ADALETİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Sessizliğin sesinde kaybolanlara,
Kimsesizlerin kimsesi olup kendine kimse olamayanlara,
Cennet görünümlü cehennem olan dünyalarında kendi adaletini kuranlara
ve
adaletin sessiz çığlığına hapsolanlara…
17 OCAK 1998, TRABZON
Karadeniz’in hırçın dalgaları yine kıyıya çarpıyordu. Seviyordum bu hırçınlığını. Daha doğrusu, kocamın hırçınlığıyla olan benzerliği hoşuma gidiyordu. İkisi de uzaktan sert ama içine girince oldukça kırılgandı.
Elimle karnımı okşayıp bebeğime bunları anlatırken içimden geçirdim:
Dilerim ki seninle birlikte daha güçlü bir aile olalım, bebeğim. Ve yine dilerim ki abin, ablan ve sen, güzel kızım, asla ayrılmazsınız.
Gözüm kapalı, dalgaların sesini dinlerken şu hayatta duyabileceğim en güzel kelimeyi duydum:
“Anne!”
Delicesine koşuyordu kızım. Arkasında ise dünyanın en yakışıklı adamı vardı. Yani en azından benim gözümde öyleydi.
“Sare, kızım, yavaş koş!”
Öyle hızlı geliyordu ki karnım izin verdikçe eğildim ve biraz zorlansam da kucağıma aldım.
“Anne, denize gireyim mi?”
Tam cevap verecektim ki Volkan:
“Sen ilk önce gel bakalım babaya. Bak kardeşin nasıl ağlıyor annenin karnında, duymuyor musun?”
“Gerçekten mi?”
“Ya gerçekten!”
“Bak şimdi Ali Amcan geliyor. Hadi koş bakalım yanına, bak sana ne getirmiş?”
Volkan, kızımızı en yakın koruması Ali’nin yanına gönderdikten sonra birden arkama geçti ve belimden sarıldı.
“Sevgi’m,” dedi.
“Sevgilim,” dedim.
“Sen bugün ayrı bir güzelsin sanki,” derken eli karnımın üzerindeydi.
“Çünkü bugün çok güzel bir şey öğrendim.”
Beni belimden döndürerek yüzüne bakmamı sağladı.
“Yoksa… tahmin ettiğim şey mi?”
Yüzüme o kadar heyecanlı bakıyordu ki kontrole gelmediği için ona olan sinirim uçup gitmişti. Neyse ki bizi yirmi sekiz haftadır merak içinde bırakan bebeğimizin cinsiyetini bugün öğrenmiştim. Ama her ne kadar sinirim geçse de:
“Neymiş o tahmin ettiğin şey?”
“Şey işte?”
“Ney işte?”
“Bebek diyorum.”
“Hımm.”
“Sevgi, söylesene. Yoksa vallahi doktoru arayıp soracağım.”
“Sor tabii, kontrollere gelme, karını yalnız bırak. Sonra da merak et çocuğumuzun cinsiyetini. Git ara doktoru, o söylesin.”
Arkamızda kalan Ali’nin koyduğu şezlonglara doğru yürürken arkamdan sesleniyordu:
“Kontroller mi? Duyan da bizi hayırsız koca sanır. Sadece bugün gelmedim, onun için de resmen herkes ayağıma kapandı toplantıya gitmem için. Gideyim de Ali’yi çağırayım mı? Ondan dinle bir de bu adamın karısının yanında olmak için verdiği mücadeleyi?”
“Saçmalama, çağırma çocuğu. Hem bak Sare ile nasıl eğleniyorlar.”
Kumdan kale yapıyorlardı, daha doğrusu yapamıyorlardı. Üstleri başları toz olmuştu.
“Sevgi, güzeller güzeli karım, söyle de çatladım burada.”
“Söylüyorum o zaman.”
“Eee, hadi.”
“Şansına küs… erkek.”
Bir ara hiç konuşmadı, sadece yüzüme alık ve mutlu arasında bakıyordu.
“Olsun, ben yani kız istiyordum ama erkek de olur.”
O kadar şapşal gözüküyordu ki dediklerinin hepsi birbirine giriyordu. Ben içimden bu hâline gülerken o hâlâ devam ediyordu:
“Aman evlat evlattır be, çocuklarıma canım kurban. Sağlıkla gelsin de yeter bana.”
Ben daha fazla kendimi tutamayarak ayağa kalktım ve gülerken:
“Kız, kız!” diye bağırdım.
“Ne kız?”
Mutlu olan yüzüm biraz düşse de bunu anlık yaşadığı şoka bağlayıp devam ettim:
“Sence ne kızı? Benim yakışıklı kocam, tüm Karadeniz’e sorsan en zeki adam ama işte ‘kız’ diyoruz, anlamıyor.”
Ben başında durmuş bunları söylerken o hâlâ düşünüyordu.
“Kız kelimesinden ne anlamamı bekliyorsun, karıcığım?”
“Bebek diyorum, kocam. Kız diyorum. Sen babasın diyorum.”
Bunu deyişimle ayağa kalkışı bir olmuştu. Kekeleyerek konuşurken o anın videosunu çekmediğim için üzülmüştüm:
“Na- nasıl kız? Kim kız? Hani erkek dedin ya?”
“Seni hemen affettiğimi düşünmen hataydı, tatlım.”
“Yani benim şimdi…”
Ellerimi çırparken bir yandan da:
“Evet, kızımız olacak,” derken ayaklarım yerden kesildi. Beni kucağına almış, etrafımda döndürürken:
“Karım benim ya karım, sana canım feda! Allah’ım!”
Üçüncü dönüşte artık midem bulanmıştı:
“Volkan, dur! Kusacağım üzerine şimdi, başım döndü.”
Beni hemen kucağından dikkatlice indirdi. Ayağım yere değdiğinde hâlâ başım döndüğü için beni şezlonga oturturken konuşmaya devam ediyordu:
“Sevgi’m, eğer hamile olmasaydın var ya senden bunun intikamını çok pis alırdım. Canımın içi ya, o ne öyle birden ‘oğlun olacak’ demek.”
“Ne varmış oğlun olsa Allah Allah! Hem unutma, bir tane aslan gibi oğlun var evde. Hele onun yanında böyle bir şey de seni ne hâle getiriyorum.”
“Bir defa ben oğlumu da kızımızı—”
derken elini karnıma doğru uzattı ve devam etti:
“Yani kızlarımızı da eşit derecede seviyorum. Sadece biliyorsun işte… Aykaner lanetini…”
Gözleri dolmuştu. Yine içini açtığı için gözleri dolmuştu.
Ağlamamak için gözlerini havaya diktiğinde elimle çenesini yüzüme doğru çevirdim:
“Sakın bir daha benim yanımda kendini tutma. Bırak gitsin. Ve şunu sakın unutma: Bu ‘lanet’ denilen saçmalığı kızlarım ve ben yok edeceğiz.”
Yüzünde buruk bir gülüş oluştu.
Gülüşünden öptüm.
“Sevgi’m, son nefesime kadar seni ve çocuklarımı yaşatacağım, bak sana söz veriyorum.”
Elini karnımdan çekmeden devam etti. Gözü ilk önce bana, sonra kızımıza Sare’ye, en sonda karnıma değdi.
“Annemi, ablamı koruyamadı babam. Abim karısını ve kızını koruyamadı. O da en son dayanamayıp kıydı canına. Ama sana söz, Aykaner’lerden geriye kalan bu üç güzel kadını korumak için her şeyi yapacağım.”
Ağlıyordu, ağlıyordum. İkimiz de kendi gözyaşlarımızı değil, o benimkini, ben de onun gözyaşını siliyordum. Acılarımızı silmeye çalıştığımız gibi…
“Sevgi’m, her şeyi geçtim de bu bizim kızın adı ne olacak, söyle bakalım? Şadiye koyalım mı gız, anamın anasının adı. Ya da Ferdaye, nasul ha? Fena olmadı sanki?”
Ben sinirim bozulmuş bir şekilde gülerken o hâlâ Karadeniz şivesi ile konuşuyordu.
“İsmi belli benim kızımın bir kere, ona öyle Ferdaye, Şadiye falan koymam ben.”
“Dalga geçiyorum be Sevgi’m. Şöyle yüzün gülsün işte, ne güzel. Ee söyle bakalım, neymiş bizim kızın adı?”
“Lara.”
“Af buyur, ne -ra, ne -ra?”
“La-ra.”
“Kızım, biz Karadeniz’de yaşıyoruz ha. Tamam, Şadiye olmasın da Lara da ne bileyim böyle…”
“Kötü mü?”
“Yok yani ama bir değişuk, süslü püslü, katakulli bir şey.”
“Bak yine şive yapıyorsun. Sen beğenmedin değil mi? Benimle alay ediyorsun.”
“Yok, beğenmedim değil canım. Sadece bak, yalan yok, ömrüm billah ilk senden duydum ha.”
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
“Ay yok artık!” diye sitem ederken bana farklı bir cisim görmüş gibi bakıyordu.
“Ne bakıyorsun öyle Volkan? Zaten kızımızla beni üzdün. İnsan Lara ismini nasıl duymaz ya?”
“Aşkım, farkında mısın bilmiyorum ama şu an bana sırf bir kız ismini bilmediğim için fırça atıyorsun.”
“Atarım ben. İster fırça atarım, ister dayak.”
“Peki hayatım, sen istediğini at bana, ben hepsine kabulüm.”
İkimiz de uzun bir süre sessizce denizin serinliğinde ve sessizliğinde kaybolduk. Sessizliği bozan ise o oldu.
“Anlamı ne?”
“Efendim?”
“Lara’nın anlamı ne?”
“Duru, zarif ama en önemlisi de içten gelen bir güce sahip olması.”
Kafasını beğenmiş bir şekilde sallayıp:
“Beğendim.”
“İstersen beğenme, kızımızın adı Lara olacak.”
“Benim sözümün hükmü yok yani?”
“Bende yok.”
Dedikten sonra denize doğru yürümeye kalkmıştım ki sırtımda hissettiğim ıslaklıkla Volkan’a döndüm.
“Volkan, dur! Bak daha yeni aldım ben bu elbiseyi.”
O ise beni dinlemez bir şekilde elindeki su şişesi ile beni ıslatmaya devam ediyordu. Koşarak denizin diğer tarafına giderken ayağım takıldığında elini omuzlarıma doğru uzatıp beni kendine çekti ama bu suyu atmasını durdurmadı.
“Demek sözümün hükmü yok, öyle mi Sevgi Hanım?”
“Volkan, şa- şaka yaptım, dur artık.”
Şişedeki tüm su bittiğinde onu sırtımdan destek alarak kumun üzerine doğru ittim ve neredeyse yanımızda olan, kızım ve Ali’nin dökmek için hazırladığı kum dolu kovayı alıp Volkan’ın üzerine attığımda kahkaha atıyordum.
Kızım, üstü başı kum olan babasının yanına koşarak yerdeki kumları yüzüne doğru atmaya başladı.
“Sare, sen yapma be kızım. Acı şu babana.”
Bunu dedikten sonra Sare koşarak daha yeni Volkan’la oturduğumuz şezlongların olduğu yere doğru gitti.
“Volkan, nereye gidiyor bu çocuk?”
“Bu gözlerle nasıl görmemi bekliyorsun?” derken gözünü ovalıyordu.
“Ay Volkan, gözün kızarmış. Dur, üfleyeyim.”
“Gözümün içinde kum var, kum. Neyi üfleyeceksin?”
Ben hâlâ gözüne üflerken Sare:
“Baba!” diye yanımıza koşuyordu.
“Bak sana su getirdim.”
“Aslan kızım benim ya, babasının kızı. Ver babacığım, anneye.”
Sare’nin elinden şişeyi alıp Volkan’ın avucuna suyu döktüm. Neyse ki gözünü artık daha rahat açıyordu. Ayağa kalkar kalkmaz ilk önce bana, ardından Sare’ye baktı ve bağırdı:
“Şimdi intikam alma vakti!”
dedikten sonra Sare’yi kucağına alıp karnını gıdıklıyordu.
“Ahaha anne, yardım et!”
“Volkan, artık bırak kızı, nefesi kesildi.”
Volkan, Sare’yi havaya doğru kaldırıp:
“O zaman yakala Ali abisi!”
dediğinde:
“Hayır!” deyişim bir olmuştu.
“Volkan, çocuk bu, top değil.”
Dememe karşılık Sare:
“Hayır anne, ben topum,” diyince Ali de dâhil hepimiz gülüyorduk.
Volkan’ın telefonu çalınca yanımızdan uzaklaştı. Yaklaşık iki dakika sonra yanımıza geldiğinde:
“Hayatım, ben bir Ali’yle arabaya kadar gidelim. Burada sinyal tam çekmiyor.”
Ali, Volkan’ın yanına yaklaşıp:
“Bir sorun mu var abi?”
“Yok oğlum, ne sorunu. Hadi biz gidelim.”
Volkan gitmek üzereyken kolundan tuttum:
“Volkan, bir şey yok değil mi? Bana doğruyu söyle.”
“Yok Sevgi’m. Bu aralar münasebetsiz bir arkadaş var başımızda, onunla iki dakika telefonda konuşup geleceğim.”
“Ne diyecek ki telefonda?”
“Bilmiyorum. Bana çok önemli bir şey söyleyecekmiş. Bizim çocuklar öyle diyor. Sen sıkma canını. Hem gelirken arabadan sana hırka falan da getireyim, fazla ıslatmışım seni.”
dedikten sonra omuzlarıma ceketini koydu.
Arkasından giderken ona seslendim:
“Seni seviyorum!”
Bana doğru döndüğünde elini dudaklarına götürdü ve bana öpücük attıktan sonra o da:
“Seni seviyorum,” dedi ve bu sırada bize arkasını dönmüş bir şekilde duran Ali’yi sarsıp gülerek bir şeyler söyledikten sonra devam ettiler.
Yüzümde bir gülümseme oluştu… huzursuz bir gülümseme.
Ardından gözüm Sare’ye kaydı. Kumlara uzanmış, bulutlara bakıyordu. Yanına gittim ve:
“Anneciğim, birlikte oyun oynayalım mı?” soruma karşılık:
“Evet! Ne oynayalım? Yakalamaca oynayalım mı?” diye ardı ardına sıraladı.
“Ama kardeşinin canı acır koşarsam.”
“Hmm, niye ki? Ne güzel hep birlikte oynardık.”
Ben gülünce kızmaya başladı:
“Anne, gülme bana. Oyun oynayalım bari, saklambaç olsun?”
“Olur bebeğim. Bak işte o olur. O zaman şöyle yapalım: Ben gideyim telefonumda kamerayı açayım, hem ne güzel eve gidince izleriz, anı kalır. Sen de o sırada neresi sayma köşemiz, onu belirle.”
“Tamam, anne.”
YAZARIN ANLATIMIYLA
Sevgi, şezlongun hemen üstüne koyduğu çantasından telefonunu çıkarıp kamerayı açtı ve telefonun arkasına, kamerayı kapatmayacak şekilde çantasını koyarak sabitledi.
Sare, denizin kenarında annesini bekliyordu. Çünkü sayma alanını bulamamıştı.
Sare, annesinin yanına gideceği sırada çıkan rüzgârla kafasındaki şapka suya düştüğü için o da suya girdi. Üstü yaş olmuştu ama şapkası daha önemliydi.
Sevgi birden Sare’yi suda görünce bağırmaya başladı:
“Sare, hasta olacaksın! Çık sudan hemen.”
“Anne, şapkam gidiyor.”
Sevgi denize doğru ilerlerken yanlarına yaklaşmakta olan Volkan’ı görünce:
“Bak baba da geliyor, eğer sudan çıkmaz—”
derken kulaklarını silah sesi kapladı. Ama durmuyordu, ardı ardına denize ve kumsala ateş ediliyordu.
Sare sudaydı.
Kızı sudaydı.
Sevgi denize doğru koşmaya başladı. Bir yandan Volkan’a can havliyle bağırıyordu:
“Volkan, yardım et!”
Volkan bir yandan Ali’ye “Koru onları!” diye emir veriyordu. Kendisini değil, onları…
Volkan her denize adım attığında içinden bir şeyler koptuğunu hissediyordu.
Sevgi, “Sare, elimi tut kızım!” diye haykırırcasına bağırıyordu ki elini tutacağı an dalgalar adeta koparcasına ayrıldı ve karnında hiç tatmadığı, unutamayacağı bir acı hissetti.
Vurulmuştu.
Sare’yi göremiyordu ama son duyduğu ses “Anne” olmuştu. Ondan geriye kalan… Volkan’ın sesi uğultu hâlinde geliyordu kulağına.
Bebeğini ise kaybediyordu, kanlı bir denizin ortasında.
Gözlerini kapatmamak için verdiği mücadeleye yenik düşüp kendini sevdiği bu hırçın dalgaların karanlığına bıraktı. Ve bilmiyordu; âşık olduğu o hırçın dalgaların, uyandığında ondan alacaklarını…
Volkan, Sevgi bilincini kaybederken onu tutmuş, karaya çekerken Ali’ye:
“Sare yok denizde, bul onu! Ambulansı ara, bir şey yap!”
Volkan ilk kez bu kadar çaresiz hissetmişti. Kucağına aldığı karısını kumların üzerine yatırıp karnının üstü ve göğsünün arasında olan kurşun yarasından çıkan kanamayı durdurmak için elleriyle sımsıkı bastırıyor, karısıyla konuşuyordu:
“Sevgi, gitme, ne olur bırakma beni! Aç gözlerini, yalvarırım sana. Bak çok mutlu olacağız, söz veri—”
Hıçkırarak ağlamaya başlamıştı Volkan. En son bir yıl önce abisi öldüğünde ağlamıştı ama bu ağlayışı hiçbirine benzemiyordu.
Ali, denizden çıkıp Volkan’ın yanına ulaştığında Volkan delirmiş gibi şu an yanında olmayan karısıyla konuşuyor, daha doğrusu kendini inandırmaya çalışıyordu:
“İyiyiz Ali, biz iyiyiz. Yok bir şey, uyuyor sadece. Sare nerede? Onu da getir, korkar o şimdi tek başına.”
Ali korkuyla Volkan’a bakıyor, ambulans sesi geliyordu.
Yanlarına sedye ile gelen iki sağlık görevlisi vardı.
Volkan:
“Bırakmam asla, onu da benden alamayacaksınız!”
Ali daha fazla dayanamayıp Volkan’ın yüzüne geçirdiği sağlam bir yumrukla onun diğer tarafa düşmesine neden oldu. Zaten yaşadığı şok ile eli bile tutmadığı için kendini kumun üzerinde buldu.
Ali, Volkan’ı tüm gücüyle sarstı:
“Sen Volkan Aykaner’sin! Karın vuruldu!”
derken sesi titremişti Ali’nin. Yengesini çok severdi.
“Kızın şu denizde ve kayıp! Kendine gel!”
Volkan sanki daha yeni olanları kavrıyormuşçasına etrafına bakıyordu. Gözleri ardından görevlilerin sedyeye yerleştirdiği karısına takıldı.
Ayağa kalktığında Ali’ye komutlar vermeye başlamıştı bile:
“Tüm adamlara söyle, gerekirse hepsi Karadeniz’i karış karış yüzecek ama kızım bulunacak!”
diye kükredi adeta Volkan.
Ali’nin yüzü son derece kararlıydı. Başını onaylarcasına eğdi.
Volkan, karısının peşinden giderken karısı ambulansa, o ise arabaya bineceği sırada elini Ali’nin omzuna koydu:
“Hastaneye ve eve de birkaç adam gelsin. Oğlum evde kalsın, hastaneye gelmesin.”
derken sesi çok cılız çıkmıştı. Kafasını hâlâ toparlayamamıştı.
“Tamam abi. Sen yengenin ambulansını takip et, ben her şeyi hallederim.”
Volkan arabaya binip önde giden ve içinde canını taşıyan o ambulanstan gözünü ayırmadan takip etti.
8 SAAT SONRA (HASTANE)
Volkan ameliyathane yazısının altında oturuyor, içeriden gelecek her türlü habere kendini hazırlıyordu.
Sekiz saat olmuştu, içeriden bir haber yoktu.
En sonunda ameliyathanenin kapısı açıldığında nasıl ayağa kalktığını bilmiyordu. İnanmak istiyor gibi:
“İyiler, değil mi doktor? Görebilir miyim?”
Kırklı yaşlarının sonunda olan doktor kafasını eğdi ve nasıl kuracağını bilmediği cümleye başladı:
“Sevgi Hanım’ın durumu iyi. Diyaframa isabet eden kurşunu çıkardık. Ancak kendisi uyanana kadar yoğun bakımda kalacak.”
Volkan derin bir nefes verdi ve olduğu yere çakıldı. Bebeği… kızı… o peki iyi miydi?
“Kızım?” dedi titreyen sesiyle.
Adam kafasını önüne eğdi ve ekledi:
“Maalesef bebeği yaşatmak için sezaryen yapmak durumunda kaldık ama…”
Derin, sessiz bir boşluk.
“Ama doktor… kızım hayatta, değil mi?”
“Kaybettik. Sezaryenin ortasında kalbi durdu. Başınız sağ olsun.”
Volkan’ın ağzı açıldı, bir şey diyecek oldu, diyemedi. Gözünü kırpmaya çalıştı, kırpamadı. Doktorun gittiği yolu izledi. Elini kalbine koydu; canı acımaktan öte yanıyordu, ciğeri cayır cayır yanıyordu. Bacakları tutmadı, dizlerinin üzerine düştü. Gözünü yumdu… diğer Aykanerlerin ölümüne göz yumduğu gibi…
Telefonu çalıyordu. Karısının en sevdiği şarkıyı koymuştu; şarkıda “Oy beni vurun vurun” diyordu. İçinden şu an aynısını geçiriyordu. Şuracıkta ölmeyi diliyordu.
Zorla ayağa kalktığında duvarlara tutunarak lavaboya gidiyordu. Telefonu açtığında Ali’nin sesi ağlamaklıydı:
“Abi, Sare’yi arıyoruz ama bir şey oldu…” dedi, devamını zorla getirdi.
“Ömer Barlasay ve ailesinin içinde olduğu araba…” Derin bir hıçkırık…
Barlasay ailesi… Ömer Barlasay ve Volkan Aykaner, kan bağı olmayan kardeşlerdendi. Sevgi ile Özlem sayesinde, sevdikleri kadınlar sayesinde tanışan ve kardeş olan iki kan, tek aileydiler onlar…
Volkan çaresizliğini sesine yansıtmadan:
“Ölmedi de, Ali… Bana kardeşim ölmedi de…” dedi. Duvardan destek alırken koridorun sonunda olan tuvalete yaklaşmıştı.
“Ömer iyi ama Özlem yenge… kaybettik abi.”
Volkan’ı zar zor ayakta tutan bacakları onu tuvaletin kapısından içeri attığında artık tutmuyordu. Tüm gücünü aynanın önlerinde duran mermerden alıyordu. Telefon ellerinden kayıp gitti. İki elini mermere yasladı ve aynaya baktı. Gözlerinden yaşlar birer birer akıyordu. Kulakları çınlıyordu.
Ali’nin sesi uğultu hâlinde ulaşıyordu kulağına: “Çocuklarına bizim Aral ve Serra’nın üstüne kapanmış…” diyordu.
Onun çocuğu gitmişti, kardeşinden ise karısı… Ölmemişti, gitmişti dedi içinden Volkan. Ölüm kelimesini yakıştıramadı onlara.
“İki dakika…” dedi sesli bir şekilde. “İki dakika boyunca ben baba olmayacağım, güçlü hiç olmayacağım!” diye haykırdı.
Yüzüne kaç defa su çarptı bilmiyordu. Ciğerindeki ateş ne zaman bu kadar harlandı da karşısında gördüğü adama dayanamayıp aynayı paramparça hâle getirene kadar yumrukladı, onu hiç bilmiyordu.
Tek bildiği…
Annesi haklıydı. Evlat sevgisi hiçbir şeye benzemiyordu ama evlat acısı, işte onun tarifi bile yoktu.
Evlat acısı, evlat sevgisini ezip geçmişti.
Sevgi’si yetmemişti acısını azaltmaya..
FIRAT KESKİN (ALAZ KORAL)
Hastanenin açık camından Karadeniz’in kokusunu içime çekiyordum.
Öldüğümü sandıkları bu topraklara bugün veda ediyordum. Hem de tek değil… Aykanerlerin öldü sandığı bu tatlı bebekle.
“Fırat Bey, araç hazır. Ne zaman çıkıyoruz?”
Berat, en yakın adamlarımdan biriydi ve tek güvendiğim kişi. Bazen ne kadar aptallaşsa da bırakamıyordum onu.
“Önce onlar hastaneden çıksın, sonra çıkarız biz de.”
Ve Aykaner ailesinden geriye kalan tek kadın… beni değil onu tercih eden kadın… gözlerimin önünde kocasının koluna girmiş arabaya biniyordu. Sevgi… beni sevemeyen Sevgi…
Yanımda dikilen Berat’a bakıp yönümü arkamızda küvezin içinde duran bebeğe çevirdim.
“Tatlı bebek ha?”
“Öyle efendim. Cenazede çekilen fotoğraflarda gördüm de adı da çok güzel, Lara.”
Lara…
Bu isim beni geçmişe götürmüştü. Bana bir gün üniversitenin bahçesinde “Kızın olsa adını ne koyarsın?” dediğinde “Alara” demiştim. Beğenmemişti. “Lara varken Alara da ne öyle?” demişti.
Yine kabullenmemişti…
Beni kabullenmediği gibi…
Bir “A” harfini de kabullenmedi…
“Patron…” Berat’ın seslenmesi ile gözümün dolduğunu fark ettim.
Ceketimi düzelttim, kafamdaki şapkayı iyice gözümün önüne çektim.
“Bebeğe bir kimlik çıkarttır. Benim İstanbul’da ayarladığım eve götürsünler. Doktorlar ilgilenecek.”
“Anne, baba adı ne olacak abi? Ya da memleketi ve diğer bilgiler?”
“Annesi Dicle, babası benim. Memleketi abisi gibi İstanbul olacak. Doğum tarihini ne zaman doğduysa o gün koy.”
“Patron!”
“Patronum batsın, Berat, söyle!”
“Adı ne koyalım diyecektim patron.”
“Alara koyun.” Bebeğe bakarken devam ettim: “Alara Keskin.”
“Peki… yengeye ne diyeceksiniz?”
“Çocuk iki, üç yaşına gelene kadar bakıcılarla benim dediğim evde büyür.”
“Sonra?”
“Sonrası… sonra.”
Odadan çıkmadan önce gözüm son kez bebeğe takıldı. Gözleri aynı babasıydı. Siyah saçları ise annesi… ama onlar bunu asla öğrenemeyecekti.
Alara, benim kızım olarak değil, intikamım olarak büyüyecekti.
YAZARIN ANLATIMIYLA (FİNAL)
Adalet bir evdir.
Eğer evin içindeysen sıcak bir yuvaya sahiptin. Ama evin dışındaysan, içerideki adaletin dışa vuran sessiz çığlıkları ile yaşamaya mahkûmdun.
Adalet bir sınavdı…
Yaşam ve ölüm arasında,
Hatırlamak ve unutmak arasında,
Yalan ve gerçek dünyasında…
Önemsiz tarihler ve karanlık anlardan oluşur adalet.
Bazı tarihler vardır hatırlayamadığın ve bazı anlar vardır bir ömür unutamadığın…
Sana sonsuz bir miras adı altında anılar bırakır adalet.
Tozlu raflara kaldırılmış anılar…
Bazıları hatırladığında yüzünde bir gülümseme bırakır, bazılarıysa gözünde yaş bırakmaz.
Adalet çok yönlüydü.
Adalet, birisi için cezaysa diğeri için en büyük ödüldü. Birinin sevinçten kalbini hızlandırırken, diğerinin acıdan ciğerini yakardı.
Ve adalet yoktu…
Onlar kendi hükümleri ile yaşardı.
Suçluyu onlar belirler, kendilerini suçsuz ilan ederlerdi. Aykaner, Barlasay ve Koral’lar…
Yılların dostluğu ve düşmanlığı altında ezilen iki çocuk:
LARA AYKANER ve ARAL BARLASAY
Lara, acılar içinde büyümüş ve sırf ailesi için canını ortaya koyduğu gibi mesleğini onların istekleri doğrultusunda belirledi. Avukat oldu. Babası onu kendi adaletine yöneltse de dinlemedi ve ne kadar zor olsa da asla adalete ihanet etmedi.
Ama 28 yıl sonra yaşadığı tüm hayatın bir yalandan ibaret olduğunu öğrendiğinde tüm düzeni baştan kuracak ve yeraltının adaletini kendi kurallarıyla baştan kuracaktı.
Aral, yıllar önce yazgı diye öğrendiği ama ölen “Lara”nın yıllar sonra bir mahkemede habersiz bir şekilde defalarca kez karşısında olduğunu öğrendiğinde yine çok geç olacaktı. Çünkü bunu öğrendiğinde yıllar sonra gerçekten aşık olduğu kadın “Alara” gözü önünde öldürülecekti. Aral Barlasay yazgı diye ezberlediği Lara’yı bebekken öldü diye bilmesine rağmen yine ona aşık olacağından habersizdi…
Aral ve Lara… birbirlerine adları ile mühürlenmiş iki insan.
Acıları ile,
cennet görünümlü cehennem olan dünyalarında kendi adaletini kuran
ve adaletin sessiz çığlığına hapsolanlardan…
Bazen masum olanlar, bazense masumu oynayanlar…
Bir “A” harfi o gün çoğu insanın kaderini değiştirdi.
Kazanan taraf Fırat Keskin’di ama hamle sırası şimdilik Aykaner ailesine geçmemişti. Ve yıllar sonra o hamleyi, öldü diye bildikleri kızlarının yapacaklarından tamamen habersizdiler.
Adalet bazen bir harf ile değişebilirdi…




