İçeriğe geç

Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı Berdel

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı Berdel

Bölüm 1

1. Bölüm / Berdel Hükmü

Hayat çok güzeldi yaşayıp gülenlere. Hayat çok kötüydü yaşamayı bilmeyenlere. Erken saatte uyanmayı becerenler vardır bir de, erken saatte uyanmayı beceremeyenler… Genç kadın gibi. Durmaksızın çalan telefon sesine hiç mi hiç aldırış etmiyordu. Gözleri kapalı, kulakları da kapanmış gibiydi. O an, çok güzel rüyalar içinde olduğu aşikardı. Telefonun sesi, sabahın erken saatlerinde oda içinde yankı yapıyordu ama o, sanki başka bir dünyada, uykusunun derinliklerinde bir yerlerdeydi. "Helin telefona bak!",Sinem hâlâ gözleri kapalı olan oda arkadaşına fena çatmıştı, ama kimin umurunda? Telefon çaldıkça çalıyordu, ama genç kadın uykuya dalmış, adeta telefonu yok sayıyordu. "Kimse kapat, bu güzel uykumu bölmesine izin veremem," diye mırıldandı. Uykulu gözlerle arkadaşının telefon ekranındaki yazıyı okudu Senem: "Annen." "Nee!" diyerek yataktan fırladı Helin. Her zaman geç kaldığı işine, kahvaltıya, ve bir sürü diğer faaliyetlere geç kalan bu genç kadını ayaklandıran tek şey annesinin aramış olmasıydı. O yazı, birdenbire zamanın ve mekânın farkında olmasını sağladı. Helin korkuyla telefonu eline aldı. Uzun uzun baktıktan sonra arkadaşına çattı. "Çık dışarı!" "Noluyor Helin?" "Sana dışarı çık dedim." Senem ne olduğuna en ufak bir anlam vermeyip uzaklaştı. 4 yıldır aynı üniversiteden arkadaşı olan bu kadının neden böyle öfkelendiğini anlamış değildi. Helin titreyen ellerini telefon ekranına götürdü. Açmaya cesaret edemedi derin bir nefes aldı açmaya yetelendi ki telefon uzun çalıştan sonra kapandı. Nedense telefonun kapanmasıyla rahatlamıştı. Telefon kapandığı an da kapı zili uzunca çaldı. Bu sefer kapıyı şiddetle çalan kişiye öfkelenmişti. "Zır zır ne çalıyon bee!" Diye öfkeyle kapıya koştu ve açtı. Gördüğü kişiyle ağzı kocaman açılıp kapıyı hızla kapattı. Hemen ayna karşısına geçip üzerine çeki düzen verdikten sonra kapıyı tekrar açtı. Az evvel ki asık suratından eser yoktu. "Sen miydin Fırat?" "Başkasını mı bekliyordun?" "Yo kimi bekleyeceğim." "Erkencisin. Hadi gel seni işe bırakayım. Haldun Bey seni erken gördüğüne çok sevinecek." "Hemen geliyorum." Helin hızla hazırlanıp çıkarken yanında yürüyen adam durmadan konuşuyordu. Aracın kapısını açtığında adam şu kelimeleri kulandı. "Seninle evlendiimizde güzel bir araba alırız. Ortak alırız ve ortak bineriz." Helin durakladı. Sevdiği adamla evlenmek onun için koca bir mutluluktu. Ha Fırat'ta henüz eli eline değmemiş bu kadınla evlenmek çok istiyordu. Bu duyduklarıyla kocaman gülümsedi Helin. Gülümsemesini en içtenlikle sürdürürken bu gülümsemeyi kesen çalmaya başlayan telefon sesi oldu. "Telefonun çalıyor." Helin, telefonunu çıkarıp ekrana baktı. O an, sabah gördüğü yazıyı bir kez daha gördü. "Annem" Nedensizce titredi parmakları. İçindeki bir şey, bir tuhaflık, her zamankinden farklı bir şey hissediyordu. Adeta kalbi bir anda yerinden sıçrayacak gibi oldu. Gözleri, metin üzerinde gezinirken, telefonu biraz uzaklaştırıp derin bir nefes aldı. Ardından parmağını ekranın yeşil kısmına dokundurup telefonu kulağına götürdü. Bir an her şey durmuş gibiydi. "Ne var?" Helin'in sesinde sertlik, kararlılık vardı, ama aynı zamanda içindeki korkunun da izleri. "Kızım," dedi annesi, o tanıdık ve acı dolu tınısıyla. "Güzel kızım.' "Bana kızım deme! " "Deme öyle şeyler kızım. Seni canımdan çok severim bilirsin... Dur bey veriyom. Kızım baban istiyor." "Hayır konuşmam." "Helin, sen hele kapatma telefonu da kulağına dayasın. Getirtme beni İstanbul’a, düşürme beni karakollara. Şimdi aç kulağını da iyi dinle." Babasının sesi, bir anda sertleşti. Helin'in içinde fırtınalar kopmaya başladı. "Söyle!" Helin'in sesi, adeta kesik kesikti. "Anan hasta. Hem de çok hasta. Arayıp sorduğun yok ki bilesin. Az önce doktor geldi, ömrü çok kısa, dedi. Son kez seni görmek ister. Gel Mardin’e, görsün seni. Sonra ne hâlin varsa gör." Bu sözler, Helin'in her hücresine saplandı. Zihni bir anda kilitlendi. Gözlerinden akan yaşlar, sel gibi süzüldü, ama hiçbir şey diyemedi. Babasının söylediği her şey, kalbini parçaladı. Gözyaşları hızla gözlerini doldurdu, ama o, bir kelime bile edemedi. Fırat sevduği kadının durumunu fark edip hemen yanına koştu. Yavaşça elini omzuna koydu. "İyi misin?" Fırat'ın sesi, Helin'in dağılmış ruhunu sarmaya çalışıyordu. "Mardin… Mardin’e gitmem lazım." Helin'in sesi, titrek ama kararlıydı. Gözlerinde, bir kararın doğruluğu, bir zorunluluğun ağırlığı vardı. Gidecekti, Mardin’e gidecekti. Bir daha asla adım atmam dediği topraklara, o topraklara, Mardin’e adım atacaktı.. 24 saat önce.... Mardin Acımasız Ağa olarak tanınan Amed adım attığı her yerde korku ve nefretle hatırlanıyordu. Acımasızdı. Yeri geldi mi gaddardı. Yüzü, soğuk ve sertti, gözlerinde bir çeşit boşluk vardı. İçinde ne bir sevgi ne de merhamet barındırıyordu. Herkes onun adını duyduğunda, içlerine bir korku düşerdi. Çünkü Acımasız Ağa, sadece adıyla bile insanları sindirmeyi başarırdı. Yeri geldiğinde, acımasız ve gaddar olmayı hiç çekinmeden tercih ederdi. Karşısına aldığı kişiyi, düşündürmeden yok edebilecek kadar sertti. Düşmanı ya da dostu arasında fark etmezdi; herkese aynı mesafeden bakardı. Onun için zayıf olmak bir suçtu, yumuşaklık ise bir zaaf. Kimse ondan merhamet beklemezdi, çünkü o, merhameti çoktan kaybetmişti. Henüz 26 yaşında olmasına rağmen, Mardin ve çevresindeki aşiretin reisi gibi bir pozisyondaydı. . Her kararı, tüm aileyi ilgilendiriyor, herkes ona danışıyordu. Bunu hiç kimse sorgulamazdı. Acımasız Ağa, her ne kadar genç yaşta olsa da, bütün bir aileyi yönetiyor, kendi işlerini düzenliyor ve her tür zorlukla baş edebiliyordu. O, zamanla, babasından devraldığı liderliği kendi acımasız yöntemleriyle şekillendirmişti. Onun için dünya, ya siyah ya beyazdı; başka bir renk yoktu. Birine gülerken, gözlerinde hiçbir sıcaklık yoktu. İnsanlar ona yaklaşırken nefeslerini tutar, seslerini kısmaya çalışırlardı. Çünkü onun yanında, en ufak bir hata bile affedilmezdi. Bu sabaha bir başka uyanmıştı. Bir gümbürtüyle. Sanki yer yerinden oynuyordu. Bir çığlıkla. Kulaklarını yırtan bir acı. Bir feryat ve sayısız gözyaşıyla. Her damla, içindeki acıyı daha da derinleştiriyordu. Üzerini dahi giymeden, sadece eşofmanlarıyla sesin geldiği yöne ilerledi. Saçı başı dağınık, gözlerinde uykusuzluğun izleri belirgindi. Kalbi, gök gürlemesi gibi atıyordu. En büyük korkusu kaybetmekti. Sevdiklerini kaybetmek. Sese gitgide yaklaşıyordu... Ve korktuğu başına gelmişti. Ses kardeşinin odasından geliyordu. Gerim gerilirken, odaya atımı attı. Annesi dizlerine vurup söyleniyordu, öteki kız kardeşi ise ablasının bıraktığı mektubu okuyordu. Amed odaya girdiğinde, annesinin dizlerine vurduğunu, kız kardeşinin ise ablasının bıraktığı notu okuduğunu gördü. "Ne istediysem vermediniz. Ben sevdim çok sevdim." Amed, bu duyduklarını duymaktansa sağır olmayı yeğlerdi. İçindeki öfke, artık taşıyamayacağı bir noktaya gelmişti. Yengelerinin, kuzenlerinin fısıldayarak konuşmalarını, ağzı açık şekilde bakmalarını, annesinin ve kardeşinin ağlayışını kaldırmaya tahammülü kalmamıştı. Sesini yükselterek, kardeşine bağırdı: "Okumayı kes!" Sonra öfkeyle yengelerine döndü, haykırarak: "Defolun buradan! Hemen çıkın!" Yengeler, hiç sesini çıkarmadan kapı dışarı oldular. Kuzenler de tek kelime etmeden onları takip etti. Ama bir tek annesi çıkmadı. Annesi, gözlerinde yaş, yüreğinde korku ile yerinden kımıldamadan kaldı. Amed'in gözleri, odayı taradıktan sonra annesinin bakışlarına takıldı. Sadece bir anlık bir sessizlik vardı; sonra yeniden, odada yankılanan öfke dolu bir ses yükseldi. "Bu bir şaka olsun yoksa kimse onu benim elimden alamaz." Amed, kardeşinin bıraktığı mektubu eline alıp okudu. "Ağabey affet ama ben çok sevdim. Siz bunları okurken biz çok uzakta olacağız." Bir anda gözleri sertleşti, okuduğu bu kısımla kağıdı elinde paramparça etti. Kağıt, yere düşerken, içindeki öfke ve acı Amed'ın damarlarında dolaşıyordu. O an, kalbi yerinden çıkacak gibi attı, vücudu öfkeyle titredi. "Nasıl müsade edersin. Ana sen kızının kaçmasına nasıl müsade edersin!" "Bilsem müsade eder miydim? Vallah bilmezdim." Acılı anne, gözyaşları içinde oğlunun karşısına dikildi. Son bir çaba, son bir umutla sesini yükseltti: "Oğlum, bacının hükmü ölümdür, bilirim. Engel ol, oğlum, engel." Amed, annesinin gözlerine boş boş bakarak, öfkesini yutmakta zorlandı. Başını eğip derin bir nefes aldı, ama sonrasında kelimeleri boğazında sıkıştı. "Engel olmak bir tarafa, onu kendi ellerimle..." dedi, ama sözleri tam olarak dökülmeden, dudaklarından kayboldu. Gitmek üzereyken, anası bir anda bağırarak: "Ölürüm, oğlum, eğer kızıma zarar gelirse! Ölürüm, bir yolu vardır, o da Berdeldir! Kabul et, oğlum, Berdeli kabul et. Kardeşinin için berdeli kabul et." Annesinin bu sözleriyle, Amed'in gözleri bir an için dondu. Berdel... Her zaman reddettiği, kabul etmek istemediği bir yoldu. Ama annesinin gözlerindeki çaresizlik, onu bıçak gibi kesiyordu. Bir toplantı düzenlendi. Akşamın geç saatlerinde, köşedeki taş odada, Acımasız Ağa’nın ailesi bir araya gelmişti. Dedesinden amcalarına, dayılarından yengelerine kadar herkes oradaydı. Çocuklar bile kapı dışında bekliyordu. Gergin bir sessizlik vardı, herkesin üzerinde bir baskı vardı. Kardeşi kaçmıştı, ve bir çözüm bulunmalıydı. Ağır adımlarla odanın kapısı açıldı. Amed, başını eğip odaya girdiğinde, sabahtan beri çözümsüz olan bu mesele bir kez daha masaya yatırılacaktı. İlk sözü dedesi aldı, sesi toprak gibi sertti. “Bu mesele yalnızca ailenin değil, tüm köyün meselesi oldu. Töreyi bozmuş bir kadın, erkeği de bu yolda götürür. Kızım, bu işin bedelini ödemeli. Bizim töremiz buna mecbur.” "Ne geçer aklından dede" dedi Amed büyük bir öfkeyle. Amcası, dudaklarını ısırarak, “Herkesin ne düşündüğünü biliyoz. Yeğen, ne olursa olsun namusumuz, şerefimiz her şeyin önündedir. Kızın kaçışı, herkese bir ders olmalı.” Amed derin bir nefes aldı. Gözleri, ailesinin her bir üyesine tek tek kaydı. Dedesi ve amcaları, gözlerinin içine bakıp, bir karar almaya zorlanıyordu. Ama bir yanda da, o kararı verirken içindeki vicdanı, kardeşinin kaybolan yüzünü unutturuyordu. "Bir çözüm olmalı. Bu çözüm ölüm olmamalı." Dedi kaçan kızın babası acıyla. “O zaman bir çözüm var,” dedi yaşlı adam sesi kısık ama kararlıydı. “Berdel. Torunumun kaçtığı adamla, kanunlarımıza göre bir çözüm bulacağız. Torunuma bedel olarak bir kadın vermek, ailenin onurunu kurtaracaktır.” Odayı bir sessizlik kapladı. Herkesin bakışları birbirine kaydı. Amcasının, gözlerini bir an için tavana dikti. “Berdel, doğru bir karar. Tüm aile buna karar verir, ancak biz bu konuda asla geri adım atamayız. Bu bizim onurumuzdur, yüreğimizin kararını verirken, töreyi unutmamalıyız.” "Olmaz mümkün değil." Dedi Amed hiddetle ayaklanırken. Amcası hemen devreye girdi. “Bu işte çözümümüz belli. Kızın adı çıkmasın. Ama Amed, bilirsin olmazsa bu işin hükmü ölümdür. Yapılacak her şeyin bedeli vardır.” Amed, kapı eşiğindeki feryad figan ağlayan annesine baktı. Gözlerini kapattı. Son derece öfkeli olduğu kardeşinin küçüklüğü gözlerinin önünde canlandı. Sessizce başını sallayarak, bir karar verdi. Kardeşinin ve kaçtığı adamın hayatının bedelini bir şekilde kesecekti. Berdel, töreye göre en son çözüm ama o çözüm olmadan başka bir şey de kalmıyordu. Ve o karar anı gelmişti. İçindeki öfke ve acı birbirine karışmıştı. “Berdel, hem de en ağır şekilde... Kimse bu töreyi sorgulayamaz, ne olursa olsun çözümümüz budur.” Ağa'nın amcası, başını sallayarak “Berdel tek çözüm, ama bunun karşı tarafla anlaşılması gerek. O adamın ailesi kabul edecek mi, bilmem. Ama bizim töremizde, kadının bir başkasına gitmesi, ailenin namusunu zedeler. Biz buna ses çıkaramayız.” dedi. Kaçan kızın babası sözlerine sessizce başını salladı. “O adamı, ailesini bulacağız ve bir şekilde bunu çözmeliyiz. Ailemizin onuru, kızımın kaçışıyla yerle bir olamaz.” O sırada odada bir sessizlik hakimdi. Dedesi, her zaman olduğu gibi, sözü bir şekilde alarak, ailesine hitap etti: “Berdel bir töre işidir. Bizim köyümüzde, bizim halkımızda bu iş böyle yapılır. O kadının kaçması, bir bedel ödemeyi gerektirir. Ama bu bedel, herkesin kabul edebileceği şekilde olmalı. O adamla ve ailesiyle görüşeceğiz.” Bu konuşma sırasında, Amed'in aklına gelen tek şey, kardeşini kaçıran adamın ailesine dair sorgulamalardı. Amed kararını vermişti ama, karşı tarafın nasıl tepki vereceği, işin en zor kısmıydı. Hem onun ailesinin, hem de karşı tarafın töreleri bir arada işliyordu. Bir gün sonra, Amed ve amcası, karşı tarafın evine gitmek üzere yola çıktılar. Dedesinin, “Eğer bu meseleyi kabul etmezlerse, işleri büyütürsünüz,” dediği sözleri kafasında yankılanıyordu. Yapılacak şey beliydi. Her ikisini de öldürmek. Peki Amed buna izin verir miydi! Ev, taş duvarlarla çevrilmişti. Kapıyı açan adam, Amed Ağa’yı görünce bir an için şaşırdı. Amed Ağanın büyük amcası bir an bile tereddüt etmeden, sertçe baktı ve ilk sözünü söyledi: “Bizim geleneğimizde, bir kadının kaçması ağır bir suçtur. Ama sizin gibi bir aileyi küçümsemek istemem. Fakat yeğenimin kaçtığı adamın bedelini ödeyeceksiniz. Kadın giderse, erkekle başka bir bağ kurulur. Berdel bizim töremizde meşrudur. Şimdi, bu meseleyi çözmenin zamanıdır.” Adam, ağa’yı anlamak için bir süre duraksadı. Sonunda, konuşmaya başladı. “Berdel’i kabul etmek, bizim için de zor bir karar. Ama senin adaletini ve gelenekleri doğru uygulayacağını bildiğimiz için, kabul etmek zorundayız. Bizim kültürümüzde de bir kadın kaçarsa, buna karşı bir bedel ödenir. Ama bu, her iki tarafın rızasıyla olur.” Amed Ağa, bunun karşısında acımasızca nefes aldı. Şimdi kardeşi yüzünden hem onun hem de hiç tanımadığı bir kızın hayatını mahvedecekti. Şimdiden hiç tanımadığı bu kadına kinlenmişti. Dünyalar kadar güzel olsun farketmez, göz ucuyla bile bakmayacak ona hayatı zindan edecekti. "Nerde kız!" Diye bağırdı. "Kız gelecek. Teyzesi rahatsızlanmış gitti gelecek. Siz telaş etmeyin iki güne düğün hazırlıklarını başlatın." ***

Bölüm sonu

3 yorum