Mardin’in taşla örülmüş kadim sokaklarının sustuğu, gecenin en ağır saatleriydi. Konağın kalın duvarları dışarıdaki uğultuyu boğmuş, içeride yalnızca geçmişten kalan fısıltılar yankılanıyordu. Düğün çoktan sona ermişti. Misafirler dağılmış, avlunun ortasındaki fenerler sönmüştü. Konağın üst katındaki o büyük odada, her şey donmuş gibiydi. Gelinlikli kadın kapının önünde durmuş, bir an bile hareket etmeden adamı süzüyordu. Oda loştu; taş duvarlara asılı bakır aynalar bile olan biteni yansıtmaya çekiniyordu sanki. İşte o anda adamın sesi odayı yardı: "Hadi ağlamayı bırakta gerekeni yap." Kız, bir an için olduğu yerde donakaldı. Yüreği deli gibi çarptı ama yüzüne en sert ifadesini takındı. Elinin tersiyle gözyaşlarını hızla silip doğruldu. Adamın karşısına dikildiğinde, o da onun gibi kaşlarını çattı. Gözlerinde bir ateş yanıyordu. “Ne dedin sen?” dedi sesi titremeyen, sert bir tonla. Adam gülümsedi, küçümseyen bir tavırla başını sağa sola salladı. “Gerekeni yap dedim.” Kadının gözbebekleri büyüdü. Kulağında uğuldayan bir öfke yükseldi. “Gereken neymiş?” Adam hafifçe öne eğildi. “Sen harbi salaksın. Ne yapacağımızı çok iyi biliyorsun. Biz evlendik ya hani. Sen benim karım oldun ya. Şimdi ben-” “Suuus!” Sesi odada yankılanırken gelinliğinin eteklerine sakladığı bıçağı hızla çekti. Mum ışığı çeliğin soğuk yüzeyinde yılan gibi kıvrıldı. “Eğer bana yaklaşırsan, seni dilim dilim keserim.” Adam bir an donup kaldı. Karşısındaki kadının gözlerinde korku yoktu. Titremiyordu. Kaçmaya yeltenmiyordu. Bıçak, elinde bir tehdit değil, bir karar gibiydi. Adam kaşlarını çattı. O güne kadar hep kadınlar tarafından istenmiş, hep kabul görmüştü. Ama şimdi, karşısındaki kadın ona meydan okuyordu. Hem de ölümüne. “Sana dokunmamı istemiyor musun?” diye sordu sesi daha düşük, daha kısık bir tonla. Kadın, gözlerini gözlerine dikti. “Sen beni duymuyor musun, ağa bozuntusu?” dedi dişlerinin arasından. “Senin elin elime değsin istemiyorum. Hadi şimdi uzaaaa!” Adam bir an için durdu. Bir kadının ona böyle meydan okumasına alışık değildi. Ama bu, hoşuna mı gitmişti, yoksa öfkelenmesine mi neden olmuştu? Bunu kendisi de bilmiyordu. Bıçağın ışığını gördüğünde bir an afallamıştı adam. Bu kadarını beklememişti. Kadınların gözyaşına alışkındı ama bu… başka bir şeydi. Korkmadı. Ama alışık olduğu oyunun kuralları değişmişti. Bu gece odaya bir kadın değil, bir savaşçı getirilmişti sanki. Adam beyaz gömleğinin düğmelerini açmaya başlarken, “Titremiyor ellerin. Alışıksın gibi geldi bana. Kaç kişi kestin?” dedi, sesi hem alaycı hem de tedirgin edici bir ton taşıyordu. Kadın bir adım ileri attı. Bıçağı ışıkta daha net göründü. “Senden başlayayım mı, ne dersin ağa bozuntusu?” Adam, kadının gözlerine bir an baktı. İçindeki öfke, gururuyla boğuşuyordu. Gömleğini hızla üzerinden çıkarıp yere fırlattı. Çıplak göğsü yanan bir meydan okuma gibiydi. “Gel o zaman,” dedi alçak bir sesle. “Ne bekliyorsun?” Kadın, bir an tereddüt etti. Bir şeyler değişmişti. Adam üzerine doğru bir adım attı. Tam o anda, kadının bileğini ani bir hareketle kavradı, bıçağı havada dondurdu. Diğer eliyle çenesinden tuttu, sertçe kavrayıp başını arkaya yasladı. Kadın bir hırıltıyla inledi canı acımıştı ama gözleri hâlâ cesurca bakıyordu. Duvara yasladığında nefesler birbirine karıştı. Adamın bakışları onun yeşil gözlerine kilitlendi ilk kez gerçekten görüyordu kadını. O gözlerin içinde bir isyan, bir acı, bir yangın vardı. O yeşil gözlere kapılıp gitmişti. Ama bir an da adamın yüzü daha bir sertleşti. O, hislere yer bırakmayacak kadar katıydı. O gözlerin etkisi gözlerinin kenarında bir anlık bir gölge gibi belirdi… ama hızla sildi o duyguyu. “Zaten sana dokunacak değilim. Çünkü ben sana bakınca insan değil, nefret görüyorum,” dedi soğuk bir sesle. Elini kadının çenesinden çekti, bir adım geri attı. “Sana ve o manyak ağbeyine hayatı zehir edeceğim,” diye tısladı adam, kadının yüzüne eğilerek. Kadın bıçağı yeniden sıktı. Dudakları aralandı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sadece nefesi vardı; hızlı, öfkeli, yaralı. Gözleri adamın göğsüne odaklandı—orada bir kalp varsa, en zayıf yer orasıydı. Delmek istiyordu. Hem de 99 parçaya. Ama öfkesine yenik düşmemeliydi. O an bıçak, avuçlarının içinden kaydı, yere düştü. Metalin parke taşlarına çarpan sesi, gecenin sessizliğini yarıp geçti. Kadın, dizlerinin üzerine çöktü. Elleri iki yanda, omuzları titriyordu. Ne de kabus dolu bir gündü. Hiç tanımadığı bir adamla evlenmişti. Ne bir sevda vardı bu işte, ne bir umut. Sadece zorbalık, sadece dayatma. Ve biliyordu ki bu adam-bu adam bir gadardı. Gaddarın teki. Adam hiçbir şey söylemeden geriye döndü. Sanki az önce yaşanan hiçbir şey olmamış gibi yatağa yürüdü. Kalın yorganı çekip üstüne uzandı. Karanlık, gözlerini örtmeden önce kadına son bir bakış attı. Gözlerinde bir kıpırtı yoktu. Ne pişmanlık, ne merhamet. Kadın ise öylece kaldı. Sonunda yavaşça uzandı yere, soğuk, taş parke üzerine. Gelinliğinin etekleri etrafında yayılmış, saçları yüzüne yapışmıştı. Bedenini titreten şey yalnızca zeminin soğuğu değil, içine işleyen boşluktu. Gözleri tavana dikildi. Orada çatlak bir taş arasında, belki bir örümcek ağına takılmış bir umut kırıntısı aradı. Ama yoktu. Sadece gece vardı. Ve suskun taşlar. Sabah, Mardin’in yorgun taş duvarlarına usulca dokundu. Konağın büyük pencerelerinden içeriye süzülen solgun güneş ışığı, odadaki loşluğu parçalarken ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu. Amed gözlerini araladı. Uykusu ağır değildi; savaşçılarınki gibi, her an tetikte. Başını yavaşça çevirdi. Yatak hâlâ sıcak, ama yanında kimse yoktu. Gözleri odanın ortasına kaydı. Helin, gelinliğiyle hâlâ yerdeydi. Saçları yüzüne dağılmıştı. Dizleri göğsüne çekilmiş, bir parçası uykuda kalmış gibiydi; ama öyle bir uyku ki, sanki uyanmak istemeyen bir ruhun çırpınışıydı. Adam yatağın kenarına oturdu, bir süre onu izledi. Ne bir pişmanlık ne de bir merhamet geçti gözlerinden. Sonra ayağa kalktı. Soğuk taş zemine bastığı çıplak ayaklarıyla birkaç adım attı, kadının yanına kadar geldi. Bir an eğilir gibi oldu, ama sonra sadece ayağının ucuyla kadının saçlarını geriye itti. Hafifçe bir oyuncağa dokunur gibi değil—hakir görürcesine. Ardından hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi. Ahşap kapı hafifçe gıcırdadı ve ardından konağın koridorlarında yankılanan adımlarıyla adam gözden kayboldu. Kadın ise hâlâ uyuyordu. Ya da öyle sanılıyordu. Dakikalar geçti. Sessizlik yeniden çöktü. Sonra bir hareket. Kirpiklerinin arasından bir titreme geçti. Gözlerini yavaşça araladı. Tavanda tanıdık olmayan taş desenlerini gördü önce. Sonra soğuk zeminin bedenine işleyen ağırlığını hissetti. Birden hatırladı nerede olduğunu. Kim olduğunu. Ve neyin içine düştüğünü. Kadın hâlâ yerdeydi. Taş zemin sırtını acıtmıştı, ama hareket etmedi. Gözleri kapalıydı, nefesi sessiz ama derindi. Uyanıktı belki… ama içindeki savaş, uyanmaktan daha büyüktü. Soğuk zeminden gelen acı, içindekinden hafifti belki de. Sanki bedenini değil, ruhunu dondurmuştu bu yer. Yavaşça başını sağa çevirdi. Bıçağın olduğu yeri yokladı bakışlarıyla. Ama yerinde değildi. Adam almış olmalıydı. Gelinliğinin tarlatanı bacaklarına dolanmıştı. Çekti, düzeltti. Oturur pozisyona geçtiğinde, ilk defa etrafı gerçekten inceledi. Bu oda bir kafesti. Taş duvarlar, yüksek tavan, kalın perdeler… ve camdan görünen o uçsuz bucaksız Mardin manzarası. Güzel bir hapishane. Ve işin tuhafı her şey siyahtı, simsiyah. Birden içi fenalaştı. Ayağa kalktı. Dizleri titredi ama düşmedi. Perdeleri aralayıp cama yaklaştı. Uzakta, taş konaklar üst üste dizilmiş gibiydi. Her biri bir başka hikâyeyi saklıyordu. Ama bu konağın hikâyesi… başka. Elleri yumruk oldu. Camın yansımasında kendini gördü: dağılmış saçlar, solmuş bir gelinlik ve gözlerinde bir başka kadın. Artık o eski kadın değildi. Şimdi bir savaş vardı içinde. Hem kaçmak istiyordu, hem de intikam almak. Ve bir karar verdi o an. Ya bu konağın duvarlarında yok olacaktı… ya da bu duvarları başlarına yıkacaktı. Güçlü olacaktı. Cesur olacaktı. Aksi olursa kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Tam o sırada… Tak. Kapı bir anda açıldı. Helin refleksle geri çekildi. Bir adım bile atmadan öylece kala kaldı. Eşiği bir kadın doldurdu—orta yaşlarında, sert yüz hatlarına sahip, başı bağlı. Gözlerinde yorgun bir sertlik vardı; ne acıma ne düşmanlık… sadece görev bilinci. Kadının elinde sade, koyu renkli bir elbise vardı. Bir süre kıpırdamadan durduktan sonra, yüzünü buruşturdu. “Al şunu,” dedi. Sesindeki kırıklık, taş kadar sertti. Elbiseyi kadına doğru fırlattı. Kumaş havada döndü, sonra yere düşüp sessizce serildi. Helin bakışlarını yerden kaldırmadı. Elbiseye, sonra kadına baktı. Ama ne aldı ne konuştu. Kapıdaki kadın bir süre daha bekledi. Belki bir teşekkür, belki bir isyan bekledi. Ama sessizlik hâkimdi. Sonunda başını iki yana sallayıp, kapıyı arkasından kapatıp gitti. Helin öylece kaldı. Elbise, hâlâ yerdeydi. Tıpkı biraz önce kendisinin yattığı yerde. Yavaşça eğildi, kumaşı eline aldı. Kalın, kaba bir şeydi. Ne bir süsü vardı, ne bir sıcaklığı. Ama artık gelinlikten kurtulmak istiyordu. Elbiseyi göğsüne bastırdı. Derin bir nefes aldı. Bu, savaşın başka bir yüzüydü. Silahsız, sessiz… ama yine de keskin. Helin elbiseyi giydikten sonra pencere kenarına oturdu. Aşağıdaki avluya baktı. Kalabalık değil ama belli ki hazırlık vardı. Konağın taşları, o sabah ışığında daha da kasvetli görünüyordu. Kapı aniden tıklandı. Helin başını çevirdi ama cevap vermedi. Bir ses yükseldi kapının ardından: “Hanım, ağamız sizi aşağı çağırıyor. Kahvaltıya inecekmişsiniz.” Helin yerinden kıpırdamadı. Gözlerini pencereye dikti, dudakları birbirine bastı. Aradan bir dakika geçmeden kapı yeniden çalındı. Bu sefer daha sert bir tonda: “Dedik ya, hanimağamız sizi bekliyor.” Helin ayağa kalktı ama kapıya gitmedi. Yavaşça perdeyi çekti, camı kapattı. Kafasında hâlâ cevap yoktu. İçinden “istemiyorum” diye geçirdi sadece. Bu kez sesin tonu değişti, biraz daha tehditkâr hale geldi: “Bak hanım, ağayı daha fazla bekletmeyin. Herkes sofrada. Bu konakta kimse oyalanmaz.” Kapının ardındaki sabır tükeniyordu belli ki. Helin, içini çekti. Çenesini kaldırıp aynaya baktı. Yüzü hâlâ sertti, ama içinde bir ürperti vardı. Yine de kapıya yürüdü, tokmağa uzandı. Ama açmadan önce kendi kendine fısıldadı: “Madem istiyor o zaman tanışalım hanımağacığımızla.” Kapıyı açtı. Dışarıda, iki genç hizmetçi onu bekliyordu. Biri göz teması bile kuramadı, diğeri ise hafifçe başını eğdi. Helin, dik duruşuyla koridora adım attı. Konağın sessizliği arkasından kapıyı kapattı. Helin istemese de aşağı indi. Helin salona adımını atar atmaz tüm gözler ona çevrildi. Kimse bir şey demedi, ama o bakışlar yeterince konuşkandı: "Yabancı, istenmeyen, yeni gelin..." Tam o an, Amed Ağa ayağa kalktı. Geniş gövdesiyle masaya bir gölge gibi çöktü. Bakışları tek tek sofradakileri gezdi. “Ne bakıyorsunuz? Bu kadın artık bu evin içinde. Siz istediniz bunu. ” Sonra başını kadına çevirdi. “Gel otur. Kimseden eksik değilsin. Artık alışsan iyi olacak. Artık herkesin nefretiyle karşılaşacaksın.” Amed Ağa gözlerini kadına dikti, sesi odada gürledi: “Gel otur!” Salondaki hava bir anda buz kesti. Masadakiler başlarını eğdi, kimse göz göze gelmeye cesaret edemedi. Köşede oturan yaşlı kadın, Amed’in annesi, hafifçe öne eğildi. Sesi titrekti: “Yapma oğlum… yazıktır kıza.” Amed başını annesine çevirdi. Gözlerinde ateş vardı. Siniri, dudaklarına değil, bakışlarına vuruyordu. “Sen de sus ana,” dedi dişlerinin arasından. “Ben ne yapacağımı bilirim.” Kimse konuşmadı. Odanın içini bir ağırlık bastı. Helin hâlâ ayaktaydı. Etrafındaki tanımadığı yüzlere baktı. Herkes ya bakışlarını kaçırıyor ya da onu sessizce izliyordu. Birden Amed hızla yerinden kalktı, kadının yanına geldi. Bileğinden tuttu, öfkeyle sıkarken sesini yükseltti: “Ne bekliyorsun? Otur dedik sana!” Kadını sertçe sandalyeye doğru çekti. Tam o an, masanın başındaki yaşlı adam, Amed’in babası, sertçe elini masaya vurdu: “Tamam dedik Amed! Yeter artık!” Amed bir an dondu. Herkesin gözleri ona çevrilmişti. Gergin bir sessizlik yeniden çöktü. Amed başını çevirdi, tek kelime etmeden yürüyüp salondan çıktı. Konaktaki taş koridorlardan geçerek evin iç tarafına ilerledi. Babannesinin oturduğu sedirin yanına geldi. Kadın başını kaldırmadan örgüsüne devam ediyordu. Amed alçak ama buz gibi bir sesle konuştu: “Acımayacaksın ona babanne… Gelinlerine söyle, onlarda acımayacak. Anama da de o da acımasın.” "O iş ben de evlat." Dedi babannesi başını sallayarak. Öğle güneşi konağın taş avlusunu kavururken erkekler teker teker çıkıp işlerinin başına geçti. İçerisi sessizdi ama o sessizlik, bir fırtınanın habercisi gibiydi. Helin odasında, karyolanın ucunda oturuyordu. Elleri dizlerinde, gözleri yerdeydi. Ne içeriye ne dışarıya bakıyordu, donuk bir boşlukta gibiydi. Birden kapı sertçe açıldı. İçeriye ilk olarak Amed'in babaannesi girdi. Arkasında diğer gelinler, sessiz bir gölge gibi sıralandı. Kimisi genç, kimisi kırklı yaşlarında. Hepsi sessizdi. Hiçbiri gülümsemiyordu. Kadın dimdik duruyordu. Üzerindeki koyu renkli yazma, yüzünü daha da sert gösteriyordu. Helin başını kaldırdı, ama ayağa kalkmadı. Yaşlı kadın adımlarını ağır ağır atarak yaklaştı. Bir süre hiçbir şey söylemeden Helin’e baktı. Sonra sesi buz gibi duyuldu: “Sen bu eve gelin olmadın, bela oldun. Senin yüzünden Amed deliye döndü. Şimdi buradasın. O yüzden dinle beni iyi.” Gelinlerden biri araya girip yumuşatmak ister gibi oldu. Bu Amed'in annesiydi. “Ana belki alışması zaman alır...” Kadın elini kaldırarak susturdu. “Bu konakta ya baş eğersin ya da başın ezilir,” dedi. “Ben o başı nasıl ezeceğimi bilirim. Gözlerinin içiyle diklenme bana. O gözlerle nice kız gördüm ben. Hepsi ya gömüldü ya gitti.” Helin’in içi buz kesti. Ama bakışını kaçırmadı. Karşılık vermedi ama pes de etmedi. Yaşlı kadın, Helin’in yakınına eğildi. Kırışık parmaklarını kızın çenesine dokundurur gibi yaptı, ama değmedi. Sadece sesiyle deldi geçti. “Torunum sana nasıl bakarsa, ben de öyle bakarım. Ama bil ki... onun kalbi taşsa, ben onun kayasıyım.” Sonra doğrulup arkasını döndü. “Gelinliği giydin ama gelin gibi olmadın. Bakalım daha nereye kadar duracaksın ayakta.” Gelinler onun peşinden usulca yürüyorlardı. Sanki bir ordu gibiydiler. Helin yerinden kıpırdamadı. Sadece bekliyordu doğru zamanı. Az önce ona saçmasapan kelimeler söyleyen bu yaşlı kadın eşiğe adım ataratmaz sesini yükseltti. “Bu konak beni gömerse, ben de bu konağı yakarım.” Helin’in sesi ne bağırıştı, ne de fısıltıydı. Ama öyle bir sertlik vardı ki içinde, duvarlara kazındı adeta. Odanın içinde yankılanan bu sözler, bir anda zamanı durdurdu. Tam çıkmak üzere olan babaanne, donup kaldı. Gelinler bir anlık dehşetle birbirlerine baktılar. Gözlerinde “Ne dedi bu şimdi?” ifadesiyle şaşkınlık doluydu. Her biri babaannenin öfkesinin yön değiştireceğini hissetmişti. Gözleri kocaman açıldı. Babaanne yavaşça arkasını döndü. Adımları bu kez daha hızlı, daha tehditkârdı. Helin’in önüne kadar geldi, gözlerini onun gözlerine dikti. “Ne dedin sen?” diye haykırdı. Sesi öyle bir yükseldi ki odanın camları bile ürperdi. Helin yerinden kalktı. Artık gözleri yere değil, doğrudan babaanneye bakıyordu. “Dedim ki…” diye başladı, sesi bu sefer daha gür, daha kararlıydı. “Eğer bu evde bana zehir ederseniz hayatı… ben size o zehri damla damla içiririm. Siz beni yakarsanız, ben de sizi tutuştururum.” Oda bir anda sessizliğe büründü. Sanki hava bile nefesini tutmuştu. Hiç kimse böyle bir çıkışı beklememişti. Hele ki Helin’den. Ne gelinler, ne de yılların hükmünü sürdüğü bu konakta bir kadının babaanneye bu şekilde konuşmaya cesaret edeceğini hayal bile etmemişti. Babaanne bir adım geri attı. Gözleri, karşısındaki genç kadını tanımaya çalışır gibiydi. Ama tek kelime etmeden arkasını döndü. Gelinlere eliyle bir işaret yaptı: “Yürüyün!” Kadınlar hemen onu takip etti. Ama çıkarken bile gözleri hâlâ Helin’in üstündeydi. Artık sadece yeni gelen değil, tehlikeli bir yabancıydı o. Helin kapı kapandığında sessizce gözlerini yumdu. İçinden “Bu daha başlangıç…” dedi. Babaanne, kapıyı sertçe kapattıktan sonra merdivenleri ağır ama öfkeli adımlarla inmeye başladı. Ardından gelinler de sessizce dizildiler arkasına. Salona indiğinde içeride birkaç hizmetçi ayakta durmuş, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaşlı kadın bir an durdu. Avluda elinde çay tepsisiyle dolaşan genç hizmetçiyi gösterdi. “Şunu görüyor musunuz? Hizmetçidir, ama o kızdan daha kıymetli bu konakta! En azından haddini biliyor!” Ardından tüm kadınlara döndü, sesi kalınlaştı, yankı yaptı: “Duydunuz mu hepiniz! Kimse! Ama kimse o kıza bir tas su bile vermeyecek! Bir lokma ekmek uzatmayacak!” Salon buz gibi oldu. Kadınlardan biri ürkekçe mırıldandı: “Yemek yememiştir daha” Babaanne döndü, gözlerini dikti. Bu Amed'in ağabeyi Rozhat'ın eşi Kübra'ydı. Kübra bu konağa gelin geleli 5 yıl olmuştur. En merhametli olan oydu. Her işi yapan, he lafı yiyen oydu ama yine en değer verilmeyende oydu. “O, bu konağın gelini olduysa... şimdi buranın da yükünü sırtlayacak. Aç kalmak da dâhil buna! Adet böyleyse, bunu da o öğrenecek!” Bir an sessiz kaldı, sonra gözlerini bir noktaya dikerek bağırdı: “Tamam mı dedim size!” Kimse ses çıkarmadı. Herkes başını eğdi. Babaanne arkasını döndü, bastonunu yere her vuruşunda taş zemin sarsılıyordu. Gözlerinde hâlâ Helin’in meydan okumasının izleri vardı. Ama şimdi o da savaş baltasını çıkarmıştı. Gün batmak üzereydi. Konağın taş duvarları turuncuya çalarken içerisi hâlâ soğuktu. Sadece havadan değil... insanların bakışlarından, sessizlikten, Helin’in içine sinen yabancılıktan. Midesi bir kez daha guruldadı. Elini bastırdı, ama ses susturulmadı. Dünden beri bir lokma girmemişti ağzına. Baş dönmesi başlamıştı. Her ne kadar direnmeyi denese de... insan bedeni gurura uzun süre eşlik edemezdi. Yavaşça yerinden kalktı. Ayakta bile zor duruyordu ama belli etmedi. Parmak uçlarında yürüyerek odadan çıktı, taş koridorda yankılanan sessizliği dinleyerek mutfağa doğru ilerledi. Mutfağa vardığında içeride üç kadın vardı. Biri patates soyuyor, biri ocakta yemek karıştırıyor, diğeri tezgâha bir tepsi koyuyordu. Helin içeri adım attığında hepsi birden dönüp baktı. Sessizlik. Helin gözlerini kısarak etrafı süzdü. Masanın ucunda buğusu hâlâ tüten bir güveç vardı. Yanında tandır ekmeği, soğuk ayran. Burnuna yayılan koku midede bir isyan daha başlattı. İçlerinden biri kekeledi: “Bize tembih edildi, size—” “Kimse bana ne yiyeceğimi söyleyemez,” dedi Helin net bir sesle. “Ben bu konağın geliniyim, hizmetçisi değilim. Aç kalacak kişi varsa, ben değil siz olursunuz.” Kadınlar bakıştılar, ama hiçbirinin sesi çıkmadı. Helin, gözünü kırpmadan yürüdü, güveçten bir kepçe aldı, tepsiyi çekti. Oturmadı. Ayakta, oracıkta yemeğe başladı. Güveç sıcaktı. Et, sebzeler yumuşacık pişmişti. Ama onun için bu sadece yemek değildi. Bu bir meydan okumaydı. Her lokmayla kendi hakkını alıyordu sanki. Helin, elindeki ekmeği son lokmasıyla birlikte yutarken güvecin buğusu hâlâ yükseliyordu. Mutfağın o sıcak kokusu içinde bir zafer hissi vardı üzerinde. Kadınlar ise sessizdi, ne yapacaklarını bilemeden göz ucuyla ona bakıyorlardı. Tam o anda kapı sertçe açıldı. “Ne oluyor burada?!” Babaanne içeri adım attığında, sesi taş duvarları titretti. Gözleri hemen Helin’e kilitlendi. Güveç kabına, ekmeğe, içilmiş ayran bardağına... “O tabağı sana kim verdi?!” diye haykırdı, bastonunu yere vurarak. Cevap gelmedi. Yaşlı kadın öfkeyle ilerledi, yemek tepsisini elinin tersiyle itti. Tepsi masadan yere düştü, tabak paramparça oldu. Camın sesi mutfağa yayılırken, hizmetçilerden biri irkilerek geriye çekildi, bir diğeri ağzını kapadı. İki gelin fısıltıyla bir çığlık saldı. Ama Helin… başını bile eğmedi.
Sakin, kararlı bir edayla peçeteyi aldı. Ağzının kenarını yavaşça sildi. Ardından yaşlı kadına baktı. Dudaklarında alaycı, kendinden emin bir gülümseme vardı. “Hevesinizi kırmak istemem,” dedi, sesi sakin ama her kelimesi bir kılıç gibi keskin, “ama ben yeterince yedim ve doydum. Siz de benim yemeğimi toplamış oldunuz.” Sonra hafifçe eğildi, yere düşen tabaktan kalan bir lokmaya baktı. “Hem... nimettir yazıktır, Helin yere düşen tabakların yanından hiç eğilip bakmadan geçti. Ayaklarının altındaki cam kırıklarının sesi, mutfağın sessizliğine bıçak gibi saplandı. Göz ucuyla hizmetçilere baktı; hepsi donmuş, bir köşede sessizce dikiliyordu. Kapıya yöneldi. Omzunu bile çevirmeden, tüm görkemiyle yürüdü. Eşiği geçtiği anda bir kadın fısıltıyla arkasından konuştu: “Bu kız tam bir bela…” Helin'in dudakları bir an için kıpırdadı. Duydu. Ama hiç durmadı. Koridorun taş zemininde yankılanan topuk sesleri her adımda daha da kararlıydı. Fakat o sırada merdiven başına geldiğinde bir gölge belirdi. Karşısında Amed duruyordu. Bir anlık sessizlik. Göz göze geldiler. Amed’in bakışları buz gibiydi. Helin’inse içinde hâlâ yanan bir ateş vardı. Amed dudaklarını araladı, sesi loş taş koridora ağır bir yankıyla aktı: “Demek başlamışsın.” Helin bir adım daha attı. Gözlerini onun gözlerinden ayırmadan, alaycı bir tebessümle cevapladı: “Daha yeni ısındım.” Ve o an… ikisinin bakışlarında görünmeyen bir savaş başladı.atılmaz.” Bir anlık sessizlik. Amed'in gözleri alev alev yanarken, Helin dimdik duruyordu. Bu, savaşın ilk zaferiydi.

