İçeriğe geç

A TAKIMI

Bölüm 14 · 22 dk okuma

A TAKIMI

Bölüm 14

12.BÖLÜM

DÜN ALP…

Hava iyice geceye dönmüşken önümüzdekileri zar zor seçiyorduk. Nisa, kafayı sağlam bulmuş olmalıydı çünkü kendi kendine şarkı mırıldanıyordu. Sesinin pek bir güzel olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde, yeni duyuyor olmam oldukça mest ediyordu.

Cebimden arabamın anahtarlarına davranıp yerimden kalktım. “Nereye gidiyorsun? Daha içiyoruz, beni bırakma bu dağ başında.” Aşırı alkol tüketiminin dile gerdiği pranga yüzünden, aşırı peltek ve anlaşılmaz çıkıyordu. “Otur yerine gitmiyorum bir yere!” Sürücü koltuğuna geçip anahtarı kontağa yerleştirdim, bir tur çevirip farları yaktım.

“Aaa… Hava aydınlandı, sabah mı oldu?” Nisa etrafına bakınırken, sonunda arkadaşını dönmeyi akıl etti. Tabii bu sadece kafası ve üst bedenini benden yana savurmaktan ibaretti. “Işıkları yakmışsın… Birden geldin aklıma, yakıverdin ışıkları. Hayret ettim kendime bazen, mutluluktan.”

Saatlerdir aklına gelen, kelimelerin çağrıştırdığı bütün şarkıları söylemişti. Bildiklerime eşlik ediyordum ara sıra, oturduğum yere geri dönüp yeni bir bira açtım Nisa da bardağında kalanı fondipleyip şarap şişesine davrandı. “Çok içtin yeter sana bu kadar.”

Şişeyi alınca –Ki sinirinden anlaşılıyordu- daha fazla içmek istediği fakat bu raddeden sonra, onu idare edecek kişi de ne yazık ki ben olacağım için geri vermek hiç içimden gelmiyordu, sarhoş toparlamak istemiyordum anlayacağınız. “Versene oğlum!” Bir elini karşıya doğru sallarken sokakta racon kesen mahalle abisine benziyordu.

“İçmekten meyve suyu oldun hala ver diyorsun, uğraşamam seninle.” Elimdeki şişeyi Nisa’ya en uzak köşe olan yere oturttum diğer yandan da telefonumu çıkarıp saati kontrol ediyordum. “Vermezsen verme! Benden her şeyi esirgiyorsunuz zaten!”

Son cümlesinin bana hitap etmediğinin o kadar farkındaydım ki. Normal muhabbetimizin arasında aynı böyle gözleri dalıyor ve önceden yaşadığı ama benim zerre bilmediğim anılarında geziniyordu. Sonra o tozlu anılara güncel tepkisini veriyor ve suskunlaşıyordu. Bazı kelime kalıplarını ise anlamlandırmakta zorlanıyordum çünkü büyüdüğü yöreye özgü ağız konuşuyordu.

Tebessümlerim kısa bir kahkahaya evirildiğinde sinirli suratı bana bakmaya devam ediyordu. “Ne gülüyorsun be! Eşek mi osurtuyoruz burada?” –Eşek osurtmak mı?- Bu köylü kızı beni her seferinde güldürmeyi başarıyordu. İştahlı kahkahalarım bütün uçurumu doldurdu.

“Sen eşek osurtmayı bilmiyorsun.” Kahkahalarımın bulaşıcılığına dayanamayıp bana eşlik etmeyi seçti. “Ay yanıyorum ben, sıcak bastı.” Elleriyle yelpaze yaparak rüzgâra karşı ekstra bir çaba sarf ediyordu, kimse de buna şarabın sıcak bastıracağını söylememişti anlaşılan.

“Normaldir, şarap yapar öyle.” Kollarını katlanır sandalyenin iki yanına açmış, kafasını sağa sola sallıyordu. Dediklerimi duysa da beyninin işleme almadığına o kadar emindim ki karşımdaki manzara bunun kanlı, canlı bir kanıtıydı. “Köpek öldürenlerin içinde en sevdiğim bu, şişe nerede?”

“Yok sana şişe falan!” Gözleri, az sonra oturduğu yerde bayılacak kadar baygın bakıyordu. Ben ‘hayır’ anlamında kafamı sallarken, küçük bir çocuk gibi oturduğu yerde debeleniyordu. “İki dakika ismini göstereceğim, versene şunu!” Savruk hareketlerle yerinden kalkıp diğer tarafa sakladığım şişeye uzanmaya çalışıyordu.

Ne tarafa hamle yapsa, o tarafa etten duvar olmam Nisa’yı bir hayli kızdırmış olmalıydı. Daha fazla içmesini engellemek için şişeden uzaklaştırma hamlelerime ayakta devam edecektim ki dengesini kaybedip üstüme yığıldı. Artık kolayla karışık şarap kokteylinin kokusu buram, buram burnuma doluyordu.

Baygın bakışları yüzümü komple incelemeye çalışıyordu, gözleri dudaklarıma doğru kilitlendiğinde işaret parmağını o noktaya yerleştirdi. “Gerçekten, sana öpüşmeyi öğreteyim mi? İster misin?” Hınzır bir sırıtış Nisa da baş gösterirken refleksle dudaklarımı içe doğru bastırıp kafamı sağa, sola salladım.

“Hadi ama… Platonik aşkına rezil olmak istemezsin.” –Yok ya!- Hala aşırı yakın durduğumuz bu pozisyonda daha fazla kalmaya devam edersek, erkek olarak namusumu bir köy kızına kaptıracaktım. ‘Yazar sağ olsun klişeler komedisi yazacağım diye beni rezil etme peşinde ama yemezler.’

“Al iç bari en azından ağzın boş durmasın.” Şarabı elinden aldığımdan beri yapmadığını bırakmayan kız adeta şişeye saldırdı. Yerine geçip oturdu ve kendine dolu bir bardak hazırladı, ilk yudumu mideye gönderdikten sonra yüzü gülüyordu. “İşte böyle geri alırlar.”

Telefonundan sevdiği karışık playlist’ini açarak bağıra, çağıra eşlik etti şarkılara. Bir ara benim grubun ‘Geriye Kalan’ parçasına denk geldiğinde Sercan’a küfredip birkaç posta daha ağladı. En sonunda başı benden yana düştü ve resmen sızdı.

“Hadi kalk artık köylü güzeli geç oldu, yurda gitmen gerekmiyor mu?” Saati kontrol ettiğimde gece yarısına yarım saat vardı, omzundan dürttüm ama bana; “5 dakika daha.” Diyerek karşılık verdi. Bununla birlikte artık tek gidemeyecek kadar yamulduğunu anlamıştım.

“İhale bana kaldı iyi mi? Gel bakalım baş belası.” Oturduğum sandalyeden kalkıp Nisa’ya doğru bir hamle yaptım, bir kolumu sırtına sabitlediğimde diğer kolumu dizlerinin arkasına doğru yerleştirdim.

‘Size şimdi kendini cılız anlatmıştır bu. Kaldırdığım gibi belime keskin bir ağrı saplanacak kadar balıketiydi maalesef, tombul yanakları yüzünü bir hayli sevimli gösteriyordu sadece.’

Az kalsın yere düşüyorduk ama sonunda arka koltuğa yatırmayı başarmıştım. Bütün gecenin dağınıklığını tek başıma topladıktan sonra şoför koltuğuna yerleştim. Bir tur açık olan kontağı yarım tur daha çevirdim, marş motorunun homurtusunu beklerken ‘tık, tık’ sesiyle karşılaştım.

“Hasiktir!” Arabayı rölantide çalıştırmadan saatlerce farların yanması ne yazık ki aküyü bitirmiş olmalıydı çünkü gösterge panelinde açıkça akü lambası yanıyordu.

Kontağı komple kapatıp arkada uyuyakalan davetsiz misafirime yandan bir bakış attım, yazarın bizi bu akşam burada tutma planı vardı anlaşılan. Sürücü koltuğunu aşağı doğru yatırıp uyku pozisyonuna geçtim, şimdi kimi arasam –Hani klişe bu ya!- açmayacak veya işleri olacaktı. Ne yazık ki bu geceyi birlikte geçirecektik. ‘Tabii bu durumu trol bir şaka planına çevireceğimden ikisi de habersizler…’

---

“Oh! Üstümden nasıl bir yük kalktı anlatamam, bunlar mı yaşanmış?” Nasıl sevindiğimi anlatamıyordum, acayip bir rahatlama hissiyatı bütün vücuduma yayılırken Alp, pişkince sırıtıyordu. “Evet, sen ne sanmıştın?” Refleksle ellerimi çapraz yapıp göğsüme bastırarak, üst vücudumu kapatma hamlesinde bulundum. Alp’in iştahlı kahkahaları sokağı doldururken takım üyeleri de bizden yana bakıyordu.

İlgilenmedikleri bir konu olduğundan odaklarını anında kestiler ve herkes işlerine döndü. Bütün bir günü projemizin ana hatlarını oluşturmak için harcayıp sonunda toparlanmaya başlamıştık. Diğerleriyle vedalaştıktan sonra yurda doğru yola koyuldum, tek başıma yürüdüğüme emindim fakat ‘arkamda biri var’ hissi ağır basıyordu.

Yanıma ulaşıp birlikte yürüdüğüm kişi Alp’ten başkası değildi elbette, yerimde sıçrarken beyefendi gayet eğleniyordu. “Korkuttun seslen en azından, beni mi takip ediyorsun?” Suratını ekşitip cebine davrandı, anahtarını çıkarıp kilit düğmesine bastı. Ses çıkaran yere döndüğümde arabasını görebiliyordum.

‘Utançtan yer yarılsa da içine girsem!’ Kızaran yüzümü saklarken hala aynı yönde gittiğimizi fark edememiştim. “Bana sen takip ediyorsun gibi geldi.” Elimi kolumu savurarak kendimi açıklayacak doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordum. “Yurduma giden yol bir kere, sen de abartıyorsun.”

Kaldırıma doğru geçerken ayağım takıldı. ‘Kör şeytan veya bizim çatlak yazarın işi işte!’ Muhatap olmak istemezken güçlü kolların beni belimden yakalamasını seyretmek zorunda kaldım.

‘Klişe, mlişe! Sülük gibi yere yapışsan daha mı iyiydi?’

Saime bacımın çemkirmeleri eşliğinde seslice yutkundum, arka fonda yeniden ‘Ateşle Barut’ çalıyordu. Fakat ritmi yeni, sanatçısı bambaşkaydı. Yüzlerimizi ezberletircesine mahsur kaldığımız bu saçma durumdan sıyrılmak istedim ama bu sefer engel olan kişinin şu an kollarındaydım.

“Bu sefer versiyon farklı, remix galiba.” Kendisi düşünedursun, boşluğundan faydalanıp bedenimi ayırmayı başardım ancak haklıydı, Güliz Ayla’nın sesine benziyordu. “Sen de duyuyor muydun?” Başını olumlu anlamda sallarken içimi rahatlatmıştı, en azından şizofren olmadığımı artık biliyordum.

“İyi bari en azından yazarın saçmalıklarına tek başıma katlanmıyorum.” Yanlış anlaşılma olmasın, kendisini severim fakat bazı zamanlar gerçekten kaleminden çıkanları ruhu duymuyordu.

‘Yaz bunu güzel lafmış.’ Saime’den de onayı aldığıma göre günün geri kalanı muhteşem geçecekti.

Son kez selam verip ayrılmak üzereyken kolumdan tutulmak suretiyle durduruldum, tam ben ne yapıyorsun diye çıkışacağım sırada yaptığının yanlış bir hareket olduğunu fark edip bıraktı. “Kusura bakma, refleksle oldu. Dün akşam gördüklerimiz…”

Lafını yarıda kestim, bir süre Sercan lafı duymak istemiyordum. Ya da kendi salaklığımın yüzüme vurulmasını istemiyordum, ne bileyim işte… “Gerçekten umurumda değil artık, zaten ben neyi oluyorum ki? Alelade konuşup görüştüğü insanlardan herhangi biri!”

“Aslında senin düşündüğün gibi olmayabilir, kadını tanıyorum çünkü.” –Kadın mı?- O an ki görüntüler zihnimden fırlayıp gözümün önüne geldiğinde tiksinç bir surat ifadesi takındığımdan oldukça emindim. Büyük çoğunluğu kollarında ve bacaklarında olan dövmeleri, kaşındaki ve burnundaki hızmalarıyla farklı biri olduğunu söylemeliydim, dudaklarındaki fok balığını andıran dolgularından bahsetmiyordum bile. “Tanıyor musun, nereden?”

Soruya bak! Resmen çocuğu affetmek için bahane arıyor gibiydim. Her an kendimi tokatlama isteğimi ani bir kararla bastırdım. “Geçen aylarda tanıştım, hatta konserden sonra mekân sahibi tanıştırdı bizi kadınla.” Nasıl toparlayacağını bilemediği kelimeleriyle saniyeler geçirdi, sanki madde ticareti yapıyormuşuz gibi kenara kıstırıldım. “Parasını verip işini gördüğün eskortlardan.”

Şaşkınlıktan elimin birini ağzıma kapatıp, anlamsız sesler de çıkaramam artısıydı. Ücretini verip işini mi görüyormuş? Cidden mi! “Öyle mi acaba?” Şaşırmış ifademi bozup ciddi tavırlarımı takındım, öyle olsa bile anadan üryan bastığım gerçeğini değiştirmiyordu. “Aman bana ne!”

“Bence böyle bir durum varsa es geçme derim. Sercan’ı ilk kez böyle görüyorum,” Beni göstererek; “Yani sana karşı hislerinden bahsediyorum.” Dediğinde ne düşünmem, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. “Dün kendini paraladın yani sen de Sercan’a karşı boş değilsin, bırak en azından aslını ben öğreneyim.”

Sercan’a karşı yoğun duygular hissettiğim tabi ki doğruydu. Sadece artık ne kadar eminim, bunu çözmekte zorlanıyordum. Beynim düşünmeme bile fırsat vermeden; “Tamam, bakalım altından ne çıkacak?” Dediğimde bile kendime kızmaya devam ediyordum.

“Sercan benim en yakın dostum ki dün akşamdan sonra artık sen de öylesin. Suçluysa bile ona ödeteceğimden emin olabilirsin.”

---

BERİL…

“Benim adım niye biseksüele çıktı oğlum durduk yere…” Mehmet’in sitem dolu cümlelerini zar zor duyarken bir yandan Cem’i kolundan tutmuş biraz daha tenha görünen sokağa doğru sürüklüyordum, işler gittikçe çığırından çıkmıştı, eğer biraz daha geç kalsaydım büyük bir sosyal medya linçine dönüşme ihtimali oldukça yüksekti.

“Evet, şu az önceki biseksüel zırvalıklarını geçelim. Kanıtım var dedin, neymiş? Yine o Sinem denen sülük kızın sana yaklaştığını mı inkâr edeceksin?” Kollarımı göğsümde kavuşturup, tiksinç bulduğum insanlara yaptığım surat ifadesini takındım.

Cem ise benim bu hallerime alışkındı bu yüzden derin bir nefes aldı ve sonra cebinden telefonunu çıkardı. “Beril, yemin ederim Sinem’in bana âşık olduğu falan yok! Kız tamamen babamın holdingindeki yurtdışı staj kontenjanını kapmak için bana yanaşmış.”

Yüzüme yapışan allak bullak ifadeyi bozamıyordum. “Bir dakika ne dedin? Laf arasında karıştı,” Kavuşturduğum kollarım kendiliğinden çözüldü, konuşan eski sevgilim olsa da kurduğu cümleler başkasına aitmişçesine eğreti duruyordu. “Babanın holdingi mi? Yurtdışı stajı mı? Hani senin ailen Manisa da kendi halinde emekli memurdu? Aylık otobüs kartı indirimini kaçırmamak için can havliyle koştuğumuz günleri ne çabuk unuttun?”

Kollarımı oraya, buraya savuşturduktan sonra koyacak yer bulamayıp yeniden göğsümde kavuşturdum. Beyefendiden elle tutulur, mantıklı bir açıklama bekliyordum. ‘Ayrılmakla çok iyi yapmışsın, bak ne sırlar saklamış’ diyen mantığıma ‘Sefillik bitti’ diyen duygularım karşı çıkıyordu. “Beril, her şeyi açıklayacağım sana ama önce şu videoyu izle.”

Hızlıca telefonun kilidini açıp galeriye girdi. “Bak, her şeyi kendi ağzıyla itiraf ettiği kayıt elimde. Ev arkadaşım Sezer gizlice kaydetmiş.” Lüks bir kafe ortamı ve yanındaki arkadaşıyla oturan Sinem’i gördüğümde kusma hissimi bastırmaya çalışıyordum.

“Of! Altı inçlik ufacık bir telefondan o salak kızın yalanlarını izlemek istemiyorum ben.” ‘Bu yazar da beni iyice teknolojinin kölesi yaptı, her olay telefondan dönüyor resmen!’

(Eee… Madem öyle. Ufacık telefondan izlemek seni tatmin etmiyor, o zaman çatlak yazarın seni tam o anın ortasına ışınlasın ister misin? Kalemimin gücünü hafife alma bebeğim.)

‘Anlamadım ne?’ Etrafımdaki sokak manzarası hatta yanımdaki Cem bile bir anlığına buharlaştı. Renkler ve şekiller birbirine karışıp sonunda farklı bir mekânı göstermeye başladığında şaşkınlığımı gizleyemiyordum.

Küçük telefon ekranından gördüğüm o lüks kafe & bar’ın içindeydim ve karşımda pahalı kokteyllerini yudumlayan Sinem, arkadaşıyla oturuyordu. Telefonundaki bir şeyi gösterip arsızca sırıtırken yüzümü buruşturdum, bu kız her açıdan midemi bulandırıyordu.

Olanların farkına çok geç varmam da cabasıydı, hızlıca üstüme başıma baktığımda sanki gerçekten buradaydım. “Oha! Gerçekten ışınlandım mı ben?” Doğru an kesinlikle bu, şimdi bittin küçük sürtük! Hışımla yanına ulaşıp saçını başını yolmak istedim ama ellerim kafasının içinden bir hayalet gibi geçip gidiyordu.

“Ay! Şimdi aklımı delireceğim.” Korkudan çığlık atıp birkaç adım geri çekildim, yoksa bir kanıt uğruna sokakta araba çarmış ve ölmüş müydüm ben? Burası nasıl bir âlem, araf da mıyım? O zaman bu şırfıntıyı niye görüyorum ben?

(Sakin ol şampiyon, motorun soğusun önce. Fiziksel temas yok, ölmedin de. Aslında Cem’in elindeki altı inçlik telefona bakıyorsun hala. Sadece ben, senin bilincini o videonun içine gönderip üç boyutlu yaşamanı sağladım. Hadi, rahatla ve tadını çıkar.)

“Oha! Çok havalı o zaman.” Etraflarından dolaşıp Sinem’in tam karşısına oturdum, tonlarca küfür ve hakaret ediyordum fakat beni ne görebiliyor ne duyabiliyordu. En son sesli ve bir o kadar da afili bir ‘nah’ çektiğimde içimdeki öfke dinmeye başlamıştı, istemsizce rahatlıyordum.

“Ay şekerim, Cem tam bir saftirik! Sırf Beril’le aralarını bozmak için bilerek üstüne çullandım, Aleyna’ya da tam o sırada fotoğraf çektirdim. İşin iyi yanı bizi o halde basınca tadından yenmedi, orospu aşırı gururlu çıktı.”

Sinem ve sürtük arkadaşı karşılıklı kahkahalarını atarken ben hala sinirden kuduruyordum. “Ay şekerim, Cem de zaten ayrı geri zekâlı! Güya üniversiteye başladığından beri kendini burslu, fakir biri gibi tanıtıyormuş. Sırf parası için yanaşan kızlardan bıkmışta ilk kez onu kendisi gibi olduğu için sevecek birini arıyormuş! O Beril denen saftirik de buna inanıp çocukla uyduruk çiğ köftecilerde aşk yaşamışlar, inanabiliyor musun?”

İnandığım, güvendiğim her şeyin domino taşı misali yıkılmasını seyrediyordum. Kime güvenecektim ben? Neredeyse 1 yıldır yaşadığımız onca anı, kandığım yalanlara inanmak istemiyordum, Sinem orospusu ise nahoş kahkahasıyla overthing’imi de bozmuştu.

“Ama ben yemem tabi ki. Babasının Gönültaş Holdingin sahibi olduğunu öğrenir öğrenmez hemen planımı kurdum.” Sinem’in arkadaşı; “Kızım sen çok fenasın!” diye cırlayıp karşılıklı kahkaha attıklarında, artık daha fazla sinirlerime hâkim olamıyordum. Beni duymayacaklarını bildiğim halde boğazım yırtılırcasına bağırışlarım ve küfürlerim bütün lüks mekânı inletiyordu.

“Seni gidi çılgın sürtük! Seni gidi parazit! Seni ayrı Cem’i ayrı düzeyim lan! Biriniz bana fakirim diye yalan söyler diğeriniz sırf çıkarları yüzünden sevgilimi elimden almaya kalkar.” Burnumdan solurken daha birkaç ay önce doğum günümde Cem, aldığı o yüzük için kaç ay aç kaldım demişti, ben de salak gibi inanıp ağlamıştım be!

(Gördün mü Berilom? Sen onu harbi harbi Cem olduğu için sevdin o da bu yüzden sana kul köle oldu. Şimdi seni gerçek dünyana, şokunu yaşaman için geri postalıyorum.)

Renkler ve şekiller yeniden birbirine karışıp sonunda, çekiştirip o ana kadar tartıştığımız ara sokağa geri döndüm. Resmen bedenim transa geçmiş gibiydi, bunu da Cem’in bir elini yüzüme doğru sallamasıyla anlamıştım. “Beril… İyi misin? Daldın gittin.”

Hışımla yakalarına yapıştığımda başta ne olduğunu anlamadığı için sersemledi ve en sonunda sinirimi yatıştırmam için kendini serbest bıraktı. Beni bu kadar iyi tanıyor olmasından nefret ettiğimi söylemiş miydim?

“Bana ailem memur emeklisi, okul harçlığımı bile zar zor ödüyorlar demiştin. Seninle sırf ucuz olsun diye Çarşamba pazarında mutfak alışverişi yaptık, ya ben sana kıyamadığım için her buluşmada hesabın yarısını çaktırmadan ödüyordum, beni aptal yerine koyarken çok mu eğlendin!” Sinirim, gözyaşlarına evirilirken göğsünü yumrukluyordum. Aşırı duygusal yüklemeden sarsılan bedenimi sımsıkı sardı.

“Beril, yemin ederim ki buna mecburdum. Hayatım boyunca kimle tanışsam ailemin parasının, itibarının peşine düştüler. Ben de üniversiteye geçtiğimde kendime bir söz verdim, sıradan biri gibi görünecektim ve hayatımda ilk kez… Beni o halimle, cebimde beş kuruş yokken sen sevdin. Sana öyle bağlandım ki gerçeği söylersem yalan attığım için terk edersin diye korkmaya başladım.”

Sardığı kollarını gevşetmedi, ben de müdahale etmeden bir süre ağlayıp içimi döktüm. Ne de çok özlemiştim kokusunu… Onca yalana ve yanlış anlamaya rağmen hala onu seviyor olduğum için kendime kızıyordum. “Ağladığıma bakma, sana olan öfkem hala geçmedi Cem Gönültaş!” Burnumu çekerek kendimi ondan ayırdım. Sevgilime kızsam bile daha çok öfkelendiğim başka biri vardı Sinem…

“Ama şu an önceliğimiz o Sinem denen yapışkan sürtüğün yurtdışı staj hayallerini rüyasında bile görememesini sağlamak!”

“Bana inandın mı şimdi? Allah be!” Ne olduğunu anlamadan kendimi Cem’in kucağında döndürülürken buldum, yere indirdiğinde gözlerimin hala dönüyor olarak görmesi sebebiyle yalpalayarak sokağı adımlamaya başladık. Gerçi kafamda ev arkadaşımın nasıl tepki vereceğinin senaryosu da dönüyordu.

‘Tamam bakalım yazar hanım, bu seferlik beni zengin koca klişesine attığın için seni affediyorum. Ama… Bir daha ki sefere bunu baştan söyle, boşuna ucuz çiğ köfte yemiş olmayalım.’

---

BİRKAÇ SAAT SONRA…

Proje zırvalıklarını atlattığına pek bir sevinen Alp, sonunda müzik yaptıkları eski mekânın sokağına kendini atmayı başardı. Yangından kalan tahribatın büyük çoğunluğu giderilmiş görünüyordu, çatıda birkaç ustanın çalışmasını gördü. Arabasını karşı yola park edip kontağı kapattı, kendini dışarıya atıp kilitledikten sonra yolu kollayarak geçti.

“Vay, koçum gelmiş.” Mekân sahibi Faruk, babacan bir tavırla kollarını açmış kendisini karşılıyordu. “Nasıl gidiyor? Yardıma ihtiyaç var mı diye geldim abi.” İstemiyorum diye ısrar etmenin bir faydası yoktu, temastan hoşlanmayan bünyesine darbe niteliğindeki sarılmalarını tamamladıktan sonra omzunu sıktı. “Gel sen bir de içeriyi gör, cillop gibi oldu.”

Faruk sarılmayı bırakmış olsa da bir elini omzunda bırakarak içeriye doğru ittirmişti, beraberce mekânın giriş koridorundan adımladılar. Alp, bar’ın yeni haline oldukça sevinmişti. Daha önce çokça söyledikleri sahne altyapısı bile eksiksiz yenilenmiş görünüyordu bu yüzden memnun olur tavırlar sergiledi. “Hasan’a kızdım başta ama şimdi görüyorum ki bu yeniliği en başından yapmalıymışım.”

Alp, abisini onaylarken haklı olduğunu biliyordu. Konsepti oldukça eski kalmıştı ve Grup No:15’in sahneleri dışındaki günler sinek avlıyordu. ‘Bazen şer gördüğümüz olaylarda bir hayır var’ diye düşünüyordu Faruk. Hatasından kötü bir olayla emin olmuştu. “Eskisinden kat be kat iyi olmuş abi, ustalar işinin ehliymiş.”

Yürüdükçe yeni bir detay fark ediyordu. 2000’ler başı veren vibe, yerini günümüz popüler mekânların havasına girmeyi başarmıştı. Yerin görünümüyle ilgiliyken aklına gelen düşünceyle durdu. “İşe geri alacak mısın abi, Hasan’ı?” Sonuçta sebep olduğu tahribat, bir daha geri gelmemesine en büyük sebepti. Faruk, sorunun ciddiyetini sorguladı ve sonunda bastı iştahlı kahkahasını.

“Gariban çocuğunu sokakta bırakacak kadar küçülmedim korkma,” Biraz daha kahkaha atmasını seyretti Alp, yatıştıktan sonra yarım kalan cümlesini tamamladı. “Sadece artık içeride sigara içmesi yasak.” Hiç komik olduğunu düşünmese de abisine kısa ve zoraki gülümsemesiyle eşlik etti.

“Bak ne diyeceğim sana evlat, bizim mekân toparlanana kadar size sahne ayarladım.” İşte beklediği güzel haber tam olarak buydu, zoraki gülümsemeyi bırakıp gerçekten sevindi. “Bu çok iyi bir haber oldu, tamtakırız bu ara.” En son ev sahibi de kirayı istediğinden bu yana 1 haftayı yeni geçmişti, ellerinde kalan para ancak temel ihtiyaçlarına yetecekti, bu haber ilaç gibi gelmişti.

“Aslında dün Sercan’a da söyleyecektim ama telefonda bir şey görmüş çıldırdı, apar topar çıktı mekândan, 1 saat sonra da Banu’nun telefon numarasını istedi benden.” Faruk abisinden gelen bu zamansız itiraf yüzünden afalladı. “Ne gördüğünü biliyor musun?”

Faruk dünü anılarında canlandırmaya çalıştı. Beraberce mekânı nasıl iyileştirebilecekleri hakkında konuşurken kendisine telefon geldiği için biraz uzaklaştı, geri döndüğünde Sercan elindeki telefona bakıp bir dizi küfür savuruyordu. Bunu da aynı şekilde Alp’e anlattı. “Videoyu görmedim koçum ama ne izlediyse baya bilendiği belliydi.”

“Abi, ben gitsem sana ayıp olmaz değil mi? En acilinden bir yanlış anlaşılmayı düzeltmem gerekiyor.” Faruk’un ‘tamam’ demesine bile fırsat vermeden çıkışa doğru adımladı. Mekân sahibinin; “Dur evlat, nereye gidiyorsun?” tepkisini bile zar zor duymuştu.

Hızlıca karşı yola geçip arabasına bindi, kontağı gediğine takmasıyla çevirmesi bir oldu. Ortada tuhaf ve bir o kadar da gerçek sanmaya meyilli bir yanlış anlaşılma olduğundan emindi. Car Play ekranından mesaj bildirimlerini takip ederken yola bakmaya çalışıyordu, sonunda Aytaç’tan gelen video ile tam manada dumur olmuştu.

Açıkça yakın çekim bir telefon kamerasıyla kayda alınmış öpüşmeleri ve altında tonlarca yorum bulunuyordu, sıkıntıyla ofladı, içinde bulunduğu pisliği nasıl temizleyeceğini düşünürken eve varmıştı. Sercan’ın evde olmasına dua ediyordu çünkü artık yakın arkadaşının aramalarına bile cevap vermiyordu.

Arabayı durdurup merdivenleri ikişer, üçer çıkarak kapısına geldi. Anahtarını takıp yarım tur çevirdiğinde kapı açıldı, şansına Sercan’ı evde bulmuştu fakat eskort kadının yerini alkol şişeleri ile dağılmış bir salon almıştı.

Başını ellerinin arasına almış, geceden beri içtiği belli olan kan çanağına dönmüş gözleriyle boşluğa bakıyordu. Alp’i salonun kapısından içeri girerken gördüğünde odaklandığı yerden ayırıp yavaşça kafasını kaldırdı. Yüzündeki o pişmanlık ve öfke, alkolün etkisiyle daha acınası görünmesine neden oluyordu. “Geldin mi?” Sesi oldukça çatallı ve peltek çıkıyordu. “Geldin mi lan yavşak?”

Abartılı tepkilerini anlayabiliyordu Alp. Hoşlandığı kızın, arkadaşı tarafından alıkonulması yetmiyormuş gibi üstüne herkesin içinde öpüşerek elinden almıştı, tabii Sercan kendince böyle düşünüyordu. Bu yüzden tepkisini yok saymak adına göz devirip yaklaştı. “Bana yavşak diyene bak, orospuyu da eve ben getirdim zaten!” Yere çökmüş bedenini kaldırmasına yardım etmek isterken, elinin birini isteksizce savurarak bertaraf etti.

“Bir kere be! Gerçekten ben olduğum için hoşlandı lan. Sonra sen gidip onu herkesin içinde öptün!” Önündeki sehpadan güç alarak kalkmaya çalıştı, yalpalayarak arkadaşının yakalarına yapıştı. “Bana laga luga yapma, ben o kızı seviyorum demiştim sana. O kadar hayran varken gittin inadına sevgililik rolü oynattın, yetmedi öptün lan! Ben dokunmaya kıyamazken öptün onu piç herif!”

Alp sakince sinirini atmasını bekliyordu. Beceriksizce saldırırken müdahale etmedi, burnundan soluyan Sercan, sonunda yarım yamalak bir yumruk savurmuşken bile. Dudağının kenarına pek de şiddetli olmayan bir darbe indi, refleksle elinin biri o bölgeye gitti. “Lan salak herif!” Bir, iki adım Sercan’ın üzerine gittiğinde mesafeyi iyice daraltmıştı. “O videoyu kıçınla mı izledin sen! Fanların etrafımızı sarıp zorla öpüştürdüğünü, mekânda rezillik çıkmasın diye o oyuna mecbur kaldığımızı anlayamayacak kadar kör müsün?”

“Mecburiyetmiş.” Küçümseyici tavırlar sergileyerek Alp’in yakasından ellerini çekti, hiç beklenilmeyen bir anda ikinci bir yumruğu tekrar arkadaşına geçirdi. Sercan hala burnundan solurken Alp, alt dişleriyle çenesini sağa sola oynatıp uyuşukluk hissini geçirmeye çalıştı. “Mecburiyetini sikeyim Alp! Benim olanı öptün lan sen!”

O ana kadar kendini zor tutan Alp, sonunda dayanamadı ve arkadaşının şiddetine karşılık vererek bir tane de kendi geçirdi. Alkolün etkisiyle üçlü koltuğa iki seksen uzanan Sercan hırsını alamayıp kalkmaya yeltendiğinde Alp onu tekrar koltuğa ittirdi. “Beni iyi dinle göt herif! Nisa senden öyle hoşlanıyor ki bütün gece içip senin için gözyaşı döktü. Sense o küçük aklınla kıskançlık krizine girdin, bir de eve eskort çağırıp seviştin hem de kızın gözü önünde!”

Sercan şiddetli tavrını yumuşatırken bu sefer burnundan soluyan Alp’in ta kendisiydi. İlk aşkını delicesine beklediğini en iyi Sercan biliyordu, buna rağmen yaptıkları ve ithamları akıl alır gibi değildi. “Nisa’nın gözlerindeki kırgınlığı görseydin emin ol kendinden nefret ederdin!”

Sercan; ‘ne yaptım?’ dercesine ellerini yüzüne kapattı. Aklınca geçenler dün yaşadıklarını film şeridi gibi gözlerinin önüne seriliyordu. Nisa’nın gözleri dolu halde ona bakışı asılı kaldığında artık hissettiği tek şey pişmanlıktı. “Ben… Ben o videoyu görünce deliye döndüm, sevgilisi bile olmadığım halde aldatılmış hissettim, ne kadar aptalım.”

“Evet, aptalsın!” Alp de sonunda biraz olsun sinirlerini yatıştırmış ve üçlü koltuğun önündeki sehpaya oturmuştu. “Bana bak geri zekâlı, sana değer verdiği belli, o şokla dünyası başına yıkıldı zaten. Apartmanın önüne çöküp bir ağlayışı vardı, görsen erkekliğinden utanırdın, gerçi utanmalısın da.” Alp bir anlık duraksarken Sercan, sözlerin doğruluğunu teyit etmek için arkadaşına baktı. “Ama sen delikanlı gibi gelip, hesabını sormak varken gidip en ezikçe yolu seçtin, başka bir kadını koynuna aldın!”

Daha fazla Sercan’ın suratına bakmak istemiyordu, belki de ilk kez arkadaşından tiksindiğini kendine itiraf ediyordu. Oturduğu sehpadan kalktı, tiksinç surat ifadesini bozamıyordu. “Eğer o kızı gerçekten seviyorsan böyle kirli intikamların peşinde koşup canını yakmayacaksın.”

Salondan, odasına doğru rota almış olsa da sinirinden dönüp geri geliyordu. Parmağını tehditkâr biçimde öne doğru sallayarak konuşmasını sürdürdü. “Önce adam gibi başına sardığın pisliği temizleyeceksin, affedip affetmemesi Nisa’ya kalmış. Duydun mu beni? Ne yap et o kızın gönlünü al.”

Sercan, sessizce başını olumlu anlamda sallayıp yere eğdiğinde Alp, gereken cevabı aldığından emin oldu ve odasına çekildi. Salonda bir başına kalmıştı ve artık içinde bulunduğu bu dört duvar üstüne tonlarca yük bindiriyordu.

Anlık bir cesaretle evden kendini dışarıya attı, ayaklarının onu doğruca Nisa’nın kaldığı yurda götüreceğini beklemeden… Ağaçlardan birinin dibine yaslanmış, odası olduğunu bildiği balkona bakıyordu. Nisa, Sercan’ın orada olduğundan habersiz, kulağındaki müzik eşliğinde gözlerini kapatmıştı.

Elinde telefonla bakışıyordu, arasa açar mıydı ki? Bunca yaşanandan sonra özür dilemeyi bırak, karşısına çıkmaya bile yüzünün olmadığını fark etti. Arkadaşına söz vermişti, ne olursa olsun gönlünü almalıydı. “Ah be gamzeli kız,” fısıltılarının arasında yüreğinin sesini duyuyordu. “Özür dilerim, çok özür dilerim.”

Yurdun önünden ağır adımlarla ayrılıp, yine aynı bölgedeki mabedine attı kendini. Şarkı sözlerini ve şiirlerini dizdiği o mabette, aynı yerine oturdu. Boğazından kayıp yüreğine oturan o yumruyu bir türlü bastıramıyordu, cebinde sürekli taşıdığı not defterini ve kalemini çıkardı.

Bir süre yazdıklarını karalayıp durdu, yine bir dize yazdı ve yine karaladı. “Of!” Derince bir iç çekip nefesini dışarıya verdi, çimlere komple uzanıp yıldızları seyrederken Nisa ile ilk kez yüz yüze geldikleri an canlandı. Yardım ettikten sonraki o gülüşü, aklından bir türlü gitmiyordu.

Uzandığı çimlerden hızlıca kalktı, aklına geleni hemen yazmazsa unutacağından korktu. ‘Neredesin gamzeli kız?’ yazdı. Sonrasında; ‘Gamzelerine düştüm bir zaman…’ ve ‘Gözlerin geceydi, saklı yıldızlar gibi. Şimdi karanlığa bıraktım seni…’ Yazdı.

Kelimelerle öylece bakışarak birkaç dakika geçirdi, zihninde hafif tınılı bir melodi canlanırken aslında nasıl özür dileyebileceği hakkında da muhteşem bir plan oluşmuştu.

‘Gamzelerine düşmüştüm bir zaman, rüzgâr gibi geçtin neden. Anlatsam anlamazsın belki de susuyorum çünkü sözler yetmez…’

NİSA…

Gece yarısını çoktan geçmişti. Odamdaki duvarlar üzerime gelirken daha fazla duramayacağımı fark edip balkona çıkmıştım, bir yandan da kaç saattir burada oturduğumu düşünüyordum çünkü esen serin rüzgârlar artık kollarımı üşütmüştü.

Kollarımı göğsümde birleştirdikten sonra kafamı çevirip cam dibindeki yatağında mışıl mışıl uyuyan Beste’yi gördüm, göğsünün hafifçe inip kalkmasından artık derin uykuya geçtiği anlaşılıyordu. “Keşke senin kadar huzurla uyuyabilecek kadar kafam rahat olsa.”

Bu konuda Beste’ye aşırı özeniyordum, hayatını tamamen filtresiz yaşıyor ve hiçbir konuyu benim kadar kafasına takmıyordu. Beynimin içi tam aksine, koca bir panayır yerinden farksızdı. Üşümekten kollarımdaki tüyler dikleşse de içeri girip hırka almak bile içimden gelmiyordu.

Bugün yaşanan o biseksüel tantanası, Mehmet’in çaresiz çırpınışları, Fatih’in nispet yapar gibi o Maraz Ali yürüyüşü… Normalde yatağıma geçip bunları düşünüp, kahkahalar eşliğinde uyumam gerekirdi ama içimdeki o tuhaf ağırlık bir türlü gitmiyordu.

Bakışlarım sağdaki elektrik direğinin o sarı ışığına takılı kalmışken ilerideki ağacın oradan birinin geçtiğini fark ettim, hızlıca yerimden kalkıp kim olduğuna bakmak istedim ama oldukça uzaktaydı ve kim olduğunu bile seçemeden gözden kaybolmuştu.

Moral bozukluğuyla geri yerime oturup telefonumun tuş kilidini açtım, kişisel hiç mesaj yoktu sadece proje grubumuzdan bildirim vardı. Üstüne tıklayıp sohbeti açtım. Beril’in sildiği ama Arya’nın her nasılsa başarıp ekran kaydı alıp gruba attığı videoyu açtım. Mehmet Ali’nin arkasında, duvara yaslanmış elindeki sigarayla yaşananları seyreden Alp’in o keskin siluetine baktım.

‘Gördün mü köylü güzeli?’ Saime sağ olsun yine zorbalama modunu açmıştı fakat onun sesi bile oldukça durgun geliyordu. ‘İnsanlar seni kullanmaktan çekinmiyor. Alp bile yılışık hayranlardan kaçmak için seni kullandı, Sercan’ı hiç söylemiyorum bile.’

“Saime, güzelim. Allah aşkına bugün sadece sus!” İç sesime dışarıdan mırıldandığımda cidden sesini kesti, bunu bir an beklemediğim için afallasam da çabucak adapte olmuştum. Sessizliği fırsat bilerek gözlerimi kapatıp derince bir nefes çektim ciğerlerime. Kendime bile itiraf etmekten korktuğum o gerçek, gecenin bu saatinde, yalnız kaldığım ilk andan beri gelip tam göğsümün ortasına oturuvermişti.

Her şey oldukça netti aslında. Sercan’ı o orospuyla kucak kucağa görmüştüm. İğrenmiş, kırılmış tabiri caizse dünyam başıma yıkılmıştı. Bir klişeler komedisinin tam ortasında, en klişe ihanete uğrayan o saf kız oluvermiştim işte. Mantığım ondan nefret etmem gerektiğini, sevgilim bile olmadığı için niye üstüme alındığımı sorgulayıp duruyordu.

Ama kalbimin o laf dinlemez yanı… Ne kadar iğrenç bir manzarayı görsem de bana o nehir kıyısındaki tatlı hallerini ve söylediğim şarkıya gitarla eşlik ettiği, iltifat ettiği anları hatırlatıyordu. Kırgınlığımın ve öfkemin altında hâlen ona karşı canımı acıtan bir şeylerin filizlendiğini fark etmek, kendimden nefret etmeme sebep oluyordu.

“Rüzgâr gibi geçtin neden...” Diye fısıldadım, dilimin ucuna nereden geldiğini bilmiyordum üstelik. Ne garip bir geceydi?

Bir tarafta hâlâ ilk aşkına âşık ama beni yanında sahte sevgili olarak tutan, her gördüğümde öfkesiyle duvarlar ören fakat dost olabildiğim ve kendimi yanında garip bir şekilde rahat hissettiğim Alp. Diğer tarafta ise her saniyesinde canımı acıtacak şeyler yapan ama içimden de söküp atamayacağım kadar hoşlanmaya başladığım bir adet Sercan duruyordu.

Telefonumun tuş kilidini komple kapatıp gökyüzüne baktım. Bu hikâye bir klişeler komedisiydi, evet. Ama içimdeki bu karmaşa hiç de komik durmuyordu…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.