Kaçıyordu Ayşe. Kaçması gerekiyordu. Zira amcası onu eline bir geçirirse kafasını kırar, hırsını alamaz bacaklarını da ikiye ayırırdı. Oysa öyle büyük hatası da yoktu. Tamam canım büyük değil dediyse az büyüktü. Yok yahu bu kez yaptığı sakarlıkların en büyüğüydü. İçinde tonlarca buğday bulunan ambarın içini suyla doldurmuştu. Yahu bilerek yapar mıydı hiç! Hep o Deli Fadik arkadaşı yüzündendi. “Kız Ayşe bir gel hele” diye bostanı sularken çağırmış, lafa tutmuştu. Sondajdan bostana akan suyun borusu da ambarın kapısında patlamıştı. Akan su nereye gidecek. Tahta kapının altı boş. Tarlayı çamura çevirse zoruna gitmez de işte. Akmış akmış, ambarın içi göl olmuş mu? Olmuş vallahi! Hem vallahi hem billahi bırak göl olmayı, buğdaylar yeniden başak verecek kadar şişmiş.
Ayşe koşmayıp da ne yapsın. İmkânı olsa ayaklarına kanat takar uçardı. Koşuyordu ama nereye gittiği de belli değildi. Köyü aşmış tarlaların içine kadar girmişti. Yine amcasının tarlasına doğru gidiyordu. Az biraz orada dinlenir, güneşi batırır, yatsıyı okutur el mecbur evine dönerdi. İki tokat bir tekme Allah’ın izniyle günü bitirirdi. Babaannesi araya girer. “Sütümü helal etmem Hasan” der bu işin içinden de sıyrılırdı inşallah.
Ayağında plastik terlik, üstünde iş yaparken giydiği beli bol çiçekli etekle keven dikenlerine, yeni biçilmiş buğday saplarına arasından koşarak vardı tarlaya. Havada bir sıcak ki. Sanırsın tepesinin üstünden ateşli tava çevirirler.
Neyse ki amcası bu tarlaya gelmezdi. Buğdayları yenice biçtirmiş, patoza verip ambara bile atmıştı. Ah o ambar belası? Yaktı Ayşe’nin başını. Güneş karşısında, çapar gözlerine vurunca eliyle gölge yaptı. Koca yazıda in cin top oynuyordu. Babaannesi onun buraya yalnız geldiğini bir duysun, etini cimcikleyerek sündürürdü. “Gayrı büyüdün Ayşe’m! Bir başına sağa sola gitme. Allah korusun bir yerlerini ellerler” derdi. Ayşe kıkır kıkır gülerdi. Ama artık aklı başındaydı canım. On dokuz yaşında ellemek ne demek bilirdi. O eli kırardı da kimseye elletmezdi Allah’ın izniyle.
Yine de görünmeyecek yere geçeyim dedi. Yan tarla da diğer amcasına aitti. Onun başında sondaj evi vardı. Kapısını kilitlerdi cimri amcası. İçinde su boruları zerzevat çalınmasın diye. Belki anahtarı taşın falan altına koyduysa bulurdu. Oraya doğru koştu. Koşarken dalağı sızladı. Kaç dakikadır koşuyordu. Dalak ne yapsın. Çişi gelince baskı yapan böbrek ne yapsın.
“Ah Ayşe! Babaannesinin dediği gibi çağlayan şelale. Akıllı olsaydı hiçbir yeri sızlamazdı.”
Dediği evin önüne geldi. Normalde kapıda asma kilit olması gerekiyordu yoktu. Buna sevinse mi korksa mı bilemedi. Amcası bugün öleceğini bilse o kapıyı kilitsiz koymazdı. Sessizce yere eğilerek eline bir taş aldı. Ne olur ne olmaz dedi. Bu ara köyün içinde boru çalan hırsızların adı geçiyordu. Korkudan altına işeyecekti de yine aklı başında değildi. Akıllı olsaydı kız başına hırsıza ben mi mâni olacağım derdi.
“Ya Allah Ya bismillah!” diyerek taşı kaldırdığı gibi ayağıyla kapıya tekme attı. Kapı açıldı. Karşı tarafta, amcasının duvara çaktığı raf ve üstündeki malzemeler yerli yerindeydi. Hırsız bunları da alırdı zahir. Tırpan da duvardaydı. Hırsız tırpanı ne yapsındı? Kaç kuruşluktu. Hem etrafta malzemeyi yükletip çalacağı ne araba ne de bir şey vardı. Bu hırsız koca sondajı avucuyla taşıyacak değildi ya.
“Aklına itler gunlasın Ayşe” diyerek taşı indirip içeri girdi. Kimse yoktu işte. Kendi kendine kuruntu ediyordu. “Oh be!” diyerek derin bir soluk verecekti ki ağzına kapanan koca el buna mâni oldu.
Sadece eli koca değildi. Ayşe’nin tepesine çenesini koyup “sakın bağırma” diyecek kadar uzun ve bir adamdı.

