İçeriğe geç

A TAKIMI

Bölüm 10 · 18 dk okuma

A TAKIMI

Bölüm 10

9.BÖLÜM

Okuldan aldığımız boya, fırça ve diğer materyallerle derneğe ulaşmayı başarmıştık. Mehmet sağ olsun, tek bir telefonumla yardıma koşmuş ve merkezi olacağını söyleyerek konum namına dernekte toplanmanın daha akıllıca olacağına karar vermiştik.

Grupta gelecekler sırasıyla mesaj atarken telefonu arka cebime geri tıktım, poşetleri müsait bir köşeye bıraktıktan sonra dinlenmek için koltuklara yerleştik. “Eşek ölüsü mübarek, yoruldum be Nisa.” Tezgâhtan temiz bardak alıp çeşmeden su doldurdu, kendi hakkını kana kana içerken bana da uzattı.

“Daha ne yapacağımıza karar veremedik, belki yarısını bile kullanmayacağız. Adnan Bey, fazla aldırmış.” Projenin her adımında yardımcı olacağını söylerken şaka yapmadıklarını getirdiğimiz poşetlerden anlayabiliyordum. Okul bütçesinden özellikle bunun için ciddi miktarda para ayırmışlardı, bir yandan memnundum da çünkü hepimiz öğrenciydik ve bu yükün altından kalkmakta çok zorlanırdık.

“Şimdi çok kişi olacağız, işimiz bittiğinde herkes aç olur. Ben markete gidip geliyorum, dernek sana emanet kanka bir zahmet şunları halledersin.” Mehmet cevap vermemi bile beklemeden, tabiri caizse ayakları götüne vurarak kaçmış, angarya işi de bana bırakmıştı.

‘Ne güzel tek başına takılmak için vaktin var, değerlendirsene.’ Saime bam telime dokunan bir teklifi bana hatırlattığında muzip bir gülümseme takındım, yerimden ayaklanıp koyduğumuz malzemeleri incelemeye koyuldum. Şimdi neyi ne kadar kullandığımızı görebilmek adına verilenleri sırasıyla telefona listelemeye karar vermiştim.

“Kara sevda bu, içimi kavuran. Seni sevmek neden yasak bana. Her anım acı, gözyaşım keder. Bu aşk bir dram bir intihar bana…” Nereden duyduğumu hatırlamadığım bu şarkıyı, ne zamandan beri her boş anımda mırıldanıyordum. Kesin Beste’nin açtıklarından biriydi, başka türlü kimin söylediğini kesin anımsardım.

“Git artık yoruldum bu sevdayla affetme beni, affetme, katilim sensin. Her özür dileyişinde, sözlerin kurşun gibi. Saplandı kalbime istemem artık affetmeni, yalancı umutlarla avutma beni.” Cover bir şarkı olabilirdi çünkü klasik gitar solosu zihnimde duyuluyordu.

Her türden boya ve fırça malzemesini ayarlamışlardı bu yüzden tür ve boyutlarına göre listeye yazmaya devam ediyordum. “Yokluğun bir zehir, içimi yakıyor git artık bitsin bu çile, aşkının bedelini, canımla ödüyorum.” Sanki zihnimde değil, kulaklarımda duyuyordum melodisini. Nasılsa yalnızdım bu yüzden sanrı olduğunu düşünüp işime kaldığım yerden devam etmeyi seçtim.

“Kırıldı kalbim param parça…” Tam nakaratta yükseleceğim sırada arkamı dönme gafletinde bulundum, dönmez olaydım. Sercan, koltuklardan birine oturmuş ve elinde hali hazırda bir gitar duruyordu.

“Ne güzel söylüyordun devam etsene?” Elimdeki fırçayı yerimde zıplarken düşürdüm, yere çarptığında tok bir ses duyuldu ve belki de yarı ömrüm geri gitmişti şu anda. “Sen burayı nasıl biliyorsun?”

Mehmet’i ve derneğini bildiğinden şüpheliydim, gizlice takip edildiğimi düşünüyordum şu an yani bunun başka ne gibi bir açıklaması olabilirdi ki? “Geçen Mehmet’le tanıştık, grubun provaları için burayı kullanabileceğimizi söyledi bende kurucu olarak kabul ettim.”

Kucağında hala klasik gitarı tutuyor bana da yanına oturmam için işaret veriyordu, mahcup tavırlarla koltuğun en uç ve kıyı kısmına oturdum tam o anda bastı kahkahayı. “Yemem seni Nisa, korkma. Yaklaşabilirsin biraz daha.” Şimdi şuraya bir çukur kazsam da içine girsem… Kayarak yanına yaklaştığımda hala gülmeye devam ediyordu.

“Şu nakaratı söylesene, hadi ne olur?” Devam etmemi istediği şeyi tam unutmuşken yine öne sürmesi beni iyice köşeye sıkıştırdı, çaresizce etrafıma bakındım. Neyse ki zaten beni ondan ve okuyuculardan başka kimse duyamayacaktı.

“Kırıldı kalbim param parça, ruhum yaralı. Sensiz bu dünya bana zindan oldu, git artık. Bitsin bu esaret, özgürlüğe uçmak istiyorum. Belki sensiz bir yarın var, katilime âşık oldum biliyorum. Bu sevda beni ölüme sürüklüyor. Yine de gidiyorum, sensiz bir yarına, belki orada huzuru bulurum. Belki de sonsuz karanlığı…”

Son bir melodi mırıldanması ve gitar eşliğinde sonlandırdığımızda Sercan, hayran budalası tepkilerle beni süzüyordu. Kafamı eğip, önümdeki birkaç tutamı kulak arkasına göndererek karşılık verdim. “Sanki cennete düştüm de emrimdeki huriler serenat yapıyorlar, tek kelimeyle bayıldım.”

Gitarını kenara bırakıp kuvvetle alkışladı, verdiği her tepkide daha çok siniyordum oturduğum yere. Yanaklarımın kızardığını saklamak için biraz daha eğdim, daha kimsenin yanında bu kadar yüksek sesle şarkı söylediğimi hatırlamıyorum ama Sercan sanki bana bir anlık cesaret yüklemesi yapmıştı.

“Abartma, o kadar güzel değil bence?” Alçak gönüllülük ettiğimi düşünüyordu kesin fakat bu benim samimi, şahsi fikrimdi. İnanmıyorum der gibi bakması da dediklerimi ne kadar garip bulduğunun kanlı canlı bir kanıtıydı.

“Sen potansiyelini öyle bir baskılamışsın ki kendi yeteneğini bile fark edemiyorsun. Neyse en azından artık ben biliyorum.” Gözlerimiz buluşmuş, ne kadar süredir bakışıp durduğumuzu hesaplayamıyordum, her en hikmetse Sercan’ın şeytan tüyü, susmayan zihnimi sakinleştiriyordu.

Ancak bu huzur, kapının gürültüyle açılmasıyla bıçak gibi kesildi. "Geldik! Türkiye’nin en yetenekli Grubu No:15 teşrif etti!" diye içeri daldı ekip üyeleri. Mehmet de elinde market poşetleriyle önden gidiyor, diğerleri ise yüksek sesli bir muhabbetin ortasında içeri giriyordu.

Sercan hızla gitarını kılıfına sokarken bende yere düşürdüğüm fırçayı almak için yanından kalktım. “Hoş geldiniz, şöyle oturun, keyfinize bakın.” Yeni gelenlere Sercan’ın yanından kalktığım koltukları gösterdim, o sırada Mehmet beni dirseğiyle dürtüyordu. “Gel seni, bizim derneğe gönüllü çalışan olarak kaydedelim.”

“Yok, kalsın, sağ ol.” Işık hızıyla yanından kaçıp gelenleri selamladım. Önce Aytaç ve Sonrasında Özgür’le el sıkıştık, fakat ortamlarında yabancı bir kız daha vardı, ayıp olmasın diye onunla da selamlaştım.

“Liya ben, Özgür’ün sevgilisi.” Teni aşırı beyaz olmasına karşın, saçları oldukça koyuydu. İsmini hatırlayamadığım o rahatsızlığa sahip olabilirdi, çok düşünmeden cevap vermeliydim yoksa yanlış anlayacaktı. “Öyle bakmana gerek yok, vitiligo hastasıyım sadece.”

Bugün ikinci mahcubiyetimi de resmileştirdiğime göre Saime’yi susturmak imkânsız olacaktı, daha fazla rezil olmamak adına samimi bir gülümsemeyle cevap verdim. “Özür dilerim gerçekten, Nisa bende memnun oldum.”

Yaptığım öküzlüğe rağmen oldukça kibar biriydi ve normalimden daha çabuk bir şekilde kaynaşmayı başardık, beraber çay kahve demleyip keyfimize bakarken müzik grubu da çaldıkları melodilerle ortamı şenlendiriyordu. Bizim takımın tamamı da bu süre zarfında şükür toplanmıştı, derneğe en son teşrif eden kişi pek tabi ki Arya’dan başkası değildi.

“Burası görmeyeli ne kadar kabalık olmuş? Hadi ne yapacaksak gidip halledelim, sizler gibi aylak değilim, işlerim var.” Oturmaya bile zahmet etmemiş ayağının birini yere ritmik olarak vurup sabırsızlığını belli ediyordu, diğerleri de daha fazla oyalanmamak adına miskinliği bırakıp toparlandı.

“Yedek anahtar sende kalsın, istediğiniz zaman ben olmasam bile provaya gelebilirsiniz.” Mehmet, Sercan’a derneğin anahtarını attığında havada kaptı. “Grup adına teşekkür ederim.” Dediğinde herkes sırasıyla minnetini belirtti, küçük bir görüşürüz faslından sonra takımımız dernekten ayrıldı.

Şimdi ki büyük soru, tam olarak nereyi ilk çalışma alanı olarak kullanacağımızdı? Merkezden çokta uzaklaşmadan ama oldukça görünür bir yer bulmalıydık, bu yüzden nereye gittiğimizi bilmeden öylece yürüyorduk.

Büyük çapta ölçü alabilmek için zimmetimize verilen malzemelerle resim yapmak için gezen öğrencilerden daha çok, yol çalışması için parsel hesaplaması yapan mühendislere benzememizde cabasıydı. NASA’dan ödünç alınmış gibi duran teknolojik cihazlarla sokaklarda dolaşırken, mahalle henüz bu akademik istilaya hazır değil gibi görünüyordu.

Mehmet, elindeki lazer metreyi bir kılıç gibi havaya kaldırıp sokağın eğimini ölçerken grubun geri kalanı etrafında bir hare oluşturmuştu. "Arkadaşlar, perspektif için en uygun yer bu kavşak." Grubun önüne geçmiş adeta bir komutan edasıyla karşıdaki eğri duvarı gösteriyordu. "Eğer resmi tam bu açıdan başlatırsak, sokağın sonuna doğru devasa bir illüzyon yaratabiliriz!"

Bir yandan bende elime aldığım eskiz defterindeki kararlaştırdığımız resim çalışmasına bakıyor, gösterdiği duvarla uygunluğunu hesaplamaya çalışıyordum. “Ama Mehmet, burası çok eğimli. Altın oranı yakalayacağız derken resmi aşağı kaydırırız.” Gösterdiği yer iyi dursa da sokak dik bayırdı, eğer ipin ucu kaçarsa şaheserden çok bir rezalet olurdu.

Grubun diğer üyelerinden fikir alabilmek için etrafıma bakıyordum ama herkes kendi kafasına göre hareket etmeye başlamış gibiydi. Beril, yine her zaman ki gibi video kaydını başlatmış sayfamıza içerik çekiyordu. Mehmet, elindeki lazerli ölçüm cihazıyla Fatih’i delirtiyordu.

Alp, kenardaki kaldırıma oturmuş sigarasını yudumlarken Arya ise tiksindiğini belli edercesine ellerini havaya savuruyordu. “Öf! Çok pis kokuyor, çek şu sigaranı!” Tabi Bey’imizin umuru değildi, inadına yaparmış gibi kızın suratına doğru üflüyordu.

“Kendimizi vermezsek bu işi sittin sene bitiremeyiz, hadi bırakalım aylaklığı!” En sonunda bende patlama noktasına gelmiştim, sanırım sakin mizaçlıyım diye sesimin çıkmayacağını sanıyorlardı. “Hayırdır evladım, ne ölçüyorsunuz siz orada? Yol mu geçecek buradan yine? Daha geçen sene asfalt döktüler, doymadınız kazmaya!"

Grup dışından yabancı bir ses geldiğinde hepimizin odağı cama tünemiş teyzeye takıldı. Belli ki düzenli olarak dikizliyordu mahalleyi. Pencere minderini mermere özenle yerleştirmiş, dirseklerini sanki bir kale duvarına dayanır gibi mermere sabitlemişti. Griye çalan saçları ve her şeyi analiz eden keskin gözleriyle bizleri süzmeye başladı.

"Yok teyzeciğim, yanlış anladınız. Biz üniversiteden geliyoruz. Uluslararası bir proje. Buraya, şu yerdeki boşluğa çok büyük bir resim çizeceğiz." Fatih, çabuk sıyrılmış ve mahallenin ayaklı gazetesine yapacaklarımızı anlatmıştı.

Camdaki teyze, sanki ‘resim’ kelimesi bir küfürmüş gibi yüzünü ekşitti. "Resim mi? Ne resmi? Tövbe bismillah... Yerleri mi boyayacaksınız anarşist gibi! Ben geçen gün gördüm televizyonda o boyacıları, duvarlara garip yazılar yazıp kaçıyorlar."

Alp, sırtındaki gitar kılıfını omuzunda düzelterek ayaklandı. Biten sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi. "Anarşist mi kaldı teyze? Sanat yapıyoruz burada! Ülkemizi temsil edeceğiz.” Teyzenin gözleri Alp’in sırtındaki uzun, siyah kılıfa takıldı. Bir anda gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “Sen o elindeki çantada ne taşıyorsun bakayım? Silah mı o? Tüfek mi yoksa? Polisi mi arayayım illa?"

Bu işin sözlü münakaşadan fazlasına evirileceğini düşünen bir tek ben olamazdım değil mi? Herkes sus pus olmuş, ikili arasındaki muhabbeti izliyorduk. Alp kaşlarını çatarak teyzeye doğru adımladı, kadın tüfek sanmaya devam ettiği gitar çantasına dehşet dolu gözlerle bakıyor, camının demirlerinden geriye doğru kaçıyordu. "Teyze saçmalama, gitar bu!"

Alp, gitar çantasının önüne alıp göstermek adına açadursun teyze için artık çok geçti, savunma mekanizmaları devreye girmişti bir kere. Kafasını içeri uzatıp var gücüyle bağırdı. "Nevin! Koş gel Nevin, yine geldiler! Yolu parselliyorlar, evlerin değerini düşürecek bu boyacılar! Terörist mi, ressam mı belli değil! Çabuk gel!"

Başka bir Teyze de yan binanın camından belirmesiyle işler çığırından çıkmaya başlamıştı, bizimkiler ellerindeki ölçüm aletlerini sanki yasaklı bir maddeymiş gibi saklıyorlardı. Son bir umut, gerçekte ne yapacağımıza ikna edebilmek için seslendim. "Teyze vallahi öyle değil! Çok güzel olacak, kocaman çiçekler falan çizeceğiz buraya, mahalle şenlenecek!"

Cama yeni çıkan, adının Nevin olduğunu öğrendiğimiz teyze sırayla hepimizi süzdü. “Allah aşkına Fikrîye, baksana çocuklara. Bunlar öğrenci? Hangi devirdeyiz, anarşist mi kaldı? Sende iyice bunadın artık!” Komşusuna çemkirdi ve her kelimesi bizden yanaydı, derin bir oh çekerken grubumuza doğru gülümsedi. “Siz Fikriye’nin kusuruna bakmayın, bunadı iyice. Ne güzel evladım, benim duvarı çizebilirsiniz ben izin veriyorum.”

“Çiçek çizeceklermiş Nevin, baharda böcek yapar! Penceremin önünde arı istemiyorum ben!” Cam teyzemiz Fikrîye, bizi mahalleden kovmaya kararlı gibiydi. Tam başka bir alternatif düşünürken Fatih araya girdi. “Tamam güzel teyzem benim, sen ne istersen onu çizeriz olmaz mı? Bak hem mahalleyi izlerken sürekli gri betonlar görmekten de sıkılmışsındır.”

Gözbebeklerini yukarı doğru gezdirerek biraz kendiyle baş başa kaldı, saniyeler süren düşünme faslının ardından; “Ama bakın! Sakıncalı şeyler çizmek yok.” Büyük bir ‘evet’ olduğunu duyduğumuz an asık yüzler teker, teker açmaya başladı. En çokta Arya seviniyor gibiydi, bu kızın asla vakit kaybetmeye takati yoktu.

Çizmek istediğimiz duvara ölçü alırken bir yandan da camdaki Fikrîye ve Nevin Teyze ile muhabbet ettik, hatta diğer binadan iki teyze ve yoldan geçen mahalleli amcalara da denk gelmiştik. Kentsel dönüşümün teğet geçtiği eski mahallelerden olduğunu öğrenmemiz de cabasıydı.

Binalar eski olduğundan genç aileler buralara taşınmaktan kaçınıyorlarmış, bu yüzden ev sahipleri hep yaşlı kalmış, bazı dairelerse vefat edenler yüzünden maalesef boşmuş. Belki de bizim projemiz bu mahalleye görünür bir kapı açabilirdi, sosyal medyada paylaşacağımız içerikler sonrasında artabilecek görünürlüğü düşünüyordum.

İşimizin bitmesine yakın Nevin Teyze’nin getirdiği ev poğaçalarıyla karnımızı doyurduk. Çocukken köyde oyun oynadıktan sonra, annelerimizden istediğimiz yağlı-salçalı ekmek gibi hissettirmişti. Camdaki Fikrîye Teyzeye el sallayıp sokaktan ayrılırken, bizler için daha da güzel zamanların başladığından emindim.

---

BİRKAÇ SAAT SONRA FATİH…

Takımın işi bittikten sonra herkes farklı yerlere dağılmıştı. Kişisel zamanı lehine değerlendirmek isteyen Fatih ise evden çantasını kapıp, spor salonunun yolunu tuttu. Kulaklığında sevdiği playlist’i açmış, ısınma turu olması amacıyla hafif tempoda varacağı yere ulaşmıştı.

‘Ne kadar sığsın yazarım! O kadar da övdüm seni okurlara, benim tek aktivitem spor mu ulan! İnsan başka mekân bulamaz mı?’

(Hayda! Herife sporu seviyor diye sahne yazıyorum, yine de beğendiremiyorum. Al teki bozulsun kulaklığının, ne halin varsa gör!)

Sağ kulaklığının teki cızırdamaya başladığında hışımla çekti, bir yandan da işaret parmağını tehditkâr biçimde sallıyordu. ‘Bir laf söyle bin laf işit! Tamam ulan! Söylemiyorum hiçbir şey, sende ne alıngan çıktın!’

Ses yine düzelirken kulaklığını geri takarak spor salonuna ulaştı, kapıdan içeri girdiğinde görevliyle kısa bir muhabbetin ardından soyunma odalarına yöneldi. Bir çırpıda üstünü değiştirdi ve aynadaki aksiyle göz göze geldi.

Çocukluğu ve ergenliği boyunca zayıf bir bedene sahipti. Annesi Cevriye’nin çabaları ve yıllar boyu süren tedaviler sonucunda, hayal ettiğinden daha iyi bir yaşam standardına sahip olmuştu. Pek tabi lisede hoşlandığı kızın, sıska diyerek alay etmesi, kendine yakıştıramamasından sonra büyük bir ivme yakalamasına neden olmuştu.

(3 Sene boyunca evdeki bütün aynaları annesine toplattırmasını geçin, 1 yıl öncesine kadar da yeme bozukluğunun olduğunu ve o yüzden kimseyi ev arkadaşı olarak kabul etmediğini de unutmayalım.)

‘Ayıp ama ya! Arya’ya böyle yapmadın, buna düpedüz insan kayırma denir. Sen ayna karşısında anlatmaya devam et, ben gidiyorum.’

(Sen en azından hakkında anlattıklarımı biliyorsun, Arya’nın okurlara gösterdiğim anıdan haberi yok. Duysa keser beni!)

Resmen zevzeklik ettiğimi belirtircesine elinin birini göğüs hizasına kaldırıp, parmaklarını da kukla şeklinde aşağı yukarı oynatıyordu. (Kendisine benim yerime göz devirin ne olur, bana kızıyor.) Soyunma odasından çıkıp başlayacağı alete doğru giderken gördüğü manzara karşısında adeta donup kalmıştı.

Yeşim, Fatih’in tanımadığı bir adamla, oldukça samimi görünen tavırlarla muhabbet ediyordu. Birkaç adım daha attı fakat Yeşim, gayet yakın görünüyor ve üstelik sarılıyordu. Fatih sinirden dört köşeydi ve dışarıya yansıtmamak adına yumruklarını sıkıyor, tırnaklarını avuç içine bastırıyordu. “Bunlara şahit olmak için mi geldim?”

Birkaç gündür kısa mesajlarla geçiştirmesini ve buluşmak istememesini tamamen bu olaya yorarak hışımla soyunma odalarına geri döndü, ondan beklenmeyecek kadar seri hareketlerle üstünü değiştirip ayrıldı.

Hava iyice kara bulutlarla kaplanmış, az sonra yağmur indireceğinin haberini verir gibi gürlüyordu. İçindeki yangının kokusunu almış gibi su damlaları üstüne düşmeye başladı, kapüşonlu kazağının takkesini geçirmedi veya adımlarını da hızlandırmadı. Özellikle ıslanmak, hüznünün akıp gitmesini umut ederek eve kadar ulaştı.

Sokağın kenarında ıslak kalmış yavru kedi misali, anahtarı gediğine yerleştirdi. Evde birinin olduğu belliydi, çevirmesiyle kapının açılması bir olmuştu. “Tam bir ahmakıslatan yağmuru, birazdan diner, Allah dışarıdakilerin yardımcısı olsun.” Seda camın kenarına oturmuş, ayaklarını da yukarı çekmiş, kahvesini yudumluyordu.

“Bende bir ahmağım değil mi?” Üstünden damlayan sular, parkeleri ıslatmaya başlamışken Seda endişeyle ayaklandı, kahve bardağını ortadaki sehpaya bırakıp Fatih’in yanına koştu. “Fatih, sen iyi misin?” Üstündeki ıslak hırkayı çıkarmaya çalıştı, Fatih öylece hareketsiz dururken bu bir hayli zordu. “Yardım et de çıkaralım şunları hasta olacaksın yoksa?”

Güç bela tek bir parçayı çıkardı sonra altındaki tişörtü de. Spor salonunda atletini bile giymeyi unuttuğunu üst bölgesinin açıklığına soğuk bastırmasından anlamıştı. Derin düşüncelerinin arasından karşısında bir kızın olduğunu yeni fark ediyordu, bu yüzden çıkardıklarını üstüne bastırarak odasına geçti.

“Değiştir üstünü, sonra kuruturuz saçını. Kahve yapıyorum, için ısınır.” Seda, kapı dışından Fatih’e seslenirken o da ıslak üstünü çıkarıp kurularıyla değiştirdi. Odasından çıktığında elindeki bardağı sahibine uzattı.

“Baktım spor çantan yerinde yok ama sen perişan halde gelmişsin, Yeşim’le aranızda bir sorun mu oldu?” Seda durumu anlamış, elinden geldiğince yardımcı olmak istiyordu. Belli ki iyi gitmiyordu, ev arkadaşını hiç bu halde görmemişti.

“Başkasıyla gördüm, sarılıyordu.” Boğazına düğümlenen yumru yüzünden zar zor birkaç kelime edebildi, bundan kurtulmak adına avuçlarının arasına aldığı kahveden de büyükçe bir yudum almıştı. “Vay orospu!” Seda, ağzına geleni tutmadan söylediği için özür dilemek istercesine bir elini ağzına bastırdı.

Fatih, boğazındaki yudumu tam yutamadığı için Seda’nın tepkisi yüzünden öksürmeye başladı. Ev arkadaşı da yardımcı olmak adına sırtına birkaç kere vurdu. “Özür dilerim ama yaptığı tam olarak bu.” Karşılıklı biraz gülüştüler, nedense içine atmak değil her şeyi anlatmak istiyordu Fatih. Sanki söylese ondan tek bir sırrı dahi çıkmayacakmış gibi güvende hissediyordu.

“Aptal olan benim, o kadar güzel bir kızın nasıl benimle ilişki yürüteceğini düşünebildim ki?” Seda’nın bu itiraflara inanası gelmiyordu, bunu da belli etmek adına alayla gülümsedi. “Saçmalama Fatih, sen aynadan kendine bakmıyor musun? Şu ülkedeki kadınların yarısı sana hayran olabilir.”

Bu kez Seda’yı alaya alarak gülen kişi Fatih’in ta kendisiydi. Her şey dış görünüşün düzeltilmesiyle çözülemiyordu, hele ki bu düzeltilmesi gereken şey bozuk bir psikoloji ise… Kendine çeki düzen vermeye başladığından beri hayatının yolunda gittiğinin bilincindeydi, fakat her insanın farkında olduğu gibi bu kırılgan bir şeydi, en ufak bir çatırdamada yerle bir oluyordu.

“Sen üniversiteye geleli kaç sene oldu? Bir mi, iki mi?” Sorulan soruya anlam veremeyen Seda doğruyu yani; “İki sene oldu neden ki?” dedi.

“İlk sene yaşanan olaydan haberin vardır, illaki duymuşsundur.” Seda, kısa süre anılarını taramaya çalıştı. Hoş geldin partisinde yaşanan kavganın çok ses getirdiğini anımsıyordu sadece. “Saklı, Sarnıç Bar’da yaşanan olayı mı diyorsun?” Fatih, ev arkadaşını onaylarcasına kafa salladı.

BİR YIL ÖNCE, SAKLI SARNIÇ BAR…

DJ, dinleyenlerini günümüz şarkılarıyla coşturmaya devam ederken mekânı ağır alkol kokusuna bulanmış üniversiteli gençlerin heyecanlı çığlıkları dolduruyordu. Fatih, üzerinde iki kişinin sığabileceği kadar geniş kıyafetlerinin içinde, barın arkasında bardakları parlatıyordu.

Çocukluğundan bu yana, süregelen o hastalık derecesindeki zayıflığı yenmek için aldığı takviyeler ve açıldığından beri durduramadığı iştahı yüzünden 2 yıl içinde 110 kiloluk birine dönüşmüştü. Boyunun uzun olmasına şükrediyordu, çünkü hantal vücudunu kaldırabilen tek artısı buydu.

‘Hoş geldin partisi’ adı altındaki karmaşa, Fatih için sadece bitmek bilmeyen siparişler demekti. “Bize iki tekila shot lütfen.” Bar masasına yaklaşan ikili kız grubu, elindeki küçük çantalarından cüzdanlarını çıkararak içkilerin ücretini uzattı.

Kızlara istediklerini verdikten sonra gülüşerek uzaklaştılar, yüksek ses yüzünden bağırarak konuşan kızları duymanın getirdiği hayal kırıklığıyla işine kaldığı yerden devam etmeyi seçti. Olan tam da buydu işte; ‘Çocuğa bak ayı gibi!’ Nidaları ve arkadan alaylı kahkahalar…

O anda DJ, eline aldığı parti kornasını ısrarla çaldı. Öğrenciler sevinç çığlıkları atarken Fatih, “Olamaz!” diyerek iç geçirdi. “Bu saatin ücretsiz içkileri birazdan masalarda olacak.” Çalışanlar harıl, harıl bira şişelerini tepsilere yerleştirmeye başlamışlardı bile, birini de kendi doldurduktan sonra pistte savrulan kalabalığın arasına karıştı.

“Affedersiniz, geçebilir miyim?” İri cüssesi yüzünden savrulan katılımcıların arasından geçip elindekileri dağıtmaya çalışıyordu, son birkaç şişe kalmışken geçtiği masadan tiz bir çığlık sesi duyuldu.

Müşterilerden biri, sarhoşluğun verdiği arsızlıkla önündeki kıza fazlasıyla cüretkâr yaklaşmış ve elini, beline dolamıştı. Kız geri çekilmeye çalışırken, sarkıntılık etmeye çalışan adamla, mağdurun arasına set oldu. “Ulan bırak kızı! Rahatsız oluyor görmüyor musun?” Sesi yeterince otoriter çıkmasa da niyeti mağdur olan kızı korumaktı.

Ancak saniyeler içinde olay tersine döndü. Sarhoş adam, Fatih’i işaret ederek bağırmaya başladı. “Asıl bu abazan yaklaştı. Sen kimsin be? Şu tipine, şu haline bak! Dev gibi tepesine çökmüş kızın.” Mağdur öğrenci tam olarak kimin yaptığını görmediğinden, emin olamıyordu.

Kalabalık hep bir ağızdan Fatih’i yuhalıyor, açıkça onun yaptığını ima edercesine laflar ediyordu. “Tipe bak ya, kesin o sarkıntılık yapmıştır.” “Zaten bu kiloyla başka türlü dikkat çekemez!”

Fatih, hayatında hiç hissetmediği kadar ağır bir aşağılanmayla donup kalmıştı. Sadece toplum standartlarına göre olmadığı için kimse onun yardım etmeye çalıştığına inanmamıştı, sadece dış görünüşü yüzünden, en ağır sıfatlarla damgalanmıştı…

---

‘Hop! Burada dur bakalım yazar hanım, iki dakika ara verelim!’

Seda, anlatımımı durdurup anılarını tarıyordu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı. “Hatırladım seni, o gece sokakta bana yardım etmeyen ayı yarması sendin!” Fatih, bir an duraksadı fakat kendisi de anılarını hatırladığında gözleri büyüdü. “Ulan o kaldırımdaki sarhoş, sen miydin?”

‘Şimdi devam edebilirsin.’

---

SAKLI SARNIÇ BAR, OLAY ANI…

Bar’ın içindeki uğultu, atılan iftiralarla birleşip Fatih’in kulaklarında zonklayan büyük bir gürültüye dönüştü. Mekân sahibi, kalabalığı yatıştırmak adına Fatih’in yanına gelip kolundan sertçe tuttu. “Oğlum ne yapıyorsun sen? Müşteriyi mi taciz ediyorsun, rezil ettin bizi, yürü!”

Bar’ın sahibi hışımla ittirmeye çalışırken adamı geri itti, birkaç adım sendelerken şaşkınlıkla karışık öfke bütün bedenini ele geçirmeye yetti. “Ben mi sarkıntılık ettim, şu dingil yapıyordu. Ben sadece ayırmaya çalıştım, görmüyor musunuz?”

Sarkıntılık eden asıl abazanın tipi gayet yerindeydi ve nedense herkes bu yüzden ona hak veriyormuş gibi hissediyordu. Göz göze geldiği her misafir ya kafasını eğiyor ya da bakışlarını kaçırıyordu, sadece dış görünüşü yüzünden aşağılandığı bariz belliydi.

Patron, Fatih’in tişörtünden taşan gövdesini aşağılayıcı bir biçimde süzdü. “Kim inanır lan sana? Tipine bak, suçladığın adama bak. Senin gibi bir ayıya kimse hak vermez burada. Al yevmiyeni de bir daha bu kapıdan içeri girme! Burası senin gibi abazanların mekânı değil.”

Fatih, eline tutuşturulan buruşuk banknotları hışımla adamın yüzüne fırlattı. Gözlerindeki o çocuksu parıltı sönmüş, yerini sert bir kütleye bırakmıştı. “Parana ihtiyacım yok, özür mahiyetinde bu sikiklere benden içki ısmarlarsın!”

Kalabalık arasından omuz atarak mekânın kapısına çıktı. Dışarıdaki soğuk hava, yüzündeki utanç terini dolduruyordu. Hızlı adımlarla yola çıkmaya çalışırken garip sesler duydu, kedi olabileceğini düşünerek aşağı doğru baktı fakat beklediği şey değildi.

Kaldırımın köşesine çökmüş, sırtını da çöp konteynırına dayamış sarışın bir kızdı. Dağılmış saçları yüzünden çehresi zor seçiliyordu, elinde yarım şişe biradan bir yudum daha alıp tükürdü. “Şerbet gibi olmuş bu!”

Gözleri bulanık görse de birinin ona tepeden baktığına emindi. “Hey!” Aşırı alkolün bedeninde yarattığı şok yüzünden dilini döndürüp konuşmakta zorlanıyordu, birkaç defa yutkundu. “Dikileceğine yardım et, kafam dönüyor zaten. Bir de erkeğim diyerek geçinmiyor musunuz?”

Seda, elini kaldırması için Fatih’e uzattı. İçindeki yardımsever çocuk kıpırdandı, bir an uzanacak gibi oldu fakat birkaç dakika önce yaşananlar yüzünden yumruk yapıp cebine soktu. “Kusura bakma, iftira kotamı doldurdum bu gece. Kendi başının çaresine bak.”

Arkasını dönüp sokağın köşesinden kaybolurken Seda, arkasından avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Koca ayı ne olacak! Etme yardım istemez.”

Fatih o gece sadece kilosunu değil, insanlara yardım etme naifliğini de sokakta bıraktı. Tam bir yıl sonra, o yardım itmediği kızla aynı evi paylaşacağından habersiz, ilk diyet listesini kafasında kurmaya başlamıştı bile…

GÜNÜMÜZ…

“Vay be muhabbete bak sen, olayın bu kadar karışık olduğunu bilmiyordum ben.” Seda, kahvesinden son yudumu da alarak önlerindeki küçük orta sehpaya bıraktı. Fatih ise o zamanlarda yaşananları aklından da silip atmak istese de başarılı olamıyordu, sanki her bir zerresi yüreğinin bir kenarında sızı olarak kalmıştı.

“Sen nasıl görüyorsun bilmiyorum ama ben her aynaya baktığımda bambaşka versiyonlarıma bakıyorum. Bir yanım ne kadar güçlü görünmeye çalışa diğer yanım bana geçmişi hatırlatarak ıstırap çektiriyor.”

Fatih’in de kahvesi bittiğinde ayaklandı, Seda’nın masaya koyduğu bardağını da aldı. “Birer kahve daha içer miyiz?” Seda, işini kendi halledebileceğini düşünerek ayaklandı. “Yok, koyarım ben kendime, otursana sen.”

Birbirlerine kibarlık yapmak isterken yanlış yöne evirilmiş, birbirlerini itekledikleri eğlencelere anlara dönüşmüştü. Seda, Fatih’in elinden kupaları almaya çalışsa da uzun boyu yüzünden parmak ucunda yükselse bile başarılı olamıyordu.

“Bıraksana ayı, koyacağım ben işte.” Her ne kadar hakaret gibi görünse de gülüşlerinden şaka yaptığı belli oluyordu, bu halde evlerinde kavga eden iki kardeşten farksızdılar. İtişmeden sıkılan Fatih, tek koluyla karın bölgesinden havalandırıp üçlü koltuğa atmak istedi fakat Seda, yakasına yapıştığı için doğruca birbirlerinin üstüne düştüler.

Nefesleri, nefeslerine karışırken ne kadar süre bakıştıklarını kestiremiyorlardı. Anahtarla kapı açılma sesini bile duymadan öylece birbirlerine kenetlenmiş haldeydiler. Sonunda salona ulaşan kişi elindeki bavulu olduğu gibi yere bıraktı, Seda ve Fatih bulundukları halde kafalarını gelene çevirdiler.

“Anne?”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.