İçeriğe geç

A TAKIMI

Bölüm 8 · 25 dk okuma

A TAKIMI

Bölüm 8

7.BÖLÜM

“Projenin ön tanıtımı için tarih belli oldu, tam üç hafta sonra bugün Türkiye ayağında temsil edecek okul için küçük bir heyet okulumuzu ziyarete gelecek.” Adnan Bey’in odasında elimdeki birkaç proje fikriyle dinliyordum, tarihin bu kadar yakın zamanda olması daha tam olarak birbirini tanımayan takımız için vurulan en büyük darbeydi.

“Evet, Nisa. Neler bulabildiniz, ülkemizi en iyi şekilde temsil edebilmek için neler ortaya koyacaksınız?” Okların, bana döneceğini pek tabi bilerek bolca araştırma yapmıştım. En uygun proje fikirlerinden bazılarını elemiş en iyi üçü belirlemiştim. İlk fikrin olduğu dosyayı açarak Adnan Bey’in önüne doğru sürdüm.

“Günümüz şartlarına uyumlu olan en iyi proje fikirlerini topladım. En uygunu ülkemizin sokak kültürünü yansıtan ama mevcut teknolojik koşulları da ele alan bir uygulama olacak CityApp. Ülkemize yönelik yanlış algıları yıkmak için gayet iyi bir çalışma.”

Aplikasyon ile günümüz teknolojik imkânlarıyla hala develere bindiğimiz, Arapça konuştuğumuz gibi saçma algıları yıkabilecek derecede sağlam bir fikirdi. Biraz inceledikten sonra yüzünü buruşturması hayra alamet değildi, hoşnut olmayan tavırlarla kâğıtları sırayla inceleyip masaya bıraktı.

“Fikir güzel ama aplikasyon fikrine pek sıcak bakmıyorlar, daha önce böyle bir proje derece kazanmıştı.” ‘Anlıyorum’ manasında kafa salladım. Hayallerimin suya düşüşünü ağır çekim izlerken diğer fikirlerimi komple çöpe atma kararı aldım, en iyisini sunmak istemiştim aslında.

“Şehrin seslerini duyurma amacıyla bir saha araştırması yapmak istiyorduk aslında, grupça ortak bir proje çıkarırsak farklı fikirlerden daha iyi bir şey çıkarabileceğimizi düşünüyorum.” Tam da son dakika, aklımda muhakeme kurmadan attığım öneri sonrasında Adnan Bey’in gözleri parladı. Hoşuna gitmiş olması bana aşırı sürpriz olmuştu çünkü.

“Gayet iyi Nisa, bir kez daha lider olarak seni seçmemin doğruluğunu kanıtladın bana.” Yüzümü yumruklama hissimi bastırmaya çalışıyordum, arka planda kalma isteğim artık tamimiyle yerle bir olmuştu böylelikle. “Ortak gruba yazıyorum şimdi, gün içinde toplanıp hemen başlayın.”

‘Hemen mi?’ deme şansı bulamadan laflar ağzıma bir dizi emrivakiyle tıkanmıştı, bana da sadece kabullenmek düşerken yerimden kalktım. “İzninizle hocam, buluşma yeri ayarlayıp hemen başlıyoruz.” Kafamı düzensiz birkaç kere sallayıp koşar adımlarla odasını terk ettim.

‘Eyvah! Başladı bizim mesai.’ Saime, gecikmeye niyeti olmadan tepkisini belli ettiğinde ona katılma kararı alacaktım, telefonuma Adnan Bey’in emir yüklü mesajının bildirimi düşerken kucağımdaki örnek projelere sıkıca sarıldım. Bana faydadan çok zarar getirmişlerdi, bu yüzden hiç düşünmeden ellerimin arasında buruşturdum.

En çokta aptallığıma kızıyordum, teknoloji çağında olduğumuzu unutup bir de parlak proje fikri diye ballandırarak anlatmıştım. Bir anlık sinirle yere fırlattığımda koridoru temizleyen ablayla göz göze geldik, utancımdan yerin dibine girmek istedim. Zoraki bir gülümsemeyle, yerden alıp yakınımdaki çöp kutusuna attım.

Gruptaki diğer üyeler buluşma yeri önerisi verirken çarşı konumu gayet uygun göründüğü için Arya’nın mesajına katılır nitelikte tepki vererek, klavye tuşlarına dokundum ve “İstiklal meydanındaki heykelin önü gayet uygun, orada toplanalım.” Yazıp uygulamadan çıktım.

Kısa sürede okulun önündeki otobüs durağından, çarşıya gidecek olana bindim. Gereken durakta indiğimde heykeli görebiliyordum, yaklaşıp gelenlere bakmak istediğimde sadece Beril, Mehmet ve Fatih gelmişti. Arya ve Alp hala ortalarda görünmüyordu.

“Kaptanımız da geldi, ne yapıyorsun görüşmeyeli?” Mehmet, gayet samimi tavırlarla kolunu boynuma doladı. Ben rahatsız olduğumu belli etmek istercesine omuzlarımı aşağı çekme gafletinde bulundum fakat o daha fazla doladı.

“Ulan! Bıraksana kızı, ne gevşek adamsın?” Fatih sağ olsun, ensesinden yakalayıp yanına çekti. Beril’in tuhaf bakışları gözümden de kaçmamıştı üstelik. “Nasılsın Beril?” Odak değiştirip cinsim olan tek kişiye sarıldığımda karşılık verdi, Fatih ile de el sıkışıp havadan sudan muhabbet etmeye başladık, neyse ki çok geçmeden iki eksik üye gelmişti.

“Havaya bak ya! Ne yapacaksak çabuk bitirelim, saçlarım kabarmaya başlarsa bırakır giderim.” Arya, çantasını dirseğine doğru çekerek saçlarını yatıştırmaya çalışıyordu. Denize kıyısı olan şehirde okuduğumuzdan, nem de hayatımızın bir parçasıydı maalesef, sadece neden bu kadar dramatize ettiğini anlamakta zorlanıyordum.

“Madem saha araştırması dedik, hadi bakalım, işlek yerlerden başlayalım.” Fatih’in dışarıya yansıttığı direktifinden sonra, şehrin insan kalabalığından fazlasıyla mustarip caddelerinde yürüyorduk. Dışarıdan bakıldığında üniversite grubundan çok, yanlışlıkla aynı otobüse binmiş ve birbirlerine katlanmak zorunda kalan insanlara benziyorduk.

“Şimdi tam olarak ne yapacağız, ben bu geziden hiçbir şey anlamadım?” Beril bize ne yapacağımızı sorup teker, teker baktı. Sonrasında çantasına attığı telefonunu yeniden çıkarıp sokağı kameraya kalmaya başladı, bir yandan açtığı video kaydını seslendiriyordu. “Evet arkadaşlar, projemiz için saha araştırmasına çıktık ama ne yapacağımızı bilmiyoruz. Önerisi olan var mı?”

Ben bir an garipsemiş ve tepki vermek üzereyken Arya, Beril’in açtığı canlı yayınına doğru destekler biçimde daldı. “Evet gençler. Güzel fikirlerinizi bekliyoruz, en azından daha fazla yürümek zorunda kalmam.” Son cümlesine gözlerimi devirmeden edemedim, ne kadar hızlı sonuç alırsak o kadar çabuk kurtulacağını düşünüyor olmalıydı.

Gerçi Arnavut kaldırımlarına benzeyen yollarda, her bir çukurun pahalı ayakkabılarına yapacağı suikastı önceden seziyormuş gibi bin bir manevrayla ilerlemesi, beni yeterince güldürmeye yetiyordu. Alp’e baktığımda göz göze geldik, utancımdan ona bakmadığımı sezdirmek ister gibi Arya’nın tuhaf hallerini gösterdim o da güneş gözlüklerini biraz aşağı indirip baktığında, alay dolu gülümsemesini yakalamıştım.

Sevgili rolü yaptığımızı biliyorum ama birileri öğrenecek diye aklım çıkıyordu. Sanki saklanması gereken bir sırmış da açık edildiği an mahvolacakmışız gibi geliyordu. ‘Alıcı gözlerle baktın mı sen çocuğa? Vücut hatları yunan tanrılarını hatırlatıyor.’ Saime’nin abartılı tarifi yüzünden yüzüm kızarırken canla başla saklamaya uğraşıyordum.

“Şehrin seslerini buldum arkadaşlar!” Mehmet bağıra, çağıra yanımıza geliyordu. Elinde bir sürü pamuk şekeri vardı ve sırayla hakkımız olanı veriyordu. “Adamın şeker sararken çıkardığı hışırtı falan resmen sanat!” Her birimiz ‘ne alaka?’ dercesine Mehmet’e bakarken Fatih, ensesine şaplak attı. “Ne biçim bağlam bu salak herif!”

Beril, hala telefonda çekim yaparken Mehmet de Fatih’in gazabından kaçıp onunla flört eden tek kişinin yanına kaçtı. “Evet, kediler güzel fikir hem tüm dünya artık öğrendi ama biz resimle göstereceğiz.” Biraz önümden yürüdükleri için ara sıra cilveleştiklerini görebiliyordum, sadece samimiyetten mi yoksa aralarında duygusal bir şeyler mi yaşanıyor emin olamıyordum.

“Ayaklarım ağrıdı dur biraz.” Kimin söylendiğine dikkat kesileyim derken koluma parçalayarak girmeye çalışan Arya’ya ‘ne yapıyorsun?’ dercesine bakış atıyordum. “Canlı yayındakiler bile sürüyle fikir veriyor, bizden kimsenin çıtı çıkmadı.” Beril sitem yüklü cümlesiyle bize doğru u dönüşü yaptı, tek başına yürüyen Alp’i darlamak istercesine yanında bitti.

“Şehrin sesleri sence nedir? Sonuçta müzikle ilgileniyorsun, bize de o derin felsefeni lütfedebilirsin?” Hepimizin radarı Alp’e dönerken bende, ikram edilen pamuk şekerini yiyerek eşlik ediyordum. Takım üyelerine göz gezdirip sonrasında Beril’e gözlüklerinin altından ‘lütfen öl!’ dercesine baktı. “Sence ne olabilir civciv? Trafik, korna sesi ve…” İleride nedenini bilmediğimiz bir sebeple çıkan kavgayı göstererek; “Cahil insanların arbedesi.”

Bir anlığına neden burada olduğumuzu unutup çıkan kavgaya odaklanmıştık, herkes ‘ay gitti çocuk.’ ‘polisi arayın!’ ‘kimse ayırmayacak mı?’ ve bunun gibi birkaç tepki sıralıyorlardı. Kameraya alanlar ve hastag ile paylaşanlar da cabasıydı. Sonunda beklenen polisler ayırmaya geldi fakat zücaciyenin önünde satılmayı bekleyen çoğu eşyaya zarar vermişlerdi bile.

“Grubumuzun müzisyeni fazlasıyla negatif, evet No:15’in solisti.” Takım arkadaşının ünüyle kendine ün katan Beril, soluğu benim yanımda aldı. “Kızlar, sizdeki fikirler nasıl? İnşallah Alp kadar olumsuz değildir.” Kamerayı bize doğru tutarken görünmeme çabalarım diğer kolumdaki Arya’nın çekiştirmeleri yüzünden başarısız oluyordu.

“Valla birkaç fikrim vardı ama bu sabah hepsini çöpe atmak zorunda kaldım, Fatih’in var gibi duruyor sanki.” Göz ucuyla az ilerdeki simitçi abiyle ağız dalaşı yapan Fatih’i işaret ettiğimde Beril’in diğer koluma girmesi sebebiyle o tarafa doğru sürüklendik. “Tamam abi, seninle tartışmayacağım yoksa çok pis kalbini kırarım.” Yaslandığı simit arabasından kendini çekti, ağzındaki yudumu çiğnemekle meşgul görünüyordu.

“Ulan adam simitlerindeki susamların azlığını kabul etmiyor, resmen poğaça yiyorum!” Beril’in kamerasına doğru yaslanıp elindekini gösterdi. “Bu bir hak arayışıdır. Fırıncılar odasına sesleniyorum buradan, simitlere bir el atın.” Derken hala büyükçe aldığı lokmaları ağzına tıkıştırıyordu.

“Konumuz simit değil ama kimse kendini vermiyor.” Bolca sitem ederken Beril’den telefonu istedim. Niyetim bir an önce videoyu kapatıp, bu yaşanan bir dizi saçmalığa son vermekti. Yayında sürüyle yorum akıp gidiyordu, biri; “Şu grubun absürt halleri tam viral olacak kapasitede.” Diyordu, diğeri de onu onaylar biçimde yorumuna cevap vermişti. “Priv sayfası açsalar acayip tutar, globale düşerlerdi.”

“Bu takım sosyal medya hesabı açsa izler misiniz?” Diye ağzımdan kaçırdım, yorumlar ya dediklerimi onaylayan mesajlarla ya da Alp’in sevgilisi olduğumu yazmıştı. Kameraya dönük olsam da yorumları okumaktan suratımın yarısı görünüyordu, dizilen mesaj yağmuruna bakmaya devam ederken kafamda şimşekler ardı ardına çaktı. “Gençler, aklımda bir proje fikri var!”

Videoyu dahi kapatmadan Beril’e geri teslim ettim. “Gençler?” Odak komple kaymıştı. Mehmet, sokak müzisyenlerinin arasına dalıp yalvar yakar adamdan darbukasını istedi. Koltuğunun altına sıkıştırıp ritim tutarken yanındaki klarnet ve kemal kaçan abi de eşlik ediyordu, sonunda ortak ritme eriştiklerinde ortaya çıkan şarkı; Ankara’nın Bağlarıydı.

“İşte bu, projenin ana teması bu olabilir. Nisa not al; Şehirlerin nabzı Ankara havalarıyla atıyor.” Mehmet Ali sevinçle ritim tutmaya devam ederken bense, kimlerle aynı gemide olduğumu sorgularcasına alnıma doğru bir şaplak geçiriyordum. Arya yanımda çantasını karıştırıp dezenfektanını buldu. “Mehmet, o darbukaya dokunduğuna inanamıyorum!” Diye cırlayarak her yere sıkıyordu.

Beril kamerayı yeniden elime tutuşturup tanımadığı insanlarla oynamaya gitmişti, Alp kafasını yukarıya doğru kaldırıp sabır dileniyor gibi görünüyordu. Video kadrajına Fatih girdiğinde Mehmet’in elinden darbukayı alıp sahibine geri verdi, bir yandan da söyleniyordu. “Ulan bıraksana adamın darbukasını!”

Sonunda bütün grup üyeleri toplanmayı başardığımızda derin bir nefes aldım, tekrara alıp neden bunları yaşadığımı sorgularken aklıma gelen proje fikrini şöyle enine boyuna anlatmak istiyordum. “Of! Çok yoruldum, dağılsak mı artık?” Beril, kendinden geçer gibi oynadığı için bir hayli yorulmuştu tabi. Gitme isteğini geri kalanlara da onaylatmaya başlamışken şiddetle durdurdum.

“Olmaz!” Ellerimi ortalarına doğru tuttuğumda ‘ne yapıyor bu geri zekâlı?’ der gibi bakıyorlardı, daha ortada hiçbir şey yokken öylece gidemezlerdi. “Adnan Bey’e ne diyeceğim ben, daha ortak fikrimiz bile yok.” Saçma pozisyonumu düzeltip boğazımı da temizledim.

“Kafe gibi bir yere gidebiliriz, iyice ne yapacağımızı da kararlaştırırız.” Sonunda iyi bir fikirle gelen Alp’i sırasıyla onayladık fakat onaylamayan tek kişi Mehmet, grubun ortasına atılmaya karar verdi. “Boşu boşuna para vermeyin, benim dernek çok uzakta değil.”

Konuyu bilmeyenler ‘ne demek bu şimdi?’ tarzı nidalar atarken Fatih ve ben onaylar tepkiler veriyorduk. “Bugün ilk kez mantıklı bir cümle kurdun benim salak ev arkadaşım, yürüyün millet derneğe gidiyoruz.” Sonrası gülüş cümbüş geçti tabi, yürüyerek gayet iyi bir sürede Mehmet’in kurucusu olduğu derneğe varmıştık.

Ortadaki masayı birleştirip rahatça oturma düzeni oluşturduğumuzda, çantamdan kâğıt ve kalem çıkardım. Aklımdaki fikri kabataslak yazıp, konuşmalara göre fikir eklemek için kalanını boş bıraktım. “Beril’in sokakta video çekmesi sayesinde aklıma geldi aslında, ülkemiz görsel açıdan zengin hatta verebileceği mesajlar da çok net. Ben diyorum ki sadece projemize özel tanıtım amaçlı bir sosyal medya hesabı açalım ve resim bağlamında her adımı bir yolculuk gibi orada paylaşalım, ne diyorsunuz bu fikre?”

Masadaki herkes düşünüp üstüne koyacak bir şey ararken Beril, sevinçle cırladı. “Çok iyi fikir! İnsanlar böyle videoları yolculuk gibi seyretmeye bayılıyorlar. Mesela ben karavan dönüştürme videolarına bayılıyorum.” Sevinçle anlatırken benzer videoları gösteriyordu.

“Tamam, iyi güzel de bir şeyler eksik gibi…” Alp, yine önüne çıkardığı nota kâğıdına resim çizerken fikir beyan etmişti. Gruba doğru bakmak bir tarafa dursun, pekte ilgileniyormuş gibi görünmüyordu. Onu kendi haline bırakıp yarım bıraktığı açık uçlu beyanını, başkasının kapatmasını bekliyordum.

“Şu herif çok iyi yalnız, buna benzer bir şey yapsak nasıl olur kaptan?” Fatih, telefonundan açtığı bir videoyu bana doğru itekledi. Masada biraz kaydıktan sonra ellerimin arasına aldım. Sokaktaki boru, yangın musluğu gibi objeleri de içine katarak güzel bir sokak grafitisi oluşturuyordu.

“İyi ama grubumuzda büyük ölçekli resim yapabilecek kapasitede yeteneğimiz var mı? Ayrıca bu tarz işler için belediyeden izin falan gerekebilir?” Takım üyelerini hayatın gerçekleriyle tanıştırdığımda suratlar düştü, gerçi Alp ve Mehmet hariç. Alp bizle ilgilenmemeyi seçiyor onu anladım ama Mehmet’i garipsemiştim, bunu da anlamlandıramayan bakışlarımı kendisine yönlendirerek gösteriyordum.

“Belediyeden izin almak kolay, dernek işleri sayesinde baya ahbap oldum.” Havası belediye başkanında olmayan tavırlarla kasıldığında, ilk iki destekçisini yani Fatih ve Beril’i bulmuştu. Bu sefer de suratını buruşturan kişi Arya’ydı. “Sokak çocukları gibi elimize sprey boyaları alıp, duvar boyamaya mı çıkacağız? Manikürlü tırnaklarımı mahvetmenize izin veremem!”

“Ben sayfayı açtım hatta bugün çektiğimiz videoyu yükledim bile.” Bütün gözler bakın şakasız Alp’in bile, Beril’e doğru dönmüştü. Daha proje fikrini Adnan Bey’e onaylatıp bir de üstüne izin işlerini halletmemiz gerekiyordu, yahu bu ne hız!

“Kundakta başlasaydın?” Benim vermek istediğim tepkinin abartılısını Alp verdiğinde gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Bizlerin aksine Beril, omuz silkerek umurunda olmadığını açıkça belli etmişti.

“İlla sprey boya kullanmak zorunda değiliz, sonuçta elimizdeki fikir gayet güzel.” Fatih, resmen önerisini herkese onaylatmak için çaba sarf ediyordu. Gereken izni koparırsak marjinal bir adımdı neticede.

“Dur bakalım, önce projenin onaylanması gerek.” Arya da sonunda gardını indirdiğinde grubun tamamı bu fikre sıcak bakıyor gibi görünüyordu, Alp de kafasını kaldırmadan parmağını onaylar biçimde kaldırıp indirdi.

“Evet gençler, toplantı faslımız bittiyse bir şeyler yiyelim mi?” Toplandığımız masadan ilk ayaklanan Fatih olurken, oldukça garipsemiş bir halde ne yaptığına bakıyordum. Hızlıca tezgâhın oradaki mini dolabı açıp ne var ne yok kontrol ediyordu. Daha yarım saat önce simit, pamuk şeker falan yemiş hala aç olduğunu söylüyordu.

“Dolaba hiç bakma Feyzocuğum, tam takır. Geçen gün mühürlediler, bir şeyler alamadım.” Mehmet, kaymakam oturuşunu bozup ayaklandığında Fatih’in sinirli tavırlarıyla karşılaştı. U dönüşü yapmaya yeltenmişken Fatih, ensesinden yakaladı.

“Ulan kaç kere uyaracağım seni, unut, Feyzo kelimesi yok!” Dişlerini sıkarak konuşmasından anlamıştım kendini bastırdığını, herhalde biz olmasak birkaç tur dövmüştü arkadaşını.

“Yaptığın sporları bilmesem, gel kapışalım diyeceğim ama yemiyor biliyor musun?” Haklı bir gururla göğsünü kabartan Fatih ve gerginliği yumuşatıp dayak yemekten son anda kurtulan Mehmet, iki ayrı yönlere dağılmıştı.

Fatih kendine tost yapmak için malzeme almaya giderken geri kalanımız ise mutfak bölümündeki koltuklara oturmuştuk. Herkes kendi havasındaydı ve eve gitmek gibi bir dertleri yok gibiydi.

Tanıtım ve yolculuk videolarının çekimi ne hikmetse benim başıma patlamış gibi duruyordu, sosyal medya hesaplarına ben bakarım diyerek Beril aradan sıyrılmıştı. Erkekler, biz o işlerden anlamayız diyerek kendilerini geri çekmiş, Arya ise “Kaptansın ya bir zahmet.” Diyerek resmen bana kitlemişlerdi.

En azından yolculuk videolarına bir giriş yapabilmek için telefonumdan video bölümünü açtım, elimde tutarak yön belirlemeye çalışıyordum. Selfie gibi durduğu için koyacak bir yer aramaya başladım, işin kötü yanı nereye koysam; ya telefon durmuyor ya da video açısı kötü çıkıyordu.

Elinde market poşetiyle Fatih geldiğinde hepimizi, ne yapıyoruz diye bir tur süzdü sonra benim gözüme çarpmamış olan telefon standını getirip elime tutuşturdu. “Beril’e mi özendin?” Ne diyor diye baktığımda yanlış anlaşılma olduğunu fark ettim, panikle elimdekini düşürmem de cabasıydı. “Yok ya, video çekme işini kaptanım diye bana verdiler.”

‘Anladım.’ Manada kafasını hafifçe sallayıp elindekilerini tezgâha bıraktı, tost makinesinin fişini taktıktan sonra tekrar bana döndü. “Sen videoları çek, editleme işini ben hallederim.” Minnetle gülümserken aynı şekilde karşılık verdim, sonunda bana yardım eli uzatan birini bulabilmiştim.

Düşürdüğüm standı yerden alıp güzel bir açı yakaladığımı düşündüğüm yere koydum, telefonu da yerine oturtup zamanlamasını ayarladım. Başlamadan önce etrafımdakilere bakıyordum. Bırakın video karşısında konuşmayı, biriyle yüz yüze bakmakta bile zorlanan kıza en berbat işi vermişlerdi.

Derin nefesler alıp kendimi rahatlatmaya çalıştım, sonunda hazır hissetmemle kayıt tuşuna bastım. “Bu video şey… Şehrin sesleri, projemizin tanıtımı için. Şehirlerimizin ruhunu, resimle yansıtacağız falan… Yani ciddi bir şey yapmaya çalışıyoruz.” Lafımı toparlamaya uğraşırken resmen boncuk, boncuk ter döküyordum. Allah’ım yazar beni ne işlere bulaştırıyor, ya rabbe lalemin!

Tost makinesi büyük bir gürültüyle patladığında ben dâhil, ortamdaki bütün grup üyeleri olduğu yerde zıpladı. Kızların çığlığı eşliğinde Fatih; “O ciddiyetle benim tost yandı yalnız.” Derken makineyi fişten çekti. Gerçekten bütün dünya bir olmuş video çekmeme mani oluyordu. “Lütfen ama Fatih! Proje tanıtımı için video çekmeye çalışıyorum, tost belgeseli değil.”

Arkamı dönüp ‘sus’ işareti yapsam da ortalık çoktan uğultulara bulanmıştı, Mehmet de video kadrajına girdi, üstüne iteklenmem de cabasıydı. “Yok, ama bence belgesel güzel fikir.” Kollarımı kavuşturup, yaptığının yanlış olduğunu anlatmak amacıyla tavır takındım fakat umurunda bile değildi. Onun yerine hala buhar çıkan tezgâhı gösteriyordu. “Dram var, duman var.”

Ortamdan bağımsız bir çığlık duyulduğunda bütün gözlere Beril’e döndü, korkudan çok şaşırmışa benziyordu. Yanında oturan Arya yerinde anlık sıçrarken Alp, bir eliyle kulağını kapattı. “Videomuzun izlenmelerine bakın!” Telefonu biraz daha kurcalayıp Arya’ya uzattı. “Ama kimse projeyi konuşmuyor, senin saç rutinini soruyorlar yorumda.”

Çantasının kenarından gözüken pelüş köpeğini biraz sevip yanına bıraktı, Beril’in elinden telefonu alıp inceledi. Gülümsüyordu, sanırım gelen ilgiler bir hayli hoşuna gitmişti. “Tabi ki konuşacaklar, bu ekibin yüz modeli benim.” Hepimizi resmen gömmüştü, ben gözlerimi devirmeyi seçtim fakat Beril bir hayli alınmış görünüyordu.

“Bu kadar gürültü arasında çalışmak gerçekten mucize! Ama Nisa’ya helal olsun, en azından işini ciddiye alan biri var.” Elindeki nota kâğıdına çizmeyi bırakıp herkesi süzdü, memnuniyetsiz surat ifadesi en son bana sabitlendi. Tuhaf bir şekilde samimi gülümsemesini yakalamıştım, tabi bu saniyelikti. Kısacık anda toparlayıp elinde ne varsa gitar çantasına tıkıştırdı.

Kamerayı Mehmet’e bıraktım, zaten video işi de çöp olmuştu. Beni az da olsa destekleyen tek kişi ve sahte sevgilim olan Alp’in yanına doğru gittim, çantamı oturduğu koltuğun kenarına bırakmıştım. “Teşekkür ederim Alp, en azından…” Lafımı söylemeye çalışırken dikkatim tamamen dağıldı çünkü hala bir yerden yanık kokusu alıyordum.

Mehmet sonunda telefonumla aşk yaşamayı bırakıp, ev arkadaşının yanına felaket olmaya gitmişti. Tezgâhtan aldığı bardağa çeşmeden su doldurup tost makinesinin üstüne boca etti. Durumu anlamışçasına panik bir ses tonuyla Fatih; “Ulan Mali! Yağlı tost makinesine su dökülür mü?” Derken dumanları şiddetlenen tost makinesi ve önünde tartışan iki kişiyi seyrediyordum.

Cızırtıların sesi artmışken gözüm duvara sabitli üçlü prize takıldı. Fatih, galiba yanlış fişi çekmişti. “Hayır, hayır. Tost makinesine dokunmayın!” Panikle üstlerine doğru koşarken, lastik koruması soyulmuş kablodan çıkan küçük şimşekler eşliğinde dernek lokali, şarteller’in atmasıyla bir anda karanlığa gömüldü.

---

BİRKAÇ SAAT SONRA…

Karnımı tıka basa doyurduğum güzel bir akşam yemeğinden sonra, yurttaki odama çekilmiş keyif yapıyordum. Sonbaharın son ayları kışı selamlarken, geçiş ritüeli olarak gördüğüm örgümü elime almıştım.

“Şimdi ne olacak bu atkı mı?” Beste, telefonunda video kaydırmakla meşgulken bana doğru üstten bir bakış attı, arsızca yeni başladığım örgüye kitlenmiş görünüyordu. “Aslında ipim çok. Boğazlı, kolsuz süveter mi yapsam? Daha karar vermedim.” Yapabilir miyim acaba? Diye baktığından o kadar emindim ki şu an, merakına yenik düştüğü için yatağından kalkıp yanıma oturdu.

“Rengi gri gibi, yumuşacık üstelik.” Etiketi sökülmemiş yumaklardan birini alıp inceledi, hatta ellerinin arasında yanağına götürüp durdu. “Bu ipten bana da kalır mı, atkı örer misin?” Siz hiç gözleriyle yalvaran birini gördünüz mü? Beste işte tam da bunu yapıyordu.

Elimdekini örmekten vazgeçip olduğu gibi söktüm. Beste’nin bakışları hayranlıktan, şaşkınlığa adeta ışık hızında geçmişti. “Ne yaptın, neden söktün şimdi?” İstemsizce gülümserken yatağa saçılan iplerin hepsini yumağa geri sardım. “Ne yapacağıma karar verememiştim zaten, önce senin atkından başlarız.”

Bu fikre bayılmış olacak ki sarılmak için üstüme çullanmaya kalktı, küçük bir çığlığın ardından şişleri kenara bıraktım. Bu kızın fevri halleri yakında başına iş açacak gibi görünüyordu, az daha şişlenecekti. Sarılmasına karşılık verdiğimde sımsıkı kucakladı. “Var ya, sen bu yurttaki en iyi oda arkadaşısın.”

Sevgi yumağımızı sonlandırdık. Beste yataklarımızın karşısındaki masaya yöneldi, ortak aldığımız atıştırmalık poşetini açtı. Küçük ısıtıcımıza da su doldurup çalıştırdı, bu akşam rağbette olacaktım sanırım. “Ben şimdi kankama güzel bir çay yapayım, yanına da kraker çıkarayım.” Beni överek yapmak istediği eylemleri birer, birer sıralıyordu.

Şimdi aranızdaki birkaç kişi hemen atlamıştır, yurtlara ısıtıcı sokmak yasak ki? Hemen açıklık getiriyorum güzel arkadaşım. O senin dediğin devlet yurtlarında ve bazı özel yurtların kurallarında olur, yazarın üniversite okurken kaldığı yurtta izin veriyorlardı hatta bana da bu yüzden güzel bir kıyak geçti. Bu konuda anlaşabildiysek ben devam ediyorum.

Beste için öreceğim atkının ilmeklerini atıp, birkaç sıra çıktıktan sonra masayı hazırlayıp yatağımın önüne çekmişti bile. “Daha yeni yedik yumuşayacaklar, çok açmasaydın?” Sanki tek lokma yememişiz gibi bir sürü çerez çıkarmıştı.

“Yeriz, yeriz. Az bile yaptım, kankam bana atkı örüyor sonuçta.” Sırf ben öreyim diye elleriyle besliyordu, sanırım uzun zamandır ilk kez arkadaş tercihini doğru yapmıştım. Neredeyse bir saati yeni geçmişti, şaka gibi ama açtığımız bütün atıştırmalıklar bitmiş bende, örgünün çeyreğini tamamlamıştım.

“Atkı değil de boyunluk mu yapsan, şöyle iki ucunun birleştiği?” Beste, örgünün altından tutmuş inceliyordu. Bende genişliğine bakıyordum o sıra. Normal atkı olduğu için dar yapmıştım, o kadar ördükten sonra sökmek istemedim açıkçası. “Boyunluk için biraz küçük kaldı. Şey yapalım. Dar, uzun öreyim ikiye büker öyle geçirirsin olmaz mı?”

Son dakika fikrim işe yaramış görünüyordu, onaylarcasına kafa salladı. Sökmek zorunda kalmadığıma içten içe sevindiğim sırada telefonum ısrarla çalmaya başladı, numara tanıdık görünmüyordu bu yüzden sessize alıp örgüme kaldığım yerden devam etmek istedim fakat aynı numara yine arıyordu.

“Efendim, kimsiniz?” Gecenin bu saatinde hangi münasebetsizdi acaba? Resmi yerler aramazdı, dolandırıcı numaralar da böyle başlamıyordu, gerçi dolandırıcı olsa benim gibi züğürt üniversite öğrencisini neden arayacaktı ki? “Numaramı kaydetmediğini söyleme bana?”

Hattın ucunda Sercan’ın sesini duymamla yerin dibine girmek istedim, kaydetmeyi tamamen unutmuştum. “Kusura bakma, aklımdan çıkmış.” İyi ki telefonun diğer ucundaydı yoksa şu an ki halimle acayip dalga geçebilirdi, neyse ki Beste geri kalmayarak ellerini bir de öne doğru savurup, sessizce ‘yuh!’ diyordu.

“Bu seferlik affedeceğim ama tek bir şartla? Yurt odandaki balkona çıkar mısın?” Telefon kulağımda, gözlerimi şaşkınlıkla açmış bir haldeydim. Beste’nin benzer bakışları arasında örgü ipimi koltukaltıma sıkıştırıp, tek elime aldığım şişlerle balkona çıktım.

Yurdun karşı yolundaydı, beni görür görmez el salladı. “O elindeki ne?” El sallamayı bırakıp işaret etti, şişleri öne doğru uzattım bende. “Oda arkadaşıma atkı örüyordum.” Uzakta kaldığı için mimiklerini seçemiyordum ama kulağımdaki telefondan hayranlık dolu nidalarını duymuştum. “Ne beceriklisin, belki bir tane de bana örersin.”

‘Nisa, bu çocuk sana yürümüyor resmen koşuyor!’ Saime’ye hak vermiştim bu sefer, işin tuhaf yanı oldukça hoşuma gidiyordu. “İpim çok, neden olmasın.” Karşılıklı gülüştük. “Saat daha erken, aşağı gelsene dolaşırız biraz?” Sercan’dan gelen bu ani teklif karşısında kekelemek dışında cümle kuramamıştım ta ki balkona çıkan oda arkadaşım Beste’ye kadar.

“Biraz bekle, hazırlanıp iner şimdi.” Benim aksime gayet yerinde özgüveniyle balkondan, çocuğa doğru bağırdı. Ben daha ‘ne yapıyorsun?’ demeye kalmadan içeri ittirip kıyafet dolabımı açtı. “Güzel şeyler giy, pijamayla imkânı yok çıkarmam seni.”

Eline aldığı siyah boğazlı kazağımın katlarını açıp üstüme tuttu, elinden aldım. “Beste ne yapıyorsun? Ben çıkarım demedim ki.” Ellerini kavuşturunca aynı anneme benziyordu, tavrını bozmadan da bana laf yetiştiriyordu. “Sen demedin mi? En son bir ilişki yaptığında ortaokuldaymışsın ama ben uzun ilişki uzmanıyım. Şimdi gidiyorsun ve o çocukla görüşüyorsun tamam mı? İtiraz istemiyorum.”

Elime tutuşturduğu kıyafetleri zorla giydirdi, aynanın başında kendime bakarken elime dudaklara renk veren lipbalm’lardan tutuşturdu. “Saçlarını açık bırakalım, bir de şunu sür. İşte tam olarak sakar başrol kızsın.”

Başta ne demek istediğini anlamasam da sonradan kafa sallayıp başımdaki bekçimin dediklerini harfiyen yaptım, zaten yapmamak gibi bir şey söz konusu bile değildi. Sonunda tamamlanan hazırlığımla muhteşem bir şekilde uğurlandım, yanaklarım kızarsın diye allık bile sürmüştü.

Sercan tarafından kapıda karşılanmam da cabasıydı, kapıdaki güvenlikle son kez selamlaşıp bana döndü. “Eee, nasılsın görüşmeyeli?” Güvenliği baş selamıyla uğurladıktan sonra karşı yoldaki kaldırıma geçtik. “İyiyim sen?”

“Seni gördüm daha iyi oldum.” İltifatına karşılık, samimi bir gülümsemeyle cevap verdim. Çarşıya doğru sakince yürüyorduk, ara sıra ya Sercan’ın tanıdığı arkadaşlarına denk geliyor ya da hayranların çığlıklarıyla karşılanıp bir de üstüne fotoğraf çekilmelerini izliyordum.

Doğru dürüst muhabbet bile edemediğimiz için acayip sıkılmaya başlamıştım. “Keyifsiz gibisin gamzeli kız, bir sorun mu var?” Nasıl anladı acaba? Sanırım sıklıkla ofladığımı duymuştu. Kendimce teoriler üretmeyi bırakıp cevap vermeliydim. “Çarşı yolu çok kalabalık, iki çift muhabbet edemedik.” Dediğimde yürümeyi bıraktı.

“Doğru diyorsun bir düşünelim?” Ellerini kot cebine sıkıştırıp etrafı taradı, sonunda bir noktaya kilitlenip bir elini çıkardıktan sonra kafeyi gösterdi. “Şurası kartonda kahve satıyor, aldıktan sonra seni çok özel bir yere götüreceğim.” Kahve alacağımız kafeye doğru yürürken bende peşine takıldım.

Kafam kendi kendine bin bir senaryo üretmeye başlamıştı bile, nereye götürecek? Sıkıntılı bir yer mi? Yoksa başıma bir iş mi gelecek? Düşünün; organ mafyası veya uyuşturucu etkisindeki heriflerle halimi bile hayal ettim. Kafamı hızlıca sağa, sola salladım acilen gerçek dünyaya dönmem gerekiyordu. ‘Okuyucularımıza sonunda o hastalıklı zihnini açtığına göre artık rahat uyuyabilirim.’

Saime’den azarımı işitene kadar Sercan kahvelerimizi alıp parasını ödemişti bile. Hakkım olanı bana uzatırken gülümsedi, aynı şekilde karşılık verdiğimde bu sefer gamzemi işaret ediyordu. “Bu gece o gamzeyi görebildiğime göre rahat uyuyabilirim.”

Sanki dilim tutulmuş gibi gelen ikinci iltifata da pişmiş kelle gibi sırıtışımla karşılık verdim. Yine çarşıya yakındık fakat daha önce geçmediğim sokaklardan gidiyorduk, şehri süsleyen nehir boyundan geçip sonradan yapıldığı belli görsel surlara yakın bir konuma vardık. Etrafıma bakınırken nerede olduğumu çözmeye çalışıyordum, küçük balıkçı tekneleri kıyıda sırasıyla bağlıydı. Şehrin içinde böyle sakin bir nokta olduğunu bilseydim eğer, kesin uğrak mekânım olurdu.

“Burası da benim gizli ilham noktam, gel şöyle oturalım.” Üstündeki hırkayı çıkarıp yerdeki çimlere serdi, oturmam için gösterdiğinde bende üstümdekini çıkarıp yaydım, yürümekten ter basmıştı gerçi sahte senaryolar yüzünden kendimi gerdiğimden de olabilirdi.

“Şehrimizde böyle güzel yer olduğunu bilseydim daha önce gelirdim.” Hayran, hayran bakarken bir yandan kahvemi yudumluyordum. “Daha önce burası çok kuraktı, kaderine terk edilmiş gibiydi. Sonra yeni gelen belediye başkanı çeki düzen verdi, işin kötü yanı artık daha çok insan geliyor.”

Sıkıntıyla ofladığında garipsemiş bir halde Sercan’a bakıyordum. Buraya gelene kadar selamlaştığı her insanla oldukça samimiydi hatta normalden daha fazlaydı, sosyallikten hoşlandığını sanıyordum. “Sosyal biri olmaktan memnunsun sanıyordum.” Deyiverdim bende. Uzaklara dalıp kahvesinden bir yudumu daha mideye gönderdi. “En sosyal insanların bile ara sıra şarj olmaya ihtiyacı vardır.”

Doğru bir noktaya değindiğini göstermek için kafa salladım. Bir süre sadece kahvelerimizi yudumlayıp sükûnette huzur bulduk, doğruyu söylemek gerekirse çok iyi gelmişti. Özellikle cırcır böceği gibi sürekli konuşan bir oda arkadaşım varken, bu akşamı güzel bir kaçış aracına dönüştürmüştüm ve bu bir bakıma Sercan’ın sayesindeydi. “Geldiğinde buranın ilham noktan olduğunu söylemiştin, ben onu tam anlayamadım. Şarkıları mı kastediyordun?”

Derin düşüncelerinden sıyrılıp samimi gülümsemesiyle bana döndü. “Aynen hatta grubun en çok dinlenen şarkılarını burada yazdım.” İşte şimdi tam olarak o yapışkan hayranlar gibi Sercan’a baktığımdan emindim, şarkının melodisinden çok sözlerine odaklanmayı seven bir olarak, üstelik tekrarlarca dinlediğim birkaç şarkının çıkış mabedini görmek beni aşırı heyecanlandırmıştı.

“Hoşuna gideceğini bilseydim buraya daha erken getirirdim seni, şuraya bak! Gözlerin bu karanlığa inat ışıl, ışıl parlıyor.” Şiir gibi konuşacağını öngöremediğimden yüzüm bir hayli kızarmıştı, saklamak için kafamı biraz aşağı eğdim.

“Umarım Alp ile olan sahte sevgililik olayınız çabuk biter, bu iş daha fazla uzarsa sana olan duygularımı daha fazla bastırabileceğimi sanmıyorum.” Benden odağını çekip önümüzdeki nehre bakarak kahvesini yudumluyordu. Bense basan sıcak yüzünden elimle yelpaze yapıyordum. Resmen az önce yüzüme karşı ilan-ı aşk etmişti.

“Yok! Sürmez uzun, şey… Zaten Alp soğuk biri, benim tipim değil. Yolda görsem selam dahi vermem, yani o kadar… Aman, çok mu saçmaladım ben?” Düşünmeden kurduğum hızlı cümlelerin arasında Sercan’ın kahkahasını duyabiliyordum. Şöyle bir anı bile açıkça mahvettiğim için kendime kızıyordum.

“Hayır, aksine içim rahatladı. Sonuçta ev arkadaşımla sırf bu yüzden kötü olmak istemem.” Laf arasında aynı öğrenci evinde kaldıklarını öğrenmem de biraz tuhaf bir durumdu, kahvemden son yudumu da alıp yanıma bıraktım.

Bir an önce konuyu değiştirmek isteyen benliğim açıkça yeni bir şeyler arıyordu, son anda aklıma gelenle durdum. İçimi hayli kemiriyordu ve sormadan rahat etmeyecektim. “Aslında sana sormak istediğim bir şey vardı benim, yanlış anlamazsan tabi.” Sorun olmayacağını belli edercesine kafa salladı, sonunda ilişki konularından çıktığımıza memnundum.

Kayıp Şehirler parçası. Çok güzel aslında, beğenmedim değil ama bir şey var gibi?” Sorgularcasına beni süzdü ve sonrasında; “Ne gibi?” dedi. Yorumumu anlamsız bulabilirdi hatta tamamen ben yanlış değerlendirmiş de olabilirdim, bir an sorduğuma pişman olmuştum.

“Şey gibi, şey… Sanki hiç duymadığım muhteşem bir şarkının remikslenmiş hali gibi.” Büyük bir pişmanlıkla fikrimi dile getirirken Sercan şaşkın surat ifadesiyle bana bakıyordu, hani aklınızdan geçirdiğiniz düşünce olur da hiç beklemediğiniz biri tarafından dillendirilir ya aynı onun gibi.

“Yabancı şehirlerin ürkütücü ışığında, kaybettim seni bir yabancının yanında. Çağırsa da yeniden geçmişin yankıları, her sefer de yarım kaldı tüm adımları…” Nakaratı slow tonda okuduğunda ağzım açık dinliyordum. Alp’ten biraz kalın olsa da gayet iyi bir ses rengi vardı. “Aslında yazdığım başka bir bestenin ikinci kısmıydı. Aşırı duygusaldı ve grubumuza uygun olmayacağını düşünerek rafa kaldırmıştım, sonra bu kısmı hoşuma gittiğinden nakaratta kullandım.”

Vay be! Tahminimin tutmasına mı yoksa sesinin güzelliğine mi şaşırsam bilememiştim doğrusu. “Peki, o şarkıyı dinleme sansım var mı çünkü aşırı merak ettim?” Annesinden şeker dilenen çocuklar gibi dudaklarımı büzmüştüm, halime bakıp iştahlı bir kahkaha attı. “Bir daha ki buluşmamızda dinletebilirim sana, yeniden görüşebilmek için bahanem olsun.”

---

AYNI GECE…

Selin, masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı altındaydı. Beğenmediği bir fikri daha ellerinin arasında buruşturup top haline getirdi, önündeki yeni A4 kâğıdıyla bakışıyordu hala. Saat gece yarısını çoktan geçmişti fakat kafasındaki o boşluk bir türlü dolmuyordu.

“Nereden çıktı bu iki okul meselesi!” Yıllardan sonra ilk kez aynı ülkeden iki okulun yarışıp, beğenilen projenin yurtdışındaki asıl projelerin arasına katılması gerektiğini öğrendiğinden beri canı bir hayli sıkkındı. Eğer bu projeyi kazanamazsa, devlet üniversitesinin o kısıtlı imkânlarıyla uluslararası bir arenaya çıkması sadece bir hayalden ibaret olacaktı.

Kafasını meşgul eden düşüncelerle boğuştuğu sırada odanın kapısı çalındı. Annesi Hatice, üzerinden çıkarmaya vakti olmadığı gri temizlikçi üniforması ve gün boyu çalışmanın getirdiği yorgunlukla içeri süzüldü. Elinde buruş, buruş olmuş birkaç kâğıt tutuyordu. “Hala yatmadın mı?”

Elindeki kalemi boş kâğıda bırakan Selin, baş ağrısından şakaklarını ovuyordu. “Olmuyor anne, fikir çıkmıyor bir türlü. O zengin züppelerin bolca imkânı vardır şimdi, benimse boş bir kâğıdım.” Annesinin işyeri olan üniversitedeki öğrencilerle yarıştığını öğrendiğinde daha çok bilenmişti, şartlar bir hayli farklıydı ve rakiplerini içten içe kıskanıyordu.

Hatice küçük adımlarla kızının çalışma masasına ilerledi, elindeki o buruşuk kâğıt yığınını Selin’in boş hayalleri üzerine bıraktı. “Bugün temizlik yaparken kızın biri yere fırlattı bunları, beni görünce çöpe attı tabi. Üstünde senin projenin ismi var. Bir bak bakalım, belki işine yarar.”

Selin önce annesine sonra da bıraktığı kâğıtlara baktı. “Anne! Çöpten kâğıt mı topladın?” Fazla iğneleyici konuştuğunu düşünerek pişman oldu, bir yandan da göz ucuyla ne yazdığına bakmaya çalışıyordu.

“Selin, onlar için çöp olan senin için altın olabilir kızım.” Bütün gün ayakta çalışmaktan bitap düşmüştü bu yüzden kızının odasındaki boş sandalyelerden birini alıp masanın yanına çekti. “Neler konuşuyorlar bir duysan, hepsi şımarık. O kâğıtları yazan kız gözümün önünde fırlattı attı, değersiz bir şeymiş gibi davrandı.”

1 yıldır işyeri olan okulda sayısız olaya vakıf olmuştu. Sözde okumaya gelen gençlerin, zengin ailelerinin finanse ettiği yeni kreşlerinde günlerini geçiyor olduğunu görmüştü. Aylık maaşının, o çocukların dilinde nasıl çerez parası edildiğine şahitlik ettikçe yaptıklarının meşruluğundan emin oluyordu.

Selin, annesini kırmamak için masadaki kâğıtları ellerinin arasına aldı. Buruşuklarını düzeltirken gözü ilk satırlara takılı kaldı. Önce kaşları çatıldı sonrasında iyice bir gözden geçirdi. Kalbi, heyecandan göğüs kafesini parçalayacak kadar çırpınıyordu.

Bunlar sadece bir fikir değildi. Bu; Selin’in haftalardır çözemediği o teknik düğümü tek bir cümleyle özetleyen dahi bir yaklaşımdı. “Anne! Bunu çöpe mi atmışlar gerçekten?” Hatice, kızını onaylarcasına kafa salladı. “Atarken gördüm dedim ya kızım.”

Selin, kâğıdın üst köşesindeki küçük kahve lekesine parmağıyla bastı. İçinden bir ses; ‘Bu senin değil, dolaylı yoldan hırsızlık.’ Diye fısıldıyordu. Ama o daha baskın olan başarma hırsı çoktan mantıklı birkaç sebep bulmuştu bile.

Yavaşça kalemini eline aldı ve buruşuk kâğıttaki projeden işine yarayacak olanları temize çekmeye başladı. “İşine yarar mı kızım?” Hatice, kızının iştahla yazdığı gördüğünde gözleri parladı. Kızı, bu sefil hayattan kurtuluş biletleriydi.

Aynı şekilde evladı, kâğıttan kafasını kaldırıp annesine sıkıca sarıldı. “Yarar anne hem de çok yarar.” Hatice’yi koklayıp öpmeye devam ederken bir yandan da vicdanını, mantıklı fikirlerle susturmaya devam ediyordu.

‘Sahibi kıymetini bilseydi buruşturup atmazdı. Zengin takım için sadece bir kâğıt parçası olabilir ama benim için bu dünyadan çıkış bileti.’

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.