İçeriğe geç

Açlık Oyunları

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Açlık Oyunları

Bölüm 1

Uyandığımda yatağımın diğer tarafı buz gibiydi. Parmaklarımı uzatıp Prim'in sıcaklığını aradım ama tek bulduğum, yatağın sert kumaşı oldu. Kötü bir rüya görüp annemizin yanına tırmanmış olmalı. Tabii ki öyle yapmıştı. Bugün, toplama günü.

Dirseğimin üstünde doğruldum. Odada onları görmeme yetecek kadar ışık vardı. Küçük kardeşim Prim yan yatmış, bacaklarını karnına kadar çekmiş ve sırtını anneme dayamıştı. Yanaklarını birbirine yaslamışlardı. Annem uykusunda, olduğundan daha genç görünüyordu. Evet, yıpranmış bir görüntüsü vardı ama en azından üzerine basılıp geçilmiş gibi durmuyordu. Prim'in yüzü bir yağmur damlası kadar tazeydi, adını aldığı çuha çiçeği kadar hoştu. Bir zamanlar annem de çok güzelmiş ya da en azından öyle söylüyorlar.

Prim'in dizlerinin üstüne dünyanın en çirkin kedisi tünemiş, ona bekçilik ediyordu. Basık bir burnu vardı; kulaklarından birinin yarısı yoktu. Gözleri çürümeye yüz tutmuş bal kabağı rengindeydi. Prim çamuru andıran sarı tüylerinin o parlak şeye benzediğinde ısrar ederek, kediye Düğün Çiçeği adını vermişti.

Kedi benden nefret ediyor ya da en azından bana hiç güvenmiyordu. Aradan geçen senelere rağmen, Prim'in kediyi eve getirdiği ilk gün onu bir kovanın içinde boğmaya çalıştığımı çok iyi hatırlıyordum. Kemikleri sayılabilecek kadar zayıftı, karnı kurtçuklarla şiş, her yanında pireler kaynayan bir kedi yavrusuydu. İhtiyaç duyduğum son şey, doyurulması gereken fazladan bir canlıydı. Ama Prim o kadar yalvarmış, hatta o kadar çok ağlamıştı ki kalmasına izin vermek zorunda kalmıştım. Neyse ki sonrası iyi olmuştu. Annem haşaratlarını temizlemişti ve kedi doğuştan fare avcısıydı. Hatta arada sırada çıkan sıçanları bile yakalıyordu. Bazen yakaladığım bir hayvanı temizlerken, iç organlarını Düğün Çiçeği'ne veriyordum. Bir süredir bana tıslamaktan vazgeçmişti.

İç organlar. Tıslamaya son. Herhalde sevgimizin geldiği, geleceği en uç nokta bu olsa gerek.

Bacaklarımı yataktan sarkıtıp ayağıma av çizmelerimi geçirdim. Yumuşak deri tam ayaklarımın biçimini almıştı. Pantolonumu, tişörtümü giyip, uzun ve koyu renk örgümü şapkamın altına tıktım, yem çantamı kaptım. Masanın üstünde, altında saklanmış, fesleğen yapraklarını sarılı, küçük, mükemmel bir keçi peyniri parçası duruyordu. Prim'in bana özel toplama günü armağanıydı. Dışarı çıkarken peyniri özenle cebime yerleştirdim.

Bu saatte 12. Mıntıka'nın bizim yaşadığımız Dikiş takma adlı bölümü, sabah vardiyasına gitmek üzerine yola çıkmış kömür madencileriyle dolu olurdu. Kamburları çıkmış, parmaklarının boğumları şişmiş, kırık tırnaklarının ve mutsuz yüz çizgilerinin arasına biriken kömür tozlarını temizlemekten uzun zaman önce vazgeçmiş erkek ve kadınlarla. Ancak bugün, kararmış sokaklar tamamen boştu. Bodur, gri evlerin panjurları sımsıkı kapalıydı. Toplama işi saat ikiden önce başlamazdı. İsterseniz evde kapalı kalıp uyuyabilirdiniz. Tabii bunu başarabilirseniz.

Evimiz, Dikiş'in neredeyse kenarında kalıyordu. Çayır olarak bilinen pejmürde araziye ulaşmak için sadece birkaç kapıdan geçmem gerekiyordu. Çayır'ı ormandan, yüksek, üst kenarları dikenli tellerle çevrili tel örgüsü çitler ayırıyordu. Aslında 12. Mıntıka'nın çevresi tamamen bu çitlerle çevriliydi. Teoride ormanda yaşayan ve bir zamanlar sokaklarımızı tehdit eden yırtıcı hayvanları -köpek sürüleri, yalnız pumalar, ayılar- uzak tutmak için, bu çitlere günün yirmi dört saati boyunca elektrik veriliyordu. Ancak akşamlara sadece iki ya da üç saat boyunca elektrik alma şansımız olduğu için, tellere dokunmak genelde tehlike yaratmıyordu. Buna rağmen, çiftlerin devrede olup olmadığını işaret eden homurtuyu duyabilmek için her defasında dikkat kesiliyordum. Ve şu anda derin bir sessizlik vardı. Karnımı içime çekip uzun senelerdir açık duran ve bir çalı öbeğinin arkasına gizlenmiş, bir metrelik aralıktan geçtim. Çitin başka zayıf noktaları da vardı ama burası evimize en yakın geçiş olduğu için, ormana neredeyse her zaman bu delikten girerdim.

Ağaçların arasına dalar dalmaz, içi boş bir kütüğe sakladığım yayımı ve ok kılıfımı çıkardım. Elektrik verilsin ya da verilmesin, çit leş yiyicileri 12. Mıntıka'dan uzak tutma konusunda işe yarıyordu. Bu hayvanlar ormanda özgürce dolaşıyordu. Tabii bunlar ek olarak zehirli yılan ve kuduz hayvan tehlikelerini ve izlenecek gerçek patikaların olmadığını da unutmamak gerekirdi. Diğer taraftan, bulmasını bilene yiyecek de vardı. Babam bu işi iyi bilirdi ve madendeki patlamayla paramparça olmadan önce bana da biraz öğretmişti. Babamdan geriye gömülecek bir şey bile kalmamıştı. Ben o zaman on bir yaşındaydım. Aradan beş sene geçmişti ve hala kaçması kaçması için çığlıklar atarak uykumdan uyandığım oluyordu.

Her ne kadar gizlice ormana girmek yasa dışı olsa ve kaçak avcılık en büyük cezaları getirse de, insanların silahları olsa, pek çoğu riski göze alırdı. Ancak çoğu, sadece bir bıçakla riske atılacak kadar cesur değildi. Benim yayım, babamın kendi elleriyle yaptığı, zor bulunan silahlardandı. Bu yüzden diğerleriyle birlikte su almayacak şekilde sarıp, ormana iyice saklamıştım. Babam hayatta olsa, yaptığı silahları satarak iyi para kazanırdı. Ancak yetkililerin durumu öğrenmesi halinde, isyana sebebiyet vermekten herkesin gözü önünde idam edilirdi. Barış Muhafızları'nın çoğu, benim gibi çok az insanın avlanmasını görmezden geliyordu çünkü onlar da herkes gibi taze ete hasretti. Aslına bakarsanız onlar bizim en iyi müşterilerimiz arasında yer alıyorlardı. Yine de birilerinin Dikiş'i silahlandırması fikri hiçbir zaman hoş görülmemişti.

Sonbaharda, az sayıda cesur ruh elma toplamak için gizlice ormana süzülürdü. Ama Çayır'ı görüş alanlarından çıkarmamaya özen gösterirlerdi. Her zaman, herhangi bir belayla karşılaşmaları halinde koşarak 12. Mıntıka'nın güvenli ortamına kaçacak kadar yakın mesafede kalırlardı." 12. Mıntıka güven içinde açlıktan ölebileceğiniz eviniz, " diye mırıldandım, sonra telaşla omzumun üstünden arkama baktım. Burada, hiçliğin ortasında birilerinin sizi duymasından korkardınız.

Daha küçükken bile 12. Mıntıka ve ülkemiz Panem'in çok uzak Capitol'ünde bizi yönetenler hakkında yumurtaladıklarımla anneciğimin yüreğini ağzına getirirdim. Zamanlar, bunun başımızı daha çok belaya sokacağını anladım. Dilimi tutmayı ve yüzümü, hiç kimsenin düşüncelerimi okuyamayacağı ifadesiz bir maskeye dönüştürmeyi öğrendim. Okulda görevimi sessizce yapmam gerektiğini... Halka açık pazarlarda sadece havadan sudan, kısa sohbetler etmeyi... Kazandığım paranın büyük kısmını borçlu olduğum karaborsa Hob'da sadece takas konusunda konuşmakla yetinmeyi... Hatta durumumun daha az can sıkıcı olduğu evimde bile hassa konulara değinmekten kaçınırdım. Toplama, yiyecek kıtlıkları ya da Açlık Oyunları gibi konulara girmezdim. Prim benim kelimelerimi tekrar etmeye başlarsa, o zaman sonumuz ne olurdu?

Ormanda beni yanındayken kendim gibi davranabildiğim tek insan bekliyordu: Gale. Yüzümdeki kasların gevşediğini, bizim yerimize vadiye bakan kaya çıkıntısına ulaşmak için tepeye tırmanırken adımlarımın hızlandığını hissediyordum. Gür bir fundalık gizli yerimizi istenmeyen gözlerden koruyordu. Beni beklediğini görünce yüzümde güller açtı. Gale, ormanda olduğumuz zamanlarda yüzümün hiç gülmediğini hep söylerdi.

Beni görünce, "Hey Catnip" dedi. Gerçek adım Katniss ama ismimi ilk söylediğimde bunu fısıldamıştım. Bu Gale adımın Catnip olduğunu sanmış. Sonra deli vaşağın teki ormanda bedava yiyecek bulmak için dolaşırken peşime takılınca, bu bana verdiği resmi lakap oluvermişti. Sonunda vaşağı öldürmek zorunda kalmıştım çünkü av hayvanlarını ürkütüyordu. Hiç de kötü bir can yoldaşı olmadığı için buna üzüldüm bile denilebilirdi. Neyse ki postu için hatırı sayılır bir ücret almıştım.

"Bak ne vurdum." Gale, içinden ok geçen ekmek somununu havaya kaldırınca güldüm. Bu bizim tahıl istihkaklarımızla yaptığımız o sıkı somunlardan değil gerçek bir fırın ekmeğiydi. Somunu ellerimin arasına alıp oku çıkardım ve geride bıraktığı deliği burnuma tuttum. Aldığım koku, ağzımın sulanmasına neden oluyordu. Böyle iyi ekmekleri ancak özel günlerde görebiliyorduk.

"Hımmm... Hala sıcak," dedim. Bu ekmeği başka bir şeyle değiş-tokuş etmek için sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fırına gitmiş olması gerekirdi. "Sana neye patladı?"

"Sadece bir sincap. Sanırım yaşlı adam bu sabah biraz duygusaldı," dedi Gale. " Hatta bana şans diledi."

"Eee, bugün hepimiz birbirimizi daha yakın hissediyoruz, öyle değil mi?" diye sorarken gözlerimi devirme zahmetine bile girmedim. "Prim biraz biraz peynir ayırmış," diyerek cebimdeki küçük paketi çıkardım.

Bu ikramı görünce Gale'ın gözü aydınlandı. "Teşekkürler, Prim," dedi. " Gerçek bir ziyafet çekeceğiz," ve birden, senede bir defa, toplama günü isimlerimizi okumak için gelen aşırı neşeli Effie Trinket'ın Capitol aksanını taklit etmeye başladı. "Neredeyse unutuyordum. Açlık Oyunları kutlu olsun!" Çevremizdeki çalılıklardan birkaç böğürtlen kopardı. "Ve dileyelim ki şans..." Böğürtlenlerden birini başımın üstüne kaldırıp aşağıya bıraktı.

Onu ağzımla yakalayıp narin kabuğunu dişlerimle ezdim. Tatlı mayhoşluğu dilimin üstünde patlıyordu. "... sonsuza dek sizinle olsun!" Gale'ınkine denk bir coşkuyla cümlesini tamamladım. Bu konuda şakalaşmak zorundaydık. Çünkü tek alternatifimiz korkudan altımıza etmekti. Ayrıca, Capitol aksanı o kadar abartılıydı ki, o aksanla söylendiği zaman komik olmayacak hiçbir şey yoktu.

Gale'ın bıçağını çıkarıp ekmek dilimlemesini izledim. Ağabeyim olabilirmiş gibi görünüyordu. Düz siyah saçları, zeytuni bir teni vardı. Gri gözlerimiz birbirine çok benziyordu. Ama akraba değildik. En azından yakın akraba değildik. Madenlerde çalışan ailelerin çoğu birbirine benziyordu.

Annem ile Prim'in,açık renk saçları ve mavi gözleriyle buraya ait olmadıkları hissini uyandırmalarının nedeni de zaten buydu. Onlar buraya ait değillerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.