İçeriğe geç

ACIYAN HİSLER

Bölüm 5 · 5 dk okuma

ACIYAN HİSLER

Bölüm 5

4

0.4

Her yaralı el sarılmayı hak ederdi. Meriç'in yaralı elleri de sarılmayı hak ediyordu.

Tanrı bizi kendimize zarar verelim diye yaratmamıştı. Yıllardır bu fikre inanıp yaşardım. Keşke Meriç'i de bu fikre ikna edebilseydim. Belki kendine zarar vermeyi bırakırdı.

Hızlı adımlarla parka doğru yürürken kendimden emin ve cesurdum. Gidecek ve onunla konuşacaktım.

Yıllardır onu uzaktan seyreder, ne yaptığını adım adım takip ederdim. O çoğunlukla bunu fark ederdi ama bana kızmazdı da. Sadece kaşlarını çatar, sessizce bana bakardı.

Çoğu kez onu ıssız sokak ve parklarda bileklerini kesmeye çalışırken yakalamıştım. Böyle durumlarda ya yanına mahalleden çocuklar gönderip dikkatini dağıtırdım ya da kız kardeşimi de alıp onun yanına giderdim. Kız kardeşim Esra çok meraklı olduğu için her seferinde onunla konuşurdu. Ben ise uzakta oturup onları seyrederdim.

Mahalledeki diğer çocuklar ondan korktuğu için fazla yanına gitmezdi. Hastalığı yüzünden insanlar arasında dışlanması ilk zamanlar hep tuhafıma gelmişti. Ama sonra insanları da anlamaya başlamıştım.

Duyduğuma göre bir gün kahvede babasının yanında sessizce oturan Meriç'in üzerine sıcak çay dökülmüş, vücudu yanmış ama Meriç buna tek bir tepki bile vermemiş. Meriç bu olay yaşandığında küçük yaştaymış ve çocuğun böyle bir şeye tepki vermemesi babası dahil herkesin tuhafına gitmiş.

Annesi hemen Meriç'i alıp hastaneye götürmüş ve doktora Meriç'in daha önce de bazı acılara tepki vermediğini söylemiş.

Mesela babası ona tokat attığında tepki vermiyormuş. Gözlerinden yaş bile gelmiyormuş.

Doktor hemen Meriç'i testlere tabii tutmuş ve ona Doğuştan Acıya Duyarsızlık Sendromu(CIPA) teşhisi konulmuş.

Hastalığı çokça araştırmıştım. Bu hastalık acı hissetmemenize, ağlayamanıza hatta bazı hastalarda terlememeye yol açıyordu.

Bu hastalığa sahip insanlar, genellikle kendine zarar vermeye meyilli insanlar oluyordu. Meriç de onlardan biriydi.

Parkın girişine geldiğimde karşımdaki yüz beni mutlu etti.

Hislerim, sonbaharda savrulan yapraklar gibi uçuşurken içimde sessiz bir fırtına kopuyordu. Sessizce onu izliyor ve onun güzelliğinde kayboluyordum.

Yanına doğru yürüdükçe onu baştan aşağıya süzmeye devam ediyordum.

Siyah saçları gözlerinin üzerine dökülmüştü. Üzerinde siyah sweet ve siyah pantolon kombiniyle öylece o bankta oturmuştu. Dövmeleri gözükmüyordu, her zaman olduğu gibi.

Yanına geldiğimde tam karşısında durdum. Herhangi bir tepki vermedi.

Gözleri, yara izleriyle dolu ellerindeki kitaba odaklanmıştı. Sanki o yaralı ellerin derinliklerinde saklı bir hikaye vardı.

"Her yaralı el, bir masal anlatır," diye düşündüm bir süre. Onun ellerini sarmanın, o masalı dinlemenin vakti gelmişti belki de.

"Meriç." dedim sessizce.

Gözlerini kitaptan kaldırmadan cevapladı:

"Mira, ne işin var burada?"

Sesi şaşkın çıkmıyordu. Sanki burada olmama alışık gibiydi.

Yavaşça yaklaşıp, çekingen bir tonla "Konuşmaya geldim." diye fısıldadım.

"Kitap okumak istiyorum." dedi bu sefer de.

Gözleri hâlâ kitaptaydı. Ama okumadığına emindim. Geçen günlerde de bu kitap elinde dolanıyordu ama hâlâ kitap bitmemişti. Bir de kitap kısa bir kitaptı.

"Evde bir şey mi oldu yine?"

Bu soruyu pat diye sormam yanlıştı. Ama onunla konuşmak zorundaydım. Birilerine acılarını anlatmazsa kötü hissederdi biliyorum.

Gözlerini kitaptan alıp kafasını kaldırdı ve kaşlarını çatarak cevapladı:

"Bak, senin üç beş soruna cevap verdim diye arkadaşım ya da herhangi bir şeyim olmuyorsun. Git buradan."

"Bak, konuşarak hallede-"

Elindeki kitabı sıkarak "Hiçbir şeyi konuşarak halledemeyiz. Git buradan." diye bağırınca bir adım geri attım. Ama gitmedim.

Bana kızınca onu bırakıp gideceğimi zannediyordu sanırım ama yanılıyordu.

Yavaş adımlarla yanına doğru yürüdüm ve bankın diğer tarafına oturdum.

Gözlerini kitaptan ayırmadan "Bir gün yanımda durduğun için pişman olacaksın." diye fısıldadı.

Ben seninle pişman olmaya da varım.

Dışımdan söyleyemedim bu cümleyi. Ama o anlamıştı sanki.

"Ne okuyorsun?" diyerek hemen yanına kaydım. Hangi kitabı okuduğunu zaten biliyordum.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu.

Bir haftadır bu kitap elindeydi. Ama hiç okuduğunu görmemiştim. Sadece sayfaları çevirip duruyordu. Şimdi de öyle yapıyordu.

Son sayfaları açık olan kitabı hızlı bir hamleyle elinden aldım. Şaşırsa da bozmadı ve sessizce beni izlemeye başladı.

Kitabın ilk sayfasını açtım ve biraz daha yanına kaydım. Tepki vermeden tuhaf gözlerle bana bakmaya devam ettiğinde ilk sayfası açık olan kitabı sessizce okumaya başladım.

"Tanınmış roman yazarı R., dağlara yaptığı üç günlük dinlendirici bir geziden sabahın erken saatlerinde tekrar Viyana’ya döndüğünde ve garda bir gazete aldığında, tarihe şöyle bir bakar bakmaz o günün doğum günü olduğunun farkına vardı..."

Kitabı okurken bazen durup ona bakıyordum. Çünkü biliyordum kitap biterse ben de onun yanından ayrılmak zorunda kalırdım. Sonra yine kitabı okumaya devam ediyordum. O ise sessizliğini hiç bozmadan bana bakıyordu.

Ne kadar süre o bankta oturup ona kitabı okudum bilmiyorum. Ama kitabın son sayfasına geldiğimde gözlerimi kitaptan ayırdım ve sokak lambalarının yandığını fark ettim.

Normalde kısa olan bu kitabı okurken ne de çok vakit geçirmiştim.

Parkta kimseler yoktu.

Genelde burası çocuklarla dolu olurdu. Ama sanırım Meriç burada oturduğu için sabahtan beri boştu.

Lanet olsun, Meriç'i çocuklara canavar olarak mı tanıtmışlardı acaba.

"Neden durdun?"

Meriç'in sesiyle gözlerimi parktan ayırdım ve ona döndüm. İlgili bir şekilde bana bakıyordu. Sanırım ona kitap okumam hoşuna gitmişti.

Gülümsedim ve devam ettim okumaya. Ben okudukça o dinledi, o beni dinledikçe ben mutlu oldum.

Kitabın sonlarına doğru geldiğimde durdum ve gözlerimi onun gözleriyle buluşturup zaten ezbere bildiğim son cümleyi okudum.

"R., bir ölümü ve ölümsüz aşkı hissetti: ruhunda sanki bir kabuk kırıldı ve adam görünmeyeni, uzaklardaki bir müziği hatırlarcasına, cisimsellikten yoksun ve tutkuyla düşündü."

Elimdeki kitabı kapatıp ona uzattım ve "Sanırım artık kitabın içeriğini biliyorsun." diye fısıldadım.

Onun günlerdir aynı kitabı elinde taşıyıp, okumamasına atıfta bulunmuştum.

Yüzündeki çarpık bir gülümsemeyle "Teşekkür ederim." diye fısıldadığında, aramızdaki duvarlar yıkılıyor gibi hissettim.

"Neden?"

"Yanımda olduğun için," dedi. "Bir de bana kitap okudun"

Gülümsedim. Onun mutlu olması beni de mutlu etmişti.

"Teşekkür edilecek bir şey yok. Ne zaman istersen okurum."

"Gideyim o zaman ben."

Meriç bir şey demedi. Sadece kafasını salladı.

Ben de kalktım ve yavaşça parkın çıkışına yürümeye başladım. Birden durdum ve arkamı dönüp ona baktım. Sırıtarak bana bakıyordu.

Sanırım onu ilk kez mutluyken görmüştüm.

Ben de gülümsedim ve arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım.

İçimdeki mutluluk, onun bana gülmesiyle artmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.