~İntikam bizim için soğuk yenen bir yemek değil, Leydim. İntikam bizim için sadece bir yemeğin yanında öylesine yenilen bir çerezden farksız...
♚
Güneş parlıyordu her zamanki gibi. Sarayın bahçesinde koşuşturan kızların kahkahaları saraydan bile duyuluyordu. "Yapma," diye inledi beyaz saçlı olan. "o çiçekleri tacım için topladım ben!" kaşları çatıktı.
"Eiraaa!" dedi bir diğeri, tehditkar bir sesle. "Daha ne kadar söyleyeceğim?! Şu çiçekleri öldürme işte!" diye o da kaşlarını çattı etrafa yayılan eteğini düzelterek.
"Siz çiçeği böceği boş verin de, gelin oynayalım, hadi" diye bir diğeri de geldi turuncuyu andıran saçlarını savurarak. Diğerleri de onu onayladı ve yeniden koşuşturma başladı.
"Korkuyorum Lilith," diye endişeli bir ses sarayın boş salonunda yankılandı. "Seni elimden alırlar diye çok korkuyorum." dedi yine. Ayağa kalktı ve ona doğru ilerledi.
"Korkma," dedi kadın rahatlatıcı bir tebessümle. Ellerini tuttu. "Bana kimse bir şey yapamaz." Ama o da endişeliydi.
"Bana söz ver!" dedi yine erkek sesi. "Beni bırakmayacağına dair söz ver..." dedi yalvarırcasına.
"Seni bırakmayacağıma dair sana sö-" lafı ağzında yarım kalmıştı. İçeriye birden bire askerler doluştu. Başlarındaki asker hemen diz çöküp elini göğsüne koydu ve saygı selamı verdi.
"Efendim, sizi böldüğüm için özür dilerim, ama acil olmasa böyle yapmazdım." dedi tedirginlikle. "İzninizle..."
"Dinliyorum baş komutan." dedi otoriter bir şekilde.
Komutan hemen ayağa kalktı ve ona yaklaştı. "Efendim, Güney krallığı sınırdaki köyleri mahvetmiş, sonra da geri dönerek sınır köprüsünü dağıtmış. Onlara ulaşamıyoruz." dedi endişeyle.
"Gemileri yollasanıza!" dedi gür bir sesle.
"Efendim, 70 geminin 36-sı firarilerin peşinde. 20-si korsanlarla ilgileniyor. Diğer gemiler boştaydı, ama son defa verdiğiniz kararla onları da 7-ini Batı, 7-ni Doğu krallıklarına dostluk ilişkileri için gönderdiniz." diye kısa bir özet geçti. Bu kadar gemini nasıl da etrafa dağıtmıştı...
Gözleri duvar boyu uzanan pencereye takıldı. Koşuşturan üç kız çocuğu. Dudakları hafifçe kavislendi. Bakışları komutana döndü. Kaşları çatıldı. "Ben kendim bizzat gideceğim. Atları hazırlayın, hemen!" dedi sertçe.
"Emredersiniz " dedi komutan. Bir daha eğildi hafifçe. Tam çıkacaktı ki, odadan "Söyle mühendislere 100 gemi daha yapsınlar." diye bir emir daha geldi. "Tabii, söylerim, efendim." dedi ve hızla çıktı salondan.
Gözleri sarı ve beyaz karışımı saçların sahibi olan kadına döndü. "Ben bir süreliğine gideceğim, ama Caulus burada olacak. Kendini ve kızları koru, olur mu?" Ardından yaklaşarak kadının elini tuttu ve üzerinden hafifçe öptü. "Ve beni fazlasıyla özle, tamam mı?" dedi gülümseyerek.
Kadın da gülümsedi. "Özleyeceğim, ve merak etme, dikkat edeceğim kendime ve çocuklara." dedi güven verici bir sesle. Ne kadar gülseler de o gülüşlerde hüzün vardı. Derin bir hüzün...
♕
Karanlığı bir ses bölmüştü. Gözlerimi hafifçe araladım. Bu saatte kimdi benim uykumu bölen? Gözlerimi açtığımda karşımda bir figür gördüm. Uzun, simsiyah giyinmişti. Hem karanlık, hem de ayın figürün arkasından vurması sonucu hiç bir şey göremiyordum.
Boğazıma bir yumru oturdu birden bire. Şimdi de benim mi zamanımdı? Kader gölge gibi peşime takılmıştı. Amma gölgeler de karanlıkta seni terk ederdi sonuçta...
Gözlerimi kapattım. Olmazdı, olamazdı. Babama bunu yapamazdım. Onu karanlıkta terk edemezdim. Derin bir nefes verdim. Elimi yavaşça yastığımın altına sokarken daha fazla doğruldum yerimden. "Sen de kimsin? Ne istiyorsun benden?" diye sordum direkt.
"Ben hep beklediğiniz o kişiyim, Leydim." diye ilk defa konuştu figür. Sesi ağzı kapalı olduğu için boğuktu. Belki de, sesini tanımamam için seçmişti kalın bir parça, kim bilir. "Sizden sadece tek bir şey istiyorum: İntikam." dedi sakince.
Bu da ne demekti? Benden mi intikam alacaktı? Yoksa benimle mi intikam alacaktı? Bu sözleri beni baya bir şüpheye salmıştı. Hemen ayaklandım ve yastığımın altına sakladığım hançeri boğazına doğrulttum. Ve o da aynı anda bir kılıç doğrulttu tam kalbimin üzerine. Kılıcı hafifçe bastırdı. Ben de aynısını ama daha sert bir şekilde yaptım.
"İntikam zamanı, Leydim. Çok geç oluyor artık. Zaman kaybedilmeyi sevmez. Ve ben de kaybetmeyi." dedi sertçe.
"Benden ne istiyorsun?" diye sorumu tekrarladım. Ardından yutkundum. "Kara Perdeler'den misin?" diye sordum. İstemsizce sesim titredi.
Alaycı ve küçük bir kahkaha attı. "Diyelim ki, evet. Ne yapacaksın?" dedi alayla. "Beni bununla mı yeneceksin?" dediği anda elini hançere uzattı ve çok çevik bir şekilde döndürerek elimden aldı. Eğitimli biriydi. Ama ben de fena sayılmazdım...
"Onunla değil, bununla..." dedim ve hemen diz kapağına bir tekme attım. Hassas bir nokta olduğu için hemen tepki olarak geri çekildi. Kenardan koşarak yatağımın altındaki kılıcımı aldım ve ona doğrulttum. "Angard, Gölge!" diye hafifçe sesimi yükselttim.
Karanlıktan yüzünü göremiyordum. Ama hafif değişen nefes verme sesiyle güldüğünü anladım. "Angard, Leydim." Tam kılıcımı kaldırıp onunkine indirecektim ki, o kılıcını indirdi. Bu hamlesiyle bir az bocalamıştım. "Sizinle dövüşmek beni çok mutlu ederdi. Ama maalesef sizin dövüşeceğiniz kişi ben değil, Kara Perdeler. Ben onların adamı değilim. Bizler Gece Bekçileri..."
"Peki, o zaman gecenin bu saatinde, bir prensesin odasında bulunmak için sizi cesaretlendiren nedir?" diye sordum ona daha da yaklaşarak. Bu cesaretim için belki de sonra çok pişman olabilirdim. Ama geri adım atamazdım.
"Burada fazla duramam, Prenses. Ama kısaca şöyle özetleyeyim:" konuştukça geriliyordu. Sonunda odamdaki balkonuma vardı. Korkuluğa dayadı bedenini. "İntikam beklemez. Ama ben sizi bekleyeceğim... Kısa zamanda görüşeceğiz..."dedi. Ve... Kendisini 5. Kattan aşağı attı. Hemen koştum ve balkondan aşağıya baktım. Hiç kimse yoktu. Bu- hemen kafamı iki yana salladım ve yeniden yatağa girdim. Hançerimi yastığımın altına, kılıcımı da yanıma yerleştirdim ve gözlerimin kapanmasına izin verdim...
♛
Gözüme düşen güneş ışığıyla yüzümü buruşturdum. Gözlerimi hafifçe araladığımda etrafımda koşuşturan hizmetçileri ve perdenin yanında durmuş, beni sinir etmenin verdiği sevinçle eli perdede sırıtarak bana bakan İrene'yi gördüm. "Uyan, prenses, babanın sana sürprizi var!" diye bağırdı birden bire. Ellerimi kulağıma götürdüm ve gözümü kapatarak yeniden uyumaya çalıştım. Ama çalışmakla kaldım. İrene birden bire elimden çektiği gibi beni yataktan düşürdü.
"Ne yapıyorsun?!" diye bağırdım ben de tam prenseslere layık bir şekilde. Bana bunların hepsini İrene öğretmişti. Kız kimyamla oynuyordu resmen. Kısa bir sürede fabrika ayarlarıma geri dönmeliydim. "Çok güzel bir sabah oluyor" diye homurdanarak ayağa kalktım. Diğer hizmetçiler işlerini bitirmiş çıkmışlardı odamdan.
İrene hemen bana yaklaştı. "Sana bir şey söylemeliyim." dedi ciddi bir tonlamayla. Bu tonu biliyordum. Yine benimle alakalı büyük bir şey olmuştu. "Baban seni yemeğe bekliyor. Güney krallığına gidecekmişsiniz. Öyle duydum. Ve şey..." Bir az çekindi önce. Bir konu vardı ve onu çok rahatsız ediyordu. Ve eğer onu rahatsız ediyorduysa beni de edecekti. Bunu ikimiz de biliyorduk. "Ve, galiba Güney krallığının varisi Valery Aven Snow ile evleneceksin." dedi birden bire.
Sanki, şimşekler çakmıştı beynimde. Ne? Bu nasıl olurdu?! Ve neden bana sorulmadan böyle bir şeye karar verilmişti?
"Anlamadım." dedim sertçe. "Kim söyledi bunu?"
"Kral" dedi çekinmeden.
"Babam? Benim babam mı söylüyor? Aynı kişiden mi bahsediyoruz?" Odanın içerisinde bir sağa bir sola hareket ederken kriz geçirecektim. Zaten gece gördüğüm o saçma sapan rüya beni deli etmişti. Şimdi de bu çıkmıştı.
"Seni aşağıda yemeğe bekliyor. Yüksek ihtimalle evlilik hakkında konuşacak. Sen benim söylediğimi belli etme. Güney krallığına gideceksiniz. O zaman babandan benim de seninle gelmemi iste. Sonrasını beraber düşünürüz. Tamam mı?" Ben hala odada turlarken yaklaştı ve ellerini omuzlarıma yerleştirerek beni durdurdu. "Tamam mı?" diye sesini bir az yükselterek az önceki sorusunu tekrar etti.
"İrene," diye ona yalvaran gözlerle baktım. "Bana yardım etmelisin, lütfen."
Kollarını bana doladı ve sıkıca sarıldı. Bir kardeş gibi. Üç yıldır hasreti olduğum sıcaklığı hissetmiştim. "Edeceğim. Başaracağız, beraber. Merak etme. Seni yalnız bırakmadım, ve bırakmayacağım." dedi rahatlatıcı bir sesle. "Haydi, şimdi sana göre bir elbise seçelim." dedi benden ayrılarak. Yüzüne bir gülümseme yerleştirdi ve dolabı açtı. "Çokta göze girmemelisin. Bu sohbet boyunca babanla son derece kibar ve tatlı olmalısın. Bu yüzden ya pembe ya da mavi giysen iyi olur." Elleri pembe ve mavi elbiselerin üzerinde gezindi ve bir elbisede durdu. Açık mavi tonlarında bir elbiseydi. Korsesi beyaz işlemelerle süslenmişti. Kol kısmı ise giyildikten sonra ayarlanan beyaz bantlardan ibaretti. Etek kısmı uzun ve çokta kabarık olmayan atlas, mavi bir parçaydı ve o da beyaz işlemelerle süslenmişti. Sade ve zarif bir elbiseyi bu. "Tam da bunu kastetmiştim." dedi İrene elindeki elbiseyi işaret edip memnuniyetle gülümseyerek.
"Güzel" diye kısa bir yorum yaptım elbiseye. "Haydi, bir az çabuk olalım" İrene kafasını onaylar şekilde salladı ve elbiseyi giymeme yardımcı oldu. Ardından saçlarımı yapmaya başladı. Kahverengi dalgalı saçlarımı açık bırakmış, öndeki iki tutamı arkada birleştirmişti. Elbisenin fiyonk yaptığımız kollarıyla uyumlu olması için, arkada topladığı saçlarıma da beyaz bir fiyonk yerleştirmişti. Çok sade ve samimi gözüküyordum, ve bence bunun babamın fikrini değiştirmesinde bir rolü olacaktı.
"Çok güzel oldun. Şimdi inelim, gel." İrene kapıyı açarak beni de yönlendirdi. Aşağıya indiğimde masanın başında oturmuş babamla gözlerimiz kesişti. Beni gördüğü an yüzüne bir gülümseme yayıldı. Ben de karşılık verdim ve ona doğru yaklaşarak reverans yaptım. Babamı çok seviyordum. Böyle bir karar vermesine rağmen yine de çok seviyordum.
"Kızım, sadece biz ikimiz olduğumuzda bana reverans yapmaman gerektiğini söylemedim mi ben sana?" diye yalancı bir kızgınlıkla kaşlarını çattı. Gülümseyerek ayağa kalktım ve boynuna sarıldım. O da kollarını belime dolayarak saçlarımdan öptü. "Güzelim benim."
Ayrıldıktan sonra yerine geçti. Ben de onun solundakı sandalyeye yerleştim. "Nasılsın bakalım?" dedi etrafımızdaki hizmetçiler masayı donatırken.
"İyiyim, kralım, siz nasılsınız?"
"Ben de iyiyim" dedi rahatsız bir şekilde kıpırdanarak. Ardından masanın üzerindeki ellerimi tuttu ve okşadı. Sanki beni sakinleştirmek istiyormuş gibi. Söze başlamadan önce kafasını kapıya doğru yatırdı. Bunu yaptığı an odada İrene'den başka kimse kalmamıştı. Bakışları beni buldu. "Bak, kızım. Resmiyeti bir kenara bırakalım." dedi. Sesinde rahatsız olduğunu belli eden bir tonlama vardı. "Birer baba kız gibi konuşalım."
Ne yaşanacağını bilsem de bunu babama yansıtmamak adına "Beni korkutuyorsun baba." dedim.
"Korkmana gerek yok, güzelim. Sadece bir konu hakkında konuşmak istiyorum. Biliyorsun, uzun yıllardır Güney krallığıyla savaş içerisindeydik. Savaş bitti, barış imzalandı, ama takdir edersin ki, aramız hala gergin."
Evet, doğru söylüyordu. Biz Güney krallığıyla yıllardır savaş içerisindeydik. Bu savaşı ilk defa babam ve Güney kralı Louis Edward Snow sonlandırmıştı. Savaşın nedeni ise bilinmemekteydi...
♔
75 yıl önce...
Koca dünya sadece bir kişi tarafından yönetiliyordu. Kraliçe Lusianna Lera AUGUSTUS. Bir kral yok, varis yok... Sadece 30'lu yaşlarında kraliçe ve her kuru parçasına atadığı 4 lord vardı. Bu 4 lord Diyar'ın en görkemli ailelerinin tek varisleriydi: Snow ailesi, Valiente ailesi, Rodriguez ailesi ve Torcuato ailesi.
Ama Diyar'ın tek görkemli aileleri onlar değildi... Ve bu diğer ailelerin canını sıkmaya başlamıştı. Hem de çok. Kraliçeyi ve lordları öldürerek kuru parçalarını kendi aralarında bölüşmeyi planlayacak kadar çok. Ve o büyük gün gelmişti...
Huzurlu ve ışıl ışıl bir sabahı seçmişlerdi. Geceyi bile beklememişlerdi. 4 varis, hepsi birbirinden genç ve çevik. Silahlarını kuşandılar, yüzlerini gizlediler ve krallık binasına sızdılar. Krallığı destekleyen herkesi kılıçtan geçirdiler. Kraliçenin odasına daldılar ve ses çıkarmasına izin bile vermeden kılıcın keskin ucu şah damarını buldu. Kıpkırmızı sıvı kılıcın ucundan yere damladı. Kan kırmızısı bir sıvı... Ve 4 varis, 4 lorda galip gelmişti...
Ardından bu 4 varis sessizce uzaklaştı ve bir daha görünmedi. O günden sonra kraliçenin damgası olan "L" harfi lanetli harf olarak anıldı ve ismi "L" ile başlayan her kes gizemli bir şekilde öldürüldü. "Kara Perdeler" tarafından. 4 kuru parçası 4 lord arasında bölündü. Aynı yıl bu 4 lordun varisleri doğdu. İkisinin kızı, ikisinin oğlu. Kendini affedemeyen lordlar laneti veya ölümü umursamadan, bu sefer korkmadan çocuklarına "L" ile başlayan isimler verdiler.
Kuzey varisi Lilith Kelly VALİENTE
Güney varisi Louis Edward SNOW
Batı varisi Laila Firan RODRİGUEZ
Doğu varisi Lucas Jace TORCUATO.
Kuzey krallığı en büyük krallıktı. Kraliçesi Lilith Kelly VALİENTE yoksul bir ailenin tek oğlu olan Artur isimli bir adamla evlendi. Evliliklerinden iki kız çocuğu dünyaya geldi. Büyük olanı Eira Via VALİENTE güzelliğine düşkün, sıcak kanlı, güler yüzlü bir kızdı. Beyaza çalan açık renkli saçlarıyla annesine benzerdi. Ondan bir yaş küçük olan Naseria Nera VALİENTE ise güzelliğini arka plana atmış, asıl dikkatini savaş derslerine yönlendirmişti. Dersleri ablasına göre daha iyiydi. Hırslı, çevik ve intikamcı prenses 20 yaşına basar basmaz Kuzey-Güney savaşında ön cephede yer almış, bitkilerle olan ilginç ilişkileri sayesinde yaralıları doğal yollarla tedavi etmişti. Ama kader onun için çiçeklerinden kan damlayan bir buket hediye etmişti. Prenses Naseria 21, prenses Eira 22 yaşındayken annesi kraliçe Lilith gece gizemli bir şekilde öldürülmüştü. Annesinin yanına bırakılan hala yanan mumla onu kimin öldürdüğünü anlamıştılar. Kara Perdeler... Bundan sadece bir yıl sonraysa prenses Naseria 22 yaşındayken varis prenses Eira Via VALİENTE aynı şekilde öldürülmüştü. Onun da baş ucunda bulunan mum işleri daha da körüklemiş, Kral yas tutmaya bile izin vermeden Kara Perdeler için bulunur bulunmaz ölüm emri vermişti, tabi eğer bulabilirlerse. Prenses ise hiç niyeti yokken tahtın tek varisi konumuna gelmişti. İçinde o mumların yaktığı ateşi körüklemek için kendisi odun atmıştı o yaraya, intikam yemini etmişti canı pahasına...
Güney krallığı en büyük ikinci krallık olmasıyla birlikte hem de Kuzey'in aksine en soğuk krallıktı. Kralı Louis Edward SNOW krallıktaki ailelerden birinin büyük kızıyla evlenmiş, ikiz çocukları olmuştu. Diğerinden dakikalarla büyük olan kardeş tahtın sahibi olma hakkını kazanmıştı: Valery Aven SNOW. Görünüşüne çok önem veren prens hem de krallığı nasıl yönetmesi konusuna da çok dikkat ediyordu. Şımarık ve göz önünde olmayı seven bir insandı, ki görünüşü de buna yardımcı oluyordu. Albino prens bembeyaz saçları ve mavi gözleri ile dikkat çekiyordu. Ama asıl dikkati "gizemli prens" lakabını almış Alaric Adonis SNOW çekiyordu. Kardeşine göre daha sade, kibar ve sakin biriydi. Devlet işlerinden nefret eder, savaşları önlemek için gücünden çok zekasına güvenirdi. Hatta yıllardır süren Kuzey-Güney savaşını Prens Alaric Adonis SNOW diplomatik konuşmalarıyla sonlandırmıştı. Ve bu onu halkın, daha da önemlisi kızların dikkat noktasına koyuyordu, ne kadar istemese de...
Batı krallığı en savaşçı ve gaddar halk olmasıyla bilinirdi. Kraliçenin kadın olduğu bu krallık kadının gücünü de kanıtlıyordu. Kraliçe Laila Firan RODRİGUEZ Batının yoksul bir ailesinden olan Kaius'la evlenmişti. Evliliklerinden
Alastor Killian RODRİGUEZ isimli bir varis doğdu. O, daha 4 yaşındayken kral Kaius öldü. Ne kadar istemese de, ailesinin isteği üzerine Batı'nın en zengin ailelerinden olan Denester ailesinin varisi David'le evlendi. David ne kadar yeni bir varis istese de kraliçe Kaius'a ihanet edemedi ve onun isteğini her defasında geri çevirdi. Bu yüzden David prens Alastora karşı her zaman kin besledi. Onu öldürmeyi bile planladı. Prens Alastor simsiyah saçları, soluk teni ve sarı renkli gözleriyle ürkütücü bir görüntüye sahipti. Büyük cüssesi sayesinde dışarıdan bakan onun nasıl iyi bir savaşçı olduğunu rahatlıkla anlayabilirdi...
Doğu krallığı en merhametli ve kibar halktır. Diyar'ın en sıcak krallığı unvanını da taşır. Doğasından dolayı her türlü bitki yetişiyordu burada. Batı krallığıyla savaştalardı. Evet, Diyar'ın en gaddar krallığı ve en merhametli krallığı birbiriyle savaş içindeydi... Kral Lucas Jace TORCUATO Doğunun en zengin ailelerinden birinin büyük kızı Ella ile ailesinin zoruyla evlenmiş, ve Hazel Autumn TORTUATO isimli bir kızı olmuştu. Aynı zamanda kralın gerçekten sevdiği bir kadın olan Jane yoksulluğundan dolayı kral ailesinin onayını alamamıştı. Buna rağmen kral Lucas'ın Jane'den Hazel'le aynı yaşta olan Rachel Adaline ROMERO isimli bir kızı olmuştu. Rachel daha küçükken Jane vebadan öldü ve Lucas onu yakın bir arkadaşının kızı adıyla saraya getirdi . Bir süre sonra onun kralın gayrimeşru kızı olduğu gün yüzüne çıktı. Kraliçe Rachel'dan ne kadar nefret etse de Hazel onu gerçek kardeşi gibi görüyordu. Rachel de onu seviyor, koruyup kolluyordu. Bir gece kraliçe Ella tam bir suikastin kurbanı olacakken Rachel'in onu kurtararak yüzünde kalıcı bir hasar alması, onun Rachel'e olan nefretini bastırmış, yerine sevgi ve minnetin tohumlarını serpmişti. Hazel Autumn TORTUATO kibar, şirin ve zarif bir kızdı. Bembeyaz teni, uzun kahverengi dalgalı saçları ve minimalist yüzüyle çok güzel bir prensesti. Devlet işlerine ve barışa üstünlük tanıyan prenses ailesi için ideal bir varis konumundaydı. Prenses Rachel Adaline ROMERO ise, Hazel'in tam tersi, sivri dilli, sert ve savaşçı bir kızdı. Ne kadar gayrimeşru olsa da Diyar'da prenses konumundaydı. Kızıl saçlı, sert çene hattı olan, uzun boylu bir kızdı. Yüzünün sol kısmında bulunan bıçak izi ise onu daha da ürpertici kılıyor, karakterini görünüşüne yansıtıyordu...
♚
Bu sohbetten sonra aslında asıl gidiş maksadımızın Güney krallığının bütün Diyar varislerini topladığı ve tanıştırdığı bir balo olduğunu öğrendim. O baloda ben de prens Valery ile tanışacak ve kararımı verecektim. Bu balo uzun süreceği, belki de 2 ayımızı alacağı için İrene'nin de benimle gelmesine babamı ikna etmiştim.
Hizmetliler bavulumu hazırladıktan sonra ben ve İrene bahçeye indik. Kuru yoluyla gidecektik. Bir adet kraliyet at arabası, bir adet de eşyalarım için at arabası hazırlanmıştı. Kraliyet arabası beyaz ve altın renklerle süslenmiş, üzerinde kraliyetimizin arması olan daire içerisinde altın renkli kamelya çiçeği vardı. Kraliyet armasının kamelya çiçeği olmasının sebebi kamelya çiçeğinin 'kaderini teslim etmek' anlamına geldiği ve korkusuluğu temsil ettiği içindi. Bu yolculukta bize bir sürü asker eşlik edecekti. Ama benim beynimi kurcalayan tek birşey vardı, gece gördüğüm o rüya... Acaba gerçek miydi?
Hazırladığımız el çantasının içerisinden bir adet kurabiye çıkardım ve ısırdım. Gözümü kurabiyeye diktiğimde içerisinde beyaz birşey gördüm. Dokunduğumda bunun bir kağıt parçası olduğunu öğrendim. Kağıdı çıkardığımda üzerinde yazı olduğunu farkettim. İrene'ye çaktırmadan kağıdı açtım ve yazıyı okudum:
-İntikam bizim için soğuk yenen bir yemek değil, Leydim. İntikam bizim için sadece bir yemeğin yanında öylesine yenilen bir çerezden farksız...
♚
Merhaba, ilk bölümümüzle karşınızdayız! Bir az geç olmuş olabilir, ama bundan sonraki bölümlerde de yeni bölümler geç gelebilir.
♚ İlk bölümü nasıl buldunuz?
♚ Favori krallığınız hangisi?
♚ Baş karakter kim, sizce?
♚Balo hakkında ne düşünüyorsun
uz?
♚ Prensesimiz Naseria'yı sevdiniz mi?
♚ Gece Bekçileri ve Kara Perdeler hakkında düşünceleriniz neler?
O zaman yeni bölümde görüşmek üzere ♡...