Bir çığlık kopar, bir şimşek çakar, korkmuş kızın gözyaşları bilinmezin sancısı.
"Kestik!" yönetmenin sesi ile, zoraki gözyaşlarımı sildim. Oyunculuk sırasında ağlamak çok zordu, ancak yaptığım denemeler sonucunda bu işte gittikçe daha iyi olduğumu düşünüyordum, bu sebeple hevesle yönetmene baktığımda işiteceğimi düşündüğüm şey bir iki küçük övgüydü. Ancak yönetmenin o kalın kaşlarını bir araya getirecek derecede çatışı ve bembeyaz yüzündeki o öfkenin kırmızısı, işiteceğim şeyin yine azarlamalar olacağının sinyalini veriyordu.
Bugün, setteki 30. günümdü yani artık gözüm dolmuyor ve kendimi daha da acınası hale getirmemeyi başarıyordum. Bunu yapmak pek kolay değildi ancak ağladığım son seferde makyajımın tekrar yapılması gerekmişti, bu sırada işittiğim sözler de bana epeyce yardımcı olacak şekilde aklıma kazınmıştı. "Kendini acındırmak için kullandığın göz yaşlarını, oyunculuk sırasında da sergileyebilseydin hepimizin işini kolaylaştırırdın" demişti, o acı kahve tonundaki gözlerini gözlerime dikerek; partnerim olması gereken adam. O günden beri, setin dışındaki, o sevgi dolu hayranlarına gerçek yüzünü anlatabilmeyi diliyor ve her fırsatta daha çok pratik yapıyordum.
Azarlamalar arasında, işime yarayacak ve neyi yanlış yaptığımı anlayabilmemi sağlayacak bir iki söz işitmek için zihnimin dışındaki dünyaya odaklanmamsa boşa çıkıyor yine ve yeniden. Setteki İlk günlerimde, bu adamın azarlamalar ve öfkeyle bir şeyleri düzeltemeyeceğini anlamasını dilerdim ancak sonrasında farkına vardım ki adam zorbanın tekiydi. Niyeti benim oyunculuğumun daha iyiye gitmesi değildi, tek derdi üstündeki stresi atmaktı. Yirmilerinde, oyunculuğa yeni başlamış, adından söz ettirememiş bu sebeple de sindirilmesi kolay biriydim onun gözünde. Eh, yargıları haklıydı, sindirilmesi kolaydım çünkü bu işten istifa edemezdim ya da kovulamazdım. İlk olarak kontratımdaki o tazminat bedelini ödeyecek bütçem yoktu, ikinci olarak bu işi kaybedersem yılın bu döneminde yeni bir proje bulamazdım. Yeni bir proje bulamazsam faturalarını ödeyemezdim, faturalarımı ödeyemezsem döneceğim yer buradan daha iyi değildi. Yani her şey faturalar adına! Bir de özgürlük adına. Benim azarlanmam sona erdiğinde, ikinci yönetmen bir mola ilan etti ve herkes karavanına çekilmek için hareketlendi, ben de neyi yanlış yaptığımı söyleyebileceği umudu ile Hazal'in yanına gittim. Hazal filmin başrolüydü ve her gün sette bu işi neden hak ettiğini kanıtlıyor, yeteneklerini sergiliyordu. Yetenekli biri olmasına rağmen, egodan iz bulunmayan kişiliği, onun sette en çok azarlanan kişi ile arkadaş olmasına engel olmamıştı. Ve bu da yetmezmiş gibi, her azar yiyişimden sonra bana neleri farklı yapabileceğimi tek tek anlatacak kadar düşüncelive destekleyiciydi, ona gerçekten minnettardım.
Ancak karavana doğru yol aldığım sırada, Hazal'ın partneri ve filmimizin başrolü olan Güney ile karşılaştım. Filmdeki soğuk duruşlu karakterine rağmen, normalde çok sevecen ve aşırı konuşkan birisi olmasıyla bütün setin kalbini çalmıştı, tabii benim de. "Moralini bozma, Helen. İyi iş çıkardın." dedi sevecen sesiyle. Onu görür görmez gülümsemekten ya da bütün vücuduma anlamsızca yüklenen bir enerji ile kendimi oradan oraya atma isteği ile zar zor başa çıkabiliyorum, yani benim nasıl birden somurtkan yüzümden arınıp da gülümsemeye başladığımı sormak gelirse birinin aklına, baktığım yere göz atması fazlası ile yeterli diye düşünüyorum. Ama kendimi engelleyemiyorum; bariz olmaktan, açık olmaktan kendimi kurtaramıyorum. Bana sorulursa da aşk böyle bir şeydi sanırım; oyunsuz, samimi ve doğal. Akıp giden konuşmamız sırasında iyice genişleyen gülümsemelerimiz gevşemiş, konu haftasonunu nasil geçirdiğimizden tekrar sahnenin zorluğuna kayarken; arka taraftan elinde iki kahve ile sete giren Hazal'ı gördüm. Beni görünce gülümseyip, adımlarını sıklaştırdı. "Selam," dedi Güney'e tek eliyle sarılıp bana da ışıltılı bir gülümseme ile bakarken. Kahvelerden birini bana uzatıp, "Hadi gel, seti gözden geçirelim." derken beni omzumdan yakaladı. Güney'e veda edip, buz gibi havanın eşlik ettiği İstanbul gecesinden, karavanın bir nebze sıcak rahatlığına geçtik. Hemen konuya girdi, onun huyu buydu, bütün kibarlığına rağmen işi söz konusu ise işleri dolaysız konuşmayı severdi. "Sorun sadece ağlıyor olman," dedi gözlerinin içine baktığımdan emin olurken, "ne tür bir ağlamak belli değil. Sadece bir iki gözyaşı döküyor gibi görünüyorsun. Mutluluk gözyaşları mı, sinir mi, hüzün mü? Söyleyemem."
Bu açık ve kısa sözler, hatamın farkına varmaya yetti de arttı. Artık biliyordum ki; ihanete uğramış bir insanın gözyaşlarına sahip olmam gerekirdi, aldatılmış ve kırgın ama ben sadece ağlıyordum. Açıkça kabullenmem gerek, bu ayrıntıyı gözden kaçırmamam gerekirdi. Ama ben sadece, hırslı bir aptal olmuş ve kendime eleştiren gözlerle bakmaktan uzak başardığım ufacık şeyle burnum havada geziyordum. Başımı salladım, teşekkürümü ederken, çoktan soğumuş kahvemden gözlerimi çekip sete gitmek için ayaklandım.
Biz karavandan çıkarken, bir çığlık koptu. İkimiz de aldırmadık; esen rüzgara, çiseleyen yağmura ve gökte parlayan şimşeğe karşı başımızı eğmiş asil alana doğru yürüyorduk. Bilinr ki, bizim sette çığlıklar kopardı, bu korkutucu bir trajedinin habercisi falan değildi, dramın bol olduğu bir gerilim filmi çekiyorduk; yani türlü türlü gürültülere alışmıştık. Ancak saniyeler içerisinde fark ettik ki, bu durum o bildiğimiz durumlardan değilmiş, koşuşturan insan kalabalığının bizi sürüklediği yerde gördük. Dizlerinin üzerine çökmüş yönetmen asistanı, korkuyla açılmış gözleriyle kan içindeki yönetmene bakıyordu. Az önce yüzü kıpkırmızı bir öfkeyle parlayan yönetmenin yüzü şimdi bütün kanı çekilmiş gibi solgun ve cansızdı. Dikkatle bakılırsa, gecenin ve yağmurun sakladığı göl yığınına karışmış kan sızıntısı görülebilirdi. Bu bir set şakası olmalıydı, arada böyle şakalar yapan budalalar olurdu. Ama böyle bir şakaya yönetmeni dahil edebilenini görmemiştim, ayrıca asistanda bu kadar iyi rol yapabilen birisi olsa şimdiye bir rol kapmış olabileceğini düşünüyorum. Yani şüpheye gerek yoktu, bu bir buraların şakası değildi, yönetmen ölmüştü. Üç yüz kişilik sette; üç yüz kişinin arasında ölmüş ve belki de bu kişilerden biri tarafından öldürülmüştü.