Soğuk ellerini ısıtmaya çalışıyordu, nefesiyle değil öfkesiye.
1. Bölüm= Sökeceğim!
"Benimle evlenir misin?" Sevdiği adam bu kelimeleri söylediğinde adeta nefesi kesilecek gibi olmuştu. Nutku tutulmuş, onun için hazırladığı etrafın güzelliklerini görmeyecek kadar körleşmişti.
Genç kız gögüs kafesini şişirmiş, evet demek için hazırlanıyorken, sevdiği adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Genç kız n'oldu demeye kalmadan elinden tutup çekiştirmişti sevdiği adam. Bulundukları yer ıssız bir yerdi. Genç kız kolundan tutulup çekiştirildiği esnada 'ne oldu' diye diye adımlar atıyordu. Sonunda neredeyse düşmek üzereyken koca bir ağacın arakasına saklandılar. Genç kız soluk soluğa sırtını ağacın pürüzlü kısmına dayarken bu durumun bir şaka olduğuna adım gibi emindi. Sevdiği adamın sevmediği şakalarıyla yine başbaşa olduğunu tahmin ettiğinden son derece sakindi.
"Kaç git buradan." Sesini yükseltmişti. Şaka olmadığını o an anlamıştı genç.
Ve adam bir daha 'kaç' diye sesini yükselttiğinde o korkuyla kaçmaya başladı genç kız. Uzun gitmemişti ki duyduğu silah sesleriyle olduğu yerde durdu. Ve ardından sevdiği adamın kanlı bedenini.
"Aaaaaaaa!" Ardı ardına çığlık atarak gözlerini açtı. Yine aynı kabusu görmüştü. Yıllar geçsede üzerinden hâla o lanet günü rüyalarında görüyordu. Etraftaki insanlar sapsarı kesilmiş yüzüyle etrafa şaşkın saşkın bakan bu genç kıza şaşkınca bakıyorlardı. Kız bu bakışları görünce 'acaba çok mu çığlık attım?' diye mırıldandı. Çok az kalırdı ettiği çığlığın yanında.
"Bir sorun mu var?" Bu ses otobüs şoföründen çıkmıştı. Şu an başını cam kenarına dayayıp etrafa göz ucuyla bakan genç kızın koyduğu tanı şuydu ki; herkes bana deli gözüyle bakıyor. Bir yandan haklıydı. 'Bu kız deli' diye içinden geçirenler olmuştu. Ne o sanki sadece deliler mi çığlık atardı? Ya da ansızın çığlık attı diye deli mi sayılırdı?
İri, sakalı bir adam, "sessiz yahu sessiz" dedi bir tavırla. Onun önünde kucağında bebeğini sallayan kadın bezgince arka koltukta az evvel çığlık atan kadına bakıp konuştu.
"Of of ya bebeğimi uyandırdın!"
'Ay sanki ben meraklıydım deli gibi çığlık atmaya ama elimde değildi.' Diye mırıldandı. Haklıydı bir neticede oysa o kadar uyumamak için kitap okumuştu ama gözleri daha fazla bu yorgunluğa dayanamamış kapanmış ve yine o kabusu görmüştü. Kimse de demiyordu bu kızın derdi ne! Anca yargısız infaz!
"Ödümüz patladı."
"Hele benim kulağımın zarı patladı."
"Bunlar ne diye biner ki otobüse."
Genç kız şu an bu söylenenleri duymazlıktan gelip başını cama dayadı. Bazı insanlara laf anlatıp kendini yormak istemiyordu. Çünkü bazı insanlar laftan anlamazdı.
22 yaşında orta boylu, kahve gözlü, beyaz tenli adı ise Hüma'ydı. Saadet, mutluluk anlamına gelen Hüma ismini koymuştu annesi ona. Peki ama neden şu zamanlar mutluluktan uzaktı?
Hüma başını cama yastlamış yanına birinin oturduğunu anca, omuzunda bir el hissedince anlamıştı. Hüma önce omuzuna dokunan ele baktı. Bu el yaşlılığın, yılların verdiği belki dertler, belki yorgunluğun buruşukluğuydu.
"Kabus mu gördün kızım?"
Beni anlayan, beni düşünen biri diye düşündüğünde gözleri dolu dolu olmuştu. Bu hayatta iyi insan var mıydı? Bu hayata birilerini düşünen birileri var mıydı? Hüma şu an da kimsesizdi. Hiç kimsesi yoktu. Evet kimse kimsesiz değildir o da kimsesiz değildi. Bir abisi vardı ama abilik dahi görmemişti. Babanenesi ölünce abiside ortalıktan kaybolmuştu. Hüma yaralı bir kuştu. Kimsenin sarmaya yaraşmadığı o zavallı yaralı kuştu.
İstemsizce ağladı ama bu sefer o lanet günü rüyasında gördüğü için değil, bu yaşlı kadının yaklaşımından dolayı.
"İyi misin güzel kızım? Bak ne güzel gözlerin de var. Hadi akıtma göz yaşlarını."
'İyiyim" diyemedi çünkü hiç iyi değildi. Konuşamıyordu bile çünkü neredeyse kusmak üzereydi. Eğer biraz daha ilerlerlerse işte o zaman kusucaktı. Az değil uzun bir yolculuktu. Hüma gözlerini sıkıca kapatıp, eliyle de ağzını kapattı. Hadi ama dursun bu otobüs! Az yol kaldığından emindi. Bir an önce durmasını istiyordu. Yoksa kusucak ve işte o zaman rezil olurdu. Yok bunun duracağı yoktu. En iyisi inmek.
"Dur!" Diye sesini yükseltti. Çok değişik bir şekilde çıkmıştı sesi. Şu an emindi ki yine herkes bu kız deli gözüyle bakıyordu.
"İnicem dur!"
Bu sefer otobüs durmuştu. Nihayet durmuştu. Ardından söylenen sözleri duymazdan gelerek kapıya ilerledi. Duymazdan gelmeliydi çünkü ağzını açıp konuşamazdı. Yoksa mazallah kusardı. Kapı açıldığı gibi
indi. Derin derin nefesler aldı. Başını yukarı kaldırdı. Gökyüzüne baktı. Masmavi gökyüzü genç kızı sakinleştirmeyi başarmıştı. Hani yolculuk yapanların bir valizi olurya Hüma'nın bir valizi falan yoktu. Sadece küçük siyah çantası ve cebindeki bileklikten başka hiçbir şeyi yoktu. Çantanın içinde de otel parası kadar para ve telefondan başka bir şey yoktu. Yoksa yolculuk sırasında düşürmüş müydü? Telaşla elini cebine götürdü ve yokladı. Oradaydı, derin bir nefes alıp bilekliği avuçlarımın arasına aldı. Bilekliğin üzerindeki ismi yine her zamanki nefretle mırıldadı. "Fırtınaa!" O an hiç farkına varmadan elini levhaya dayamıştı. Levhadaki yazıyı sesli okudu.
"Diyarbakır."
Adım atmıştı. Daha önce hiç gelmediği topraklara adım atmıştı. Artık onun yaşadığı topraklardaydı. Onu bulup kalbini sökücekti. Sevdiğini elinden alan adamın ciğerini sökücekti. O adam onun mutluluğu, yaşama sevinciydi. Katil onun elinden hem mutluluğunu hem de yaşama sevincini elinden almıştı.
"And olsun söküceğim!"
Peşpeşe bağırdı.
"Sökeceğim!" Ve bir daha bağırdı.
"Kalbini sökeceğim!" Bir daha bağırdı. "Acımadan söküceğim."
"Sök!" Tanımadığı bu sesle arkasını döndü. Utanmış bir tavır içindeydi. Oysa o tek olduğunu sanmıştı. Bir an kendini bu yakışıklıyı süzer vaziyette buldu. Bu yakışıklı da kimin nesiydi? Bir an nerden çıkmıştı? Genç kıza doğru birkaç adım atarak, "sök" diyerek lafını yineledi ama bu sefer tebessüm ediyordu.
Diğer bölümleri de okumanızı tavsiye ediyorum. Yani en azından diğer bölümü de okumanızı isterim.



