verdi. Güvenliğe Elaine Gardner'ın oyun kadrosunun yanında olup olmadığını sordum ve henüz gelmediğini söylediğinde biraz rahatladım. En azından o gelene kadar negatif bir tepki almadan etraftan bilgi toplayabileceğimi düşündüm.
Uzaktan köşk oldukça küçük görünse de yaklaştıkça değerini ve büyük bir yaşam alanı olduğunu anlayabildim.
Hopewell köşkü çoğunlukla taştan yapılmıştı ve taşlar kum rengi olsa da kapı direkleri ve cam kenarları koyu kahverengiydi. Köşkün camları tamamiyle saydam değildi, hava güneşli değildi ama karanlık camlar güneşte bile evin içini saklamak için konulmuş gibiydi. Soğuk havaya rağmen çatıdan duman tütmüyordu, ev büyük ihtimalle kapalıydı ancak kapının önünde zincir yoktu. Gelen öğrenciler ve çalışanlar büyük ihtimalle arka bahçedeki hizmet evinde vakit geçiriyorlardı, orası köşkün aksine daha küçük ve tahtadan yapılmış gibi duruyordu. Adela Hopewell'in burada yaşadığını düşünmek zordu. Kendisinin estetik hayat anlatışı ve zengin zevkleri her eserinde kestirilebilmekteydi ancak yaşadığı bu ortamın ona nasıl ilham kaynağı olduğunu merak ettim. Köşk gayet huzurluydu, ön bahçesi oldukça uzundu ve söğüt ağaçları, güller ve papatyalarla süslenmişti ancak Adela oyunlarında kaosu romantize edip zenginliğine rağmen uçsuz bucaksız bir şato metaforu kullanırdı ve şatonun camlarının ardını hiç göremezdik.
Zenginliği kötüyle bağdaştırır, bunu yaparken iddialı mor ve siyah renk paletlerini kullanırdı. Yarattığı anti kahramanların takıları çok daha şaşalı ve parlak ana renklerde olurdu ancak asıl kahramanların takıları yakut kolyeler yerine çiçekli taçlar olurdu; kadife mürdüm elbiselerin yerini ipek şeftali tonu elbiseler ya da koyu yeşil takımlar alırdı. Kötü karakterleri sarayların içinde dört duvar arasında nefret ve intikamla gülümserken iyi karakterler dışarıda özgür ve damsız olurdu. Adela'nın bu spektrumda kendini nerede gördüğünü merak ettim, varlıklı oluşunun ve evinin sonsuz bahçesinde kendini nasıl dört duvar arasında hissettiğini hayal etmeye çalıştım.
Eğer gerçekten oyunu izleyip istediğim kadar bilgi edinebilirsem sadece güzel bir yazı değil büyük bir sanatçının zihnine giden yolu da elde etmiş olacaktım, kariyerimde rol model aldığım bu sanatçıyı ve sanatını gerçekten anlama şansı yakalayabilecektim.
Arka bahçeye doğru yürüyüp ancak duyabildiğim seslerin yanına gitmeden önce
biraz önceki düşüncelerimin gazıyla köşkün kapısına doğru yaklaştım ve açabilme umuduyla kapıyı birkaç kez zorlamaya yeltendim ancak arkamdan beklenmedik başka bir ses yükseldi.
"Eğer biraz daha zorlayıp kırmayı düşünmüyorsan o kapı kesinlikle açılmayacak." Duyduğum sesten korkarak arkama döndüm ve benimle konuşan çocuğa baktım.
