İçeriğe geç

ADALET: AŞKIN HÜKMÜ

Bölüm 4 · 15 dk okuma

ADALET: AŞKIN HÜKMÜ

Bölüm 4

AMELİYAT

Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda parlak ışık gözlerimi acıttığı gibi geri kapattım.

“Uyanıyor Doktor Bey.” Deyişini duydum tanıdığım bir sesin. Esila’ydı sanırım.

“Doğa! Doğa, canım!” Pınar’ın telaşlı sesi geliyordu. Gözlerimi açabildiğimde yanımda Esila ve Pınar vardı. Zorlukla konuşmaya çalıştım. “Ne oldu bana?” Pınar’ın gözleri doldu, hemen arkasını döndü. “Bir şey olmuş. Bir şey olmuş. Hadi söyleyin,” dedim merak ve hüzünle. Pınar zorda olsa yüzünü bana döndü, elini ağzına alıp tekrar arkasını döndü.

“Ya, ne oldu söyleyin. Lütfen Allah rızası için.” Artık benimde gözlerim dolmuştu. Pınar gözyaşlarını elleriyle sildi, derin bir nefes aldı. “ Ömer Amca’nın ve Giray’ın durumu ağırmış.” Ağlıyordum. Hatta buna ağlamak denmezdi. Feryat etmek denirdi.

“Kurtulma şansları çok düşükmüş.” Ağlayan sadece ben değildim. Esila ve Pınar’da ağlıyordu.

“Telefonum nerede?” bunu bile zorlukla söyleyebilmiştim. İkisinden de cevap gelmedi. Komodine baktığımda telefonumu gördüm. Elime alıp açtığımda saatin öğlen on iki olduğunu gördüm. Ameliyatıma iki buçuk saat kalmıştı.

“Odadan çıkar mısınız?” dedim zorlukla. İkisi de dolu gözlerle beni inceliyorlardı. “Ameliyat saatine kadar yalnız kalmak istiyorum. Lütfen çıkın.” İkisi de buna karşı çıkmadılar. Dışarı çıkıtılar.

Telefonumdan bir şarkı açtım. Zaten ağlıyordum fakat daha çok ağlayıp içimi boşaltmak istiyordum. Şarkı öyle bir giriş yaptı ki ben zaten o an koptum.

Söyle bana aşkım gülüm[1]

Sensiz nasıl geçsin günüm?

Rahlenden aldım da eli

Harlandı bak ardım, önüm

Yaralandım ceylan gibi

Gezdim dağı, gördüm göğü

Harap oldu meskenlerim

Fikrim firar, içim kördüğüm

Ala gözlüm seyran değil

Sensiz bana eksik ömür

Ben canımdan sürgün yedim

Yıllar yılı gülmez gönül

Benim yaşadığım şeye ağlamak denemezdi. Ben feryat ediyordum. “Babaa. Babaaaa. Babaa. Hani ben iyileşecektim. Hani ben seninle birlikte çok güzel şeyler yapacaktım. Babaaaaa… Beni bırakmaaa… Hayırrr…” artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Ben bu kadar acıyı kaldıramıyordum artık. Telefonumdan fotoğraflara girince Giray ile olan fotoğrafım karşıma çıktı. Ve ağlamam daha da şiddetlendi. “Bari sen yapmasaydın. Bari sen yapmasaydıııınnn. Babam böyleykennn barii sen yapmasaydııın. Hiç mi hatırım yok sizde ya… Bunu bana nasıl yaptınız.. Beni nasıl böyle bıraktınııız. Bir tek siz kalmıştıınıız.” Feryatlarım bir türlü son bulmuyordu. Kiminki dururdu ki. Beni nasıl yalnız bırakabildiniz. Ben bunu yaşayacak kadar kötü ne yaptıııımmm. Allah’ım sen banaa dayanmma gücü ver lütfeen. Artıık dayanamıyorum. Artık huzurum kalmadı bu dünyadaaa. Keşke sizin yerinize ben yapsaydım o kazayıdaa geberiiip gitseydimm.” Artık yaşadığım şey bir krize dönüşmüştü. Telefonumu birden yere fırlattım. Ağlamaya ve yas etmeye devam ediyordum.

Esila içeri elinde bir iğne ile girdi. Onunda gözleri doluydu. “Esila bari sen yapma ne olur yapma bana o sakinleştiriciyi.” Artık Esila’ya yalvaracak duruma gelmiştim. “Çok üzgünüm Doğa Hanım ama bu sizin iyiliğiniz için,” dedi ve iğneyi serumuma yaptı.

Uyandığımda başımda hiç kimse yoktu. Kaç saattir uyuyordum hiçbir fikrim yoktu. Ben yaşıyor muydum onu bile bilmiyordum. Çok susamıştım ve başım dönüyordu. Yanımdaki sürahiye uzandığımda birden onu yere düşürdüm. Ben sürahiyi düşürür düşürmez kapı açıldı ve adım sesleri geldi. Doktor Yağız Alp ve Esila içeri girmişti. “İyi misiniz Doğa Hanım,” diyen endişeli sesini duydum Esila’nın. Doğrulmaya çalıştım ama doğrulamadım. Benim doğrulma çabamı gören Yağız bana yardım etti ve doğruldum. Onun bana dokunması tüylerimi ürpertmişti. Ve ben bu duygudan bile rahatsız oldum. Derin nefes alarak o soruyu sordum.

“Ailemin durumu nasıl?” Esila bana boş gözlerle baktı. O cevap vermeyince doktora döndüm.

“Hayati tehlikeleri sürüyor. Ama iyi olacaklar biraz zamana ihtiyaçları var.”

“Peki, ameliyata kaç saat kaldı?”

“Aslında bizde sizin uyanmanızı bekliyorduk. İsterseniz 10 dakika sonra alalım sizi.” Ben buna hazır mıydım? Hiçbir fikrim yoktu. Ama yapmak zorundaydım.

“Tamam, 10 dakika sonra yapalım. Şey, Pınar nerede acaba?” Onunla vedalaşmadan ameliyata girmeyi hiç istemiyordum. Beni cevaplayan Esila oldu.

“Kendisini yarım saat önce zor bela eve yolladık ama,” saatine baktı. “yaklaşık 2 dakika içinde burada olur kendisi.” Acaba neden eve gitmişti? Neyse yeter ki gelsin de. Aslında lise yıllarımdan beri hep onunlaydım, Pınar kendinin dışındaki arkadaşlarımdan çok daha fazla arkadaştı, kardeşti.

Eminim dünden beri burada mahvolmuştu. Genelde onu aile sorunlarımın dışında tutmaya çalışıyordum fakat bu sefer olmamıştı. O sürekli kendi dertlerini bana yansıtmamaya çalışıyordu fakat iş çok büyük bir raddeye geldiğinde ise artık içinde tutamıyor ve benimle derdini paylaşmaya başlıyordu. Onunla birlikte ağlıyorduk. İnsanın yanında ağlayabileceği her derdini söyleyebileceği bir dostu olmalıydı bu hayatta. Ve dostlardan hiçbir şey saklanmamalıydı bence. Çünkü biz bu hayatın içine doğmuştuk ve hiç kimsenin hiçbir şeyi hiç kimseden saklamasına gerek yoktu.

Kapının ani açılmasıyla kapıya yöneldim ve Pınar’ın telaşlı sesini duydum. “Yetişebildim değil mi?” diye telaşla içeri geldi. Beni görünce gözleri doldu. “Arkadaşım…” işte bahsettiğim tam olarak buydu. İnsanın hayatında nadir böyle arkadaşlar bulunurdu. İnsanın hayatta can dostum diyebileceği birine gerek vardı. Benim can dostum Pınar’dı. Pınar bana sımsıkı sarılmıştı bende ona. Biz tam duygusal bir an yaşarken bizi Yağız böldü.

“Son iki dakika kaldı Doğa Hanım, daha ameliyat kıyafetleri falan giyeceksiniz. Hadi sizi odadan çıkaralım.” Ona ilk başta gözlerimi devirerek sonradan da öfkeyle baktım.

“Siz ne kadar robot bir insansınız? Yani şurada iki dakika duygusal bir an yaşayalım dedik içine ettiniz vallahi.”

“Öncelikle ben robot falan değilim ve eğer iki dakika duygusal bir an yaşasaydınız ameliyata geç kalacaktık,” dedi ve dışarı bağırdı. “Güneş hemşire gelir misiniz?” kapı anında açıldı ve içeri bir erkek girdi. “Doğa Hanım’ı ameliyata alacağız. Hadi odadan çıkaralım.” Evet. Başlıyorduk.

Ölecek miydim, yaşayacak mıydım? Bilmiyordum. Tam ölümle yaşam arasında bir çizgideydim. Yaşasam da ölsem de benim için hiçbir şey değişmezdi. Bedenim bir yaşam sürüyor olsa da aslında ruhum ölü benim. Yani ölsem de yaşasam da bana çok koymaz. Çünkü bir yaşama sebebim yok. Yani kendi canımı sırf Allah verdiği için seviyorum.

Ben bunları düşünürken sedye ilerliyordu. Kim bilir, belki de ölümüme doğru süratle ilerliyordum. Yani bu hayatta ölümüme sevinecek insanlar çoktu. Ben biraz gelgit akıllıyımdır. Yani sırf onlara inat diye yaşamakta isteyebilirim ama babam ve Giray’dan sonra dayanacak gücüm kalmadı. Zaten ruhum ölüydü bu hayatı bedenim yaşıyordu eğer onları da kaybedersem artık bedenim de yaşamayabilirdi.

Siz hiç intihar etmeyi düşündünüz mü? Ben düşündüm. Hatta denedim de. Ama hiçbir sonuç vermedi. Yani aslında boğularak intihar etmek çok mantıklı bir ölüm şekli fakat ben en çok boğulmaktan korktuğum için bari ölürken mutlu öleyim diye hap içtim. Hatta bir ara psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle bir psikolojik tedavi bile gördüm. Doktorum çok iyi olduğu için çabuk toparladım fakat bu sefer bana fayda eder mi bilmiyorum. Çünkü artık beynimi hissetmiyorum.

Aslında ben çoğu zaman beynimi hissetmiyordum açıkçası. Çünkü millet hiç kendini düşünmüyor. Onları ben düşünüyorum. Hem kendimi düşünmekten, hem onları düşünmekten beynim o kadar uyuşuyor ki… Artık beynime “Bir dur artık!” diye isyan ettiğim zamanlar oldu. Yani sırf onlar yaşasın diye kendimi öldürüyorum. Zaten bu aralar magazinciler bana kafayı takmış durumda. Zaten kendimi o kadar düşünmediğim halde beynim iflas ediyor birde araya ben sıkışınca artık buharlaşıp yok olacakmış gibi hissediyorum.

Uzun zamandır düşündüğüm başka bir konu daha vardı. Soyadımı değiştirsem mi diye kendi kendime münazara yapıyordum. Çünkü ben okuldayken sırf soyadım yüzünden torpille başarılı olduğum düşünülüyordu. Zaten bir tane öğretmenimiz vardı, bana kafayı takmıştı kadın. Yani benim başarımı düşürmek için elinden geleni ardına koyuyordu. Zaten birkaç kişiye de ayrı bir torpili vardı. Galiba onlarda çok yedirmiş içirmiş bu hocaya o yüzdendi. Bu yüzden okulda hep dışlanırdım. Bu yüzden hiç arkadaşım olmamıştı. Ama lise yıllarımda Pınar beni buldu ve yılların bende bıraktığı o dost hasretini aldı götürdü.

Gözüme kocaman “AMELİYATHANE” yazısı çarptığında o anın geldiğini anladım. Allah’a dua edip birkaç sure okuyarak kapıdan içeri girdim. Arkamı döndüğümde koca bir boşluk gördüm. Ve o acı gerçekle yüzleştim… Benim arkadaşımdan başka kimsem yoktu. Tabii kimsesinin olmaması insana koyuyordu fakat o bir tane dost tüm dertlere deva oluyordu.

⚖

YAĞIZ ALP

AMELİYATHANE

Uzun zamandır elime neşter almama rağmen bugün kendimi güçlü hissediyordum. Sanırım bana bu gücü Savcı veriyordu. Doğa’nın ayrı bir aurası vardı fakat bir o kadarda asiydi. Hayatında ilk kez gördüğü adamın en ufak bir kötü sözüne bile böyle tepki veriyorsa düşmanına ne yapardı orasını hiç bilmiyordum.

Derin nefesimi aldım ve besmelemi çektim. Çok zor bir ameliyat beni bekliyordu. Uzun zamandır ameliyata girmememin de etkisi vardı elbet. Bonemi taktım ve eldivenlerimi elime geçirdim.

“Ekip! Hazır mıyız?” dedim hafif dalgacı bir sesle.

“Hazırız, hocam,” diye hep bir ağızdan bağırdılar. İlk defa gördüğüm yüzleri anlamaya ve idrak etmeye çalışıyordum. Mesleğim gereği isim hafızam iyiydi. “Şimdi, hepiniz tek sıra halinde diziliyorsunuz ve bana isimlerinizi söylüyorsunuz. Okey?” hepsi aynı anda başını salladı ve tek sıra halinde dizildi. İşaret parmağımla en baştakini gösterdim ve başladılar.

“Açelya”

“Esila” Zaten biliyordum. Savcı Hanım’ın yanında en çok bu hemşireyi görmüştüm.

“Güneş” Bunu da biliyordum. Çok sıcak bir çocuktu.

“Efsun”

“Farah”

Hafif şakaya karışık bir şekilde Güneş’e döndüm. “Ya bu kızlar bizi ameliyathanede yemesin?” diye sordum gülerek. Bütün kızlar kızardı ve başlarını eğdiler. Farah cesaret gösterip benimle konuşmaya başladı. “Yok, estağfurullah hocam,” dedi.

“Her neyse, güldük eğlendik arkadaşlar. Şimdi ameliyata başlıyoruz.

Hep beraber içeri girdiğimizde Doğa’yı çoktan uyutmuşlardı bile. Yerimi aldım ve aletleri istemeye başladım. “Neşter.” Ayağını güzel bir şekilde açtım. Yakınında ki insanlara zehri bulaştırmamıştı. Aslında umurunda değilmiş gibi gözükse de geçen evime geldiğinde Umay Hanım onun üzerini değiştirirken zehirli bölgeye sarılmış bir poşet bulmuştu. Dün geceki konserde de uzun bir elbise tercih etmesinin sebebi bu olsa gerek. Çünkü kızlar kısa giymeyi severdi.

“Makas.” Yavaş yavaş o bölgeye dalıyorduk. Bölgeye dalmamızı engelleyen tek bir bölge kalmıştı. Onu da makasla kesince hiçbir şey kalmamıştı. Zehir kandan çok belli olmasa da gözüküyordu. “Pamuk.” Pamukla zehri alabileceğimi düşünmüştüm ama yanılmıştım. Zehir miktarı çok fazlaydı. “Şırınga” Şırınga beni kurtarabilirdi. Daha doğrusu onu kurtarabilirdi.

Yavaş yavaş zehri şırıngaya çekmeye başladığımda değerleri gösteren tablodan sesler gelmeye başladı. Esila’nın telaşlı sesi geliyordu. “Hocam ayak bölgesinden çok kan kaybetti.” Rahat gibi görünsem de hiçte değildim. “Sakin ol Esila, Güneş Hemşire bu tür durumlarda ne yapılması gerektiğini biliyorsun değil mi?” hemen başını salladı. “Ne?” diye sordum bu sırada ilk şırınga dolmuştu. “Bacağa kan aktarmalıyız.” Başımı salladım. “Aferin, doğru. Hadi yap o zaman.” Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne oldu?” diye sordum. “Hocam beni kan tutar,” dedi titreyen sesiyle. “Oğlum sen geri zekâlı mısın? Madem seni kan tutuyor nasıl hemşire oldun. Diğer ameliyatlarda ne yaptın?” diye sordum orta sinirli bir tonda. “Şırınga”. “Hocam bu benim ilk ameliyatım.” Gel buyur birde buradan bak. “Korkularının üstüne gitmezsen onları alt edemezsin hadi,” dedim onu gaza getirmeye çalışarak.

Besmele çekerek kan enjekte etmeye başladı. Bir yandan ona bakıyordum bir yandan da şırıngaya zehri çekiyordum. Şu anlık ciddi bir sorun yoktu fakat ilerleyen zamanlarda ne olur bilemezdim. “Arkadaşlar, hadi yavaştan bitirelim. Çok dikkatli olun. En ufak bir doku bile zedelense topal kalabilir daha kötüsü ayağını kaybedebilir. Hadi, kapatın.”

Yani zehir biraz daha vücudunda dursaydı ne olurdu bilmiyordum. Herhalde 5-10 şırınga dolardı. Ama Allah’tan çok iyi geçmişti ameliyat. O olaydan sonra elime neşter almak hiç içimden gelmese de bunu Doğa için yapmıştım.

Aslında o buna mecbur kaldığım için yaptığımı düşünüyordu fakat mecbur değildim. O silahın bir ruhsatı vardı ama o kendini galip zannetsin diye söylememiştim. Zaten kan kaybettiğinde kendimi o güne geri dönmüş gibi hissetmiştim. Aleyna’mın öldüğü güne… Onu kurtaramadığım güne… O gün benim en acı günüm olmuştu çünkü sevdiğim kadının hayatı benim ellerime bağlıydı ve ben onu kurtaramamıştım.

⚖

DOĞA

Gözlerimi açtığımda ani bir göz yanması hissiyle hemen geri kapattım. Yeni ameliyattan çıktığım için ışıktan dolayı gözlerim yanıyordu. Fakat yanan yerim sadece gözlerim değildi bacağımda da bir yanma hissi vardı. Ölmediğime şükredebilirdim ama bu bacağımı kaybetmediğim anlamına gelmezdi. Elimi yavaş yavaş ayağıma dokundurmaya çalıştığımda ilk başta geri zekâlı gibi sevindim. Benim elim yattığım yerden zehirli bölgeye ulaşamazdı ki. Benim ellerim anca baldırıma kadar uzanabilirdi. Ağzım kurumuştu. Su içmek için komodine uzandığımda bir çiçek demeti gördüm. Demette kırmızı ve beyaz güller vardı. Demete uzandığımda içinde bir tanede not olduğunu gördüm.

İyileştiğinize sevindim bayan hanımefendi. Ve sizin iyiliğiniz için sizi korumaya başlayacağım. Umarım sizi bu tür kazalardan koruyabilirim. Çünkü siz hep başı dik ve sağlıklı yürümeye layık bir hanımefendisiniz. Sizinle çok yakın bir zamanda tanışacağım. Başkası olsa kendinizi koruyun derdi fakat siz kendinizi değil ben sizi koruyacağım en yakın zamanda tanışmak dileklerimle…

ÇOK YAKINDA TANIŞACAĞINIZ BİR BEYEFENDİ

Notu okuduğumda beynime kurşun girmiş gibi hissettim. Benim hayatımda kimse yoktu ve olmamıştı. Yani ben güzel miydim? Orta güzellik seviyesinde bir kızdım. Hem kim beni bir yerde görecek ve beğenecekti ki. Ne davetlere katılırdım ne de eğlence kulüplerine giderdim. Arada babam veya savcılıktan arkadaşlarla davetlere katıldığım vardı ama beni görebilecek birisi yoktu yine de. Acaba savcılıktan biri miydi? Ama orada da doğru düzgün erkek yoktu ki. Hem olanlarda nişanlı veya evliydi. Hem onlar bana baksa ben onlara bakmazdım. Çünkü tek bir yakışıklı bile yoktu. Ben kendimi güzel zannettiğim için değil fakat kendimi otoriter ve onların daha çok üstüne layık gördüğüm için hiçbiri ilgimi çekmezdi.

Kapı çaldı ve içeri güvenlik girdi. “Bir sorun mu vardı güvenlik Bey?” diye sordum merakla. Güvenlik neden benim odama gelsin ki? Acaba aileme mi bir şey oldu? Gerçi o zaman güvenlik yerine polis gelirdi. Peki, babam ve Giray?

“Yok, Doğa Hanım. Size bir çiçek ve çikolata gelmişte ben getireyim dedim,” derin bir nefes verdim. Korkmuştum.

“Bugünde çiçek veren verene doğum günümde bu kadar çiçek almadım,” diyerek söylendim. Çiçeği ve çikolatayı aldığımda güvenlik çoktan odamı terk etmişti bile. Acaba hangi çikolataydı.

Çiçek demetinde yine sevdiğim çiçeklerden biri vardı. Hatta en sevdiğim çiçek Mavi Gül...

Çiçekleri koklayıp komodine koyduğumda onunda üzerinde bir not olduğunu gördüm. Fakat aç olduğum için direkt kalpli çikolata kutusuna saldırdım. Kutuyu açtığımda çikolataların altına gül yaprakları konulduğunu gördüm. Bu güllerin rengi ise beyazdı. Çikolatalar ise tam sevdiğim gibiydi. Antep fıstıklı sütlü çikolata…

Çikolatalarımı afiyetle yedikten sonra merakla çiçek buketinin üzerinde ki nota uzandım. Bugün de çiçek gönderen göndereneydi. Fakat bir terslik vardı. Güvenlik bile yanıma gelmişti, fakat Pınar ve Yağız Alp gelmemişti. Yağız Alp’i kafaya pek takmıyordum fakat Pınar’ın gelmemesi endişe verici bir durumdu. Notta uzun bir paragraf yazıyordu;

Sevgili Savcı Hanım,

Sizi göreli baya bir zaman geçti. Fakat siz aynı güzelliğinizi koruyorsunuz. Bu bana yapılan bir eziyet, işkence. Zaten uzun zamandır sizi göremiyorumL Şimdilik beni tanımanızı istemiyorum çünkü o zaman beni tanıyabilirsiniz. Fakat sizi en yakın zamanda gerçek benle tanıştıracağım. Umarım o zamana kadar dayanabilirim. .Ama siz gerçek benle tanıştığınızda benden nefret etmezsiniz. Sağlıklı kalmanız dileklerimle… Unutmadan sizden bir ricam olacak. Lütfen 24.11.2024 tarihinde Strawberry Cafenin teras katında ki 17 numaralı masaya gelmeniz. Aradığınız seri katil ile ilgili büyük bir ipucuna rastlayacaksınız.

Size Her Daim Yardımcı Olacak Bir Arkadaş

Y.A.B

Gözlerimi fal taşı gibi açmış notta yazanları tekrar okuyordum. Aradığım katille ilgili gerçekten bir ipucuna rastlayabilecek miydim? Fakat kimdi bu? Ya bana kurulmuş bir tuzaksa. Ya ben kekleniyorsam. Ama ya gerçekse. Ya biri bana yardım etmek istiyorsa. Bu iş gittikçe karman çorman bir hal almıştı.

Kapı yüksek bir sesle açılınca notu hemen arkama sakladım. “Höst!” diye bağırarak tepki verdim. Yağız Alp Baybars gelmişti. Geldi, suratıma dik dik baktı. “Höst öküze denir, Savcı Hanım,” dedi güya beni uyararak. “Tamda yerini bulmuş Doktor Bey. Hâlbuki ben sizin gireceğinizi bilmiyordum. Kalbim temizmiş tutturmuşum,” dedim ona meydan okur gözlerle bakarak.

Kendi kendine tekrarlama yaparak konuşmaya başladı. “Sakin ol, cevap verme, cevap verme…” böyle kendi kendine tekrarlarken ona kafa tutmaya devam ettim. “Versenize Allah aşkına. Sizden bir cevap bekliyorum.” Gözlerini bana dikmiş dik dik bana bakıyordu. Ellerini arkasına aldı ve yavaş adımlarla bana yaklaşmaya başladı.

“Cevap verirsem kalbiniz kırılabilir, Savcı Hanım.” Tek kaşımı havaya kaldırdım.

“Kırsanıza çok merak ettim nasıl kıracaksınız?”

“Büyüklük bende kalsın, o yüzden susuyorum. Ama şimdilik,” dedi ve tekrar eski yerine geçti.

“Siz bana hakaret dolu cümleler yağdıracağınıza biraz teşekkür mü etseniz?” ufak bir kahkaha attım.

“Pardon neden size teşekkür edecekmişim?”

“Hani sizi ameliyat edip bacağınızı falan kurtardım ya. Gerçi çok pardon. Bunu yoldan geçen herhangi biride yapabilir öyle değil mi? Keşke öyle birine gitseydiniz.” Aslında biraz haklıydı ama bende onun suçunu kabullenmiştim, sineye çekmiştim.

“Öncelikle biz bir anlaşma yaptık Doktor Bey. Yani siz benim ameliyatımı karşılıksız yapmadınız. Bu yüzden biraz fazla şey beklemiyor musunuz?” Kaşları havalandı.

“Çok affedersiniz ben onu unuttum. Ama insan olan bir birey insan olan bir bireyden bir teşekkür ister. Ne de olsa insan teşekkür etmeyi bilmeli. Teşekkür etmeyen insan olmaz benim bildiğim.” Sinirlenmiştim. Hem de aşırı sinirlenmiştim.

“Siz bana hayvan mı diyorsunuz Doktor Öküz Bey?” biraz da ben onu sinirlendirmeliydim. Derin bir nefes aldı. “Ayağınız bir buçuk ay gibi kısa bir sürede toparlar zehri tamamen aldık. Yani ayağınızda poşetle gezmenizi gerektiren bir durum yok. Bunların dışında da uzun süre ayakta kalmamanız gerekiyor fakat bu süre de yani çok kısa yoksa maazallah çok incinirsiniz.” Bunların benim umurumda falan olduğunu mu zannediyordu. Değildi.

“Doktor Ökü… Doktor Bey bunlar benim umurumda değil. Babam ve kardeşim nasıl?” diye sordum umursamaz bir tavırla. Çünkü ben kendimi umursamıyordum. İnsan sevdikleri için yaşar ya bende o yüzden yaşıyordum. Yeri geldiğinde hayattan keyif alıyor muydum? Alıyordum. Ama çok nadiren. Zaten bu keyfi yaşamasam da olurdu. Çünkü ben yaşamdan soğumuştum, soğutmuşlardı.

Ben onun ağzından çıkacak tek bir güzel kelimeye muhtaçken o beni hayal kırıklığına uğrattı. “Bir bilgim yok. Ben sadece kendi hastalarımla ilgilenirim. Çünkü onlar benim hastalarımdır ve onların yakınları ile en ufak bir bağım bile olamaz.” Tavrı çok netti. Tabii bu söylemleri doktorluk alanı için güzel şeyler olsa da benim için değildi.

“Peki, gerekli bilgileri kimden öğrenebilirim?”

“Onların doktorundan. Ve bunu yapmanız için o doktorun sizin ayağınıza gelmesi gerekir ve doktorlar hastaları olmayan kişilerin ayağına kadar gitmekten hiç hoşlanmaz. Eminim Mert Hoca da hoşlanmaz.” Tek kaşımı havaya kaldırdım.

“Bence diğer doktorları kendinizle karşılaştırmanız çok ayıp. Herkes siz gibi ukala değil be Doktor Bey. Hem ben ayağına kadar gelinmeyecek bir kadın mıyım?” son cümlemi biraz cilve ile söylemiştim. Bunu neden yaptığımı ben bile bilmiyordum. Bana gözlerini dikti. “Hiç aynaya bakıp kendi çirkinliğinizi gördünüz mü?” demesini beklerken o bana çok güzel bir cümle söyledi.

“Güzelliğinizi her zaman dile getirir misiniz?” dedi. Sonra sanki yeni uyanıyormuş gibi başını iki yana salladı. “Ben onu öylesine söylemiştim. Ben güzel değilim ki?”

“Güzelsiniz işte mütevaziliği bırakın isterseniz.”

“Bu mütevazilik değil ben cidden güzel değilim.” Ben üstüne bastıra bastıra güzel olmadığımı söylüyordum o da üstüne bastıra bastıra güzel olduğumu söylüyordu.

“Güzelsiniz işte bence susun ve oturun. Zaten çok gereksiz bir muhabbet oldu bir daha konusu bile açılmasın,” dedi ve beni hayal kırıklığına uğratarak elinde ki raporlarla beraber dışarı çıktı. Bir doktordan iltifat yemek istediğim için kendime çok kızıyordum fakat iç sesime laf geçiremiyordum. Ama haklıydı bu gereksiz bir muhabbetti. Bu kadar samimiyet zarar getirirdi.

Getirmez…

Kes sesini iç sesim.

[1] Mabel Matiz ft. Zeid Hamdan – Aşkım Gülüm

Bölüm sonu

1 yorum