İçeriğe geç

Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı Berdel

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı Berdel

Bölüm 2

2. Bölüm / Nikah

Helin, sabahın ilk saatlerinde apar topar hazırlanıp Mardin’e bilet almıştı. Annesinin öleceği haberi onu derinden sarsmıştı. Dünyanın en kötü annesi bile olsa, insan annesine zarar gelsin istemezdi. Asla geri dönmeyeceğine dair ettiği yeminleri unuturcasına yola çıktı. Uzun süren yolculuk boyunca her kilometrede bir kere daha yutuyordu büyük laflarını. "Asla," demişti. "Bir daha bu topraklara adım atmam," demişti. Ama işte buradaydı. Yıllar sonra, istemediği hâlde bu topraklara yeniden adım atmıştı. Neredeyse evinin önüne varmıştı. Çocukluğunun, acılarının ve travmalarının geçtiği o büyük konağın önünde duraksadı. Her adımında, geçmişin karanlık gölgeleri bir bir canlanıyor, zihninde yankılanıyordu. İçini bir korku kapladı. Kısa bir süre kapının önünde bekledi. Sonra derin bir nefes alarak elini büyük demir kapıya uzattı ve açtı. Avluya adım attığında gözleri hemen ortadaki küçük çocuğa takıldı. Elinde futbol topuyla oynayan çocuk, onu fark edince hareketlerini kesti ve gözlerini iri iri açarak ona baktı. "Sen de kimsin?" diye sordu çocuk, sesi hem şaşkın hem de biraz ürkekti. Helin, gözlerini ondan alamıyordu. Boydan aşağı süzdü onu. Bedirhan... Kardeşi... Onu en son gördüğünde küçücük, iki yaşında bir bebekti. Şimdi ise on yaşında koca bir çocuk olmuştu. "Bedirhan, tanımadın mı beni?" diye sordu usulca. Bedirhan başını iki yana salladı. Tanımıyordu. Helin’nin içi burkuldu. Tam kollarını açıp küçük kardeşine sarılmak istemişti ki, konağın emektarı yaşlı kadın beliriverdi. "Biji Ağa sizi yukarıda bekler," dedi sert bir sesle. Sonra Bedirhan’ın elinden tuttu ve hızla avludan uzaklaştırdı. Helin derin bir nefes aldı. Ağır adımlarla yaşlı kadının gösterdiği yöne doğru ilerlemeye başladı. İçinde derin bir korku, boğazında düğümlenen acı vardı. Babasıyla ve annesiyle yıllar sonra karşılaşacak olmanın ağırlığı altında eziliyordu. Kapının önünde durdu. Gözlerini kapatıp kendini topladı. Sonra yavaşça kapıyı açtı. İçeri adım attığında odanın loş ışığında, karşısında oturan iki silueti gördü. Babası bir kenarda, annesi diğer kenarda oturuyordu. İkisi de yüzüne boş, derin bakışlarla bakıyordu. Kapının eşiğinde bir an tereddüt etti. "Gel hele, durma yabancı gibi," dedi annesi. Helin, ağır adımlarla birkaç adım attı. Tam içeri girmişti ki babası elini uzattı. Öpmesi için... Ama Helin o eli almadı, öpmedi. "Anne hastaymışsın," dedi, sesi soğuk ve duygusuzdu. "Otursana!" dedi babası sert bir sesle. "Uzun kalmayacağım," dedi Helin. "Beni doğurdu az da olsa emzirdi diye son kez görmeye geldim." "Sana otur dedim!" dedi babası, sesi bir buyruk gibi yankılandı. "Konuşacaklarımız var." Helin'in kaşları çatıldı. İçine bir şüphe düştü. Bir şeyler doğru gitmiyordu. "Beni kandırdınız, değil mi?" diye sordu. Sonra hızla kapıya yöneldi. Fakat babasının sert sesiyle irkildi. "Kapat!" Kapı kilitlendi. Helin kapıyı yumrukladı. "Ne istiyorsunuz benden?" diye haykırdı. "Anne hani ölüyordun? Beni neden kandırdınız? Ne istiyorsunuz?" "Gitmeyeceksin!" diye gürledi babası. "Ağabeyin için gitmeyeceksin!" Helin'in gözleri büyüdü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. "Ağabeyim mi?" diye fısıldadı. "He ya ağabeyin," dedi babası dişlerinin arasından tıslar gibi, "düşman aileden Hümeyra’yı kaçırdı." Helin'nin kanı dondu. "Beyinsiz ağabeyim sizin düşman aileden kız kaçırdıysa ben ne yapayım?" dedi sesi titreyerek. Babası arkasına yaslandı. "Ne yapacağını çok iyi biliyorsun." Helin'in başı döndü. Ellerini başına götürüp saçlarını kavradı. Kafasını iki yana salladı. "Hayır," dedi. "Hayır, hayır, hayır! Abimin hatası yüzünden benim hayatımı mahvedemezsiniz!" Etrafında birkaç adım attı, sonra durup babasına hiddetle işaret parmağını salladı. "Ölürüm de berdel kabulüm olmaz! Tanımadığım, bilmediğim bir adamla evlenmem!" O anda babası belinden silahını çekti. Oda bir anda sessizliğe büründü. Helin, babasının elindeki silaha uzun uzun baktı. Sonra adımlarını silaha doğru attı. Yavaşça silahın namlusunu tuttu ve alnına koydu. "Öldürsene beni," dedi. Babası hareketsizdi. "Ne bekliyorsun, öldür beni! Hadi, çek tetiği baba!" diye bağırdı Helin O anda annesi yerinden fırladı. Hızla kızının yanına gelip kolundan tuttu ve kendine çevirdi. "Kızım!" diye yalvardı. Helin'in gözleri öfkeyle parladı. "Bana kızım deme!" diye hiddetlendi. "Evlenmek zorundasın," dedi annesi, sesi çatallıydı. "Yoksa ağabeyin ölür." Helin donup kaldı. Annesine baktı. "Ha," dedi acı bir kahkaha atarak. "Ağabeyim ölmesin diye ben mi öleyim?" "Ben öyle şey ister miyim?" dedi annesi gözleri dolarak. "Sen de ölme, ağabeyin de ölmesin, kimse ölmesin... Kabul et işte kızım." Helin'in içi öfkeyle doldu. "Asla!" dedi. "Kabul etmem!" Odadaki sessizlik bir an uzadı. Babası derin bir nefes aldı ve gözlerini Helin'e dikti. "Biz kabul ettik," dedi buz gibi bir sesle. "Sen artık Amed Devindar'ın karısısın." Devindar Konağı Amed Ağa, odanın içinde öfkeli adımlarla dolanıyordu. Dişleri sımsıkı kenetlenmiş, gözleri öfkeyle parlıyordu. Elleri yumruk olmuş, göğsü hızla inip kalkıyordu. Tam o sırada adamlarından biri telaşla içeri girdi. "Neredeler? Haber var mı?" diye gürledi Amed Ağa. Adam, başını öne eğerek konuşmaya başladı. "Amed Ağa, hiçbir yerde yoklar. Sanki yer-" "Tamam, kes!" diye bağırdı ve aniden adamın yakasına yapıştı. Gözleri öfkeden kıpkırmızıydı. Adamın yakasını daha da sıkıp yüzüne yaklaştı. "Herkesten önce sen bulacaksın! İkisini de bana getireceksiniz! Ne bekliyorsun, hadi aramaya çık!" Adam korkuyla başını sallayıp hızla odadan çıkarken, kapının önünde bir siluet belirdi. Annesiydi. Sessizce içeri girdi, gözleri oğlunun öfke dolu yüzüne hüzünle bakıyordu. "Bulduğunda ne yapacaksın, oğlum?" diye sordu yumuşak ama kaygılı bir sesle. Amed Ağa’nın kaşları çatıldı, yüzü daha da karardı. "Hayatlarını zehir edeceğim." Kadın içini çekti, gözleri yaşla doldu. Yavaşça birkaç adım attı ve oğlunun koluna dokundu. "Oğlum, etme. Bacın hata etti, ama sen etme." Amed Ağa, bir an gözlerini kaçırdı. Parmakları istemsizce titredi ama çabuk toparlandı. "Affetmeyeceğim, ana. Affetmeyeceğim!" diye haykırdı. Annesi derin bir nefes aldı. Oğlunun gözlerinde kin ve kırgınlık iç içe geçmişti. "Evlat," dedi, sesi titriyordu. "İntikam almak içindeki yangını söndürecek mi sanıyorsun?" Amed Ağa bir an duraksadı. Ama sonra gözleri yeniden karardı. "O bana ihanet etti," diye tısladı. "Ben de ona neyin bedel olduğunu göstereceğim!" Sabah olduğunda… Güneş, Mardin’in taş konaklarını aydınlatırken, Helin odasında sinirle yürüyordu. Ellerini yumruk yapmış, gözleri öfkeyle doluydu. "Evlenmem! Asla kabul etmem!" diye haykırdı. "Beni o adamın yanına göndermeyeceksiniz!" Kapı kilidi aniden açıldı. Babası ağır adımlarla içeri girdi. Arkasında annesi de vardı ama yüzü kederle kaplıydı. Bedirhan ise ürkek ürkek odaya adım atıyordu. Amed Ağa ve adamları, konağın dışında bekliyordu. Herkes, verilecek kararı duymak için sessizdi. Babası, karısının yanına geçti ve soğuk bir sesle konuştu: "Eğer evlenmezsen kan çıkar. Ben… anan… ağabeyin… ölür." Helin, umursamaz bir tavırla gözlerini babasına dikti. "Ölürlerseniz ölsün," dedi aldırmaz bir sesle. Babası bir an duraksadı, sonra ağır hareketlerle Bedirhan’a döndü. Küçük çocuğun ürkek gözleri, bir köşede onları izliyordu. "Bedirhan da mı ölsün?" dedi babası, sesi tehditkârdı. Helin'in yüzü dondu. Bedirhan, kocaman gözleriyle ablasına bakıyordu. Küçücük bedeni titriyordu. Helin'in nefesi kesildi. İçindeki öfke, yerini tarifsiz bir korkuya bıraktı. "O kadar aşağılık olamazsınız!" Helin'in yüreği daraldı, gözleri kardeşine kaydı. Bedirhan, korkuyla ablasına bakıyordu. O küçücük bedeniyle olan biteni anlayamasa da bir şeylerin ters gittiğini sezmişti. Babası gözlerini Helin'den ayırmadan devam etti. "İzle ve gör. Adamlar dışarıda hazır bekliyor. Az vakit kaldı. Kabul etmekten başka çaren yok." Helin yutkundu. "Sonra hiç Bedirhan için gözyaşı dökme. Ha tabii gözyaşı dökecek canın olursa." Helin'in nefesi kesiliyordu. Zerre istemese de mecburdu. Bedirhan’a bir şey olmasına izin veremezdi. "Tamam." diye fısıldadı sonunda. Babası başını salladı. "Sesin az çıktı, Helin. Tekrar söyle." Helin gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Tüm benliği titriyordu. Ama gözlerini açtığında yüzüne ifadesiz bir maske yerleştirdi. "Kabul ediyorum. Ama hepimizin burnundan fitir fitir getireceğim." dedi bu sefer daha net bir sesle. Kabul etmişti çünkü biliyordu elbet kabul edeceğini. Annesi başını eğdi, gözlerinden yaş süzüldü. Babası ise memnuniyetle başını salladı. "Aferin kızım. Şimdi hazırlan. Düğünün bu gece olacak." Helin'in kalbi sıkıştı. "Bu gece mi?" "Evet," dedi babası kesin bir ifadeyle. "Ne kadar erken olursa, o kadar iyi." Helin derin bir nefes aldı. Kendi elleriyle kendini bir kafese sokmuştu. Ama o, o kafeste çıkmayı çok iyi biliyordu. Düğün Vakti Güneş Mardin’in taş sokaklarından çekilip yerini kızıl bir gökyüzüne bırakırken, konağın avlusu hareketlenmeye başlamıştı. Büyük kazanlar kaynıyor, kadınlar yemek hazırlıyor, erkekler ise konağın önünde toplanıyordu. Düğün olacaktı. Ama bu, ne bir sevinç ne de bir mutluluk düğünüydü. Bu, bir anlaşmanın, bir zorunluluğun düğünüydü. Helin, odasında hareketsiz bir şekilde oturuyordu. Üzerinde işlemeli, zarif bir gelinlik vardı. Kırmızı örtü, yüzünü tamamen örtüyordu. Ellerini kucağında sımsıkı kenetlemişti. İçinde fırtınalar kopuyordu, ama yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bu, onun kaderiydi. Öte yanda damat da hazırlanıyordu. Siyah takım elbisesinin düğmelerini ilikleyerek aynaya baktı. Ama aynada gördüğü yüz, ona hiç de mutlu bir damadı hatırlatmıyordu. Gözleri donuktu, yüzü ifadesizdi. O da bu evliliği kabul etmek zorunda kalmıştı. Ne gelini görmek istemişti ne de onun kendisini görmesine izin verilmişti. Dışarıda, davullar yavaş yavaş çalmaya başladı. Ağır ritimlerle yankılanan sesler, Helin'in kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu. Amed ağa, avluda dikilmiş, her şeyi izliyordu. Hiçbir şey söylemiyordu ama gözleri bir an bile ciddiyetini kaybetmiyordu. Herkes, onun bu evliliğin nasıl bir bedel olduğunu bilerek izlediğini hissediyordu. Damat, adamlarıyla birlikte dış kapının önünde bekliyordu. Gelin ise, kadınların arasında avlunun diğer ucundaydı. İkisi de birbirlerini görmeden, ayrı yönlerden düğün alanına getirilecekti. Ne bir göz teması, ne bir kelime… Sadece sessizlik ve zoraki bir kabul vardı. Kadınlar, Helin'in koluna girerek ağır adımlarla kapıya yönlendirdi. Her adımda, Helin sanki uçurumun kenarına yaklaşıyor gibiydi. İçinden kaçmak, bağırmak geliyordu ama artık her şey için çok geçti. Tam kapıya vardığında babasının sesi duyuldu. "Başlasın." Ve nikâh kıyıldı. Ne gelin damadı gördü ne damat gelini. Sadece adlarını işittiler, bir de duydukları birkaç kelimeyle mühürlenen bir kaderi… Helin, son kez başını kaldırdı ve sonsuza kadar kapanacak olan kapıya baktı. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm sonu

3 yorum