"Aykan"
Bir kez daha aynı sesi duymayı bekledi, duydu ama daha yakından. Gözlerini kapatıp kapısının açıldığında çıkardığı sesi dinledi. Üçüncü kez ona seslenilmesine gerek yoktu. Birkaç saniye önce kapadığı gözlerini tekrar açtı. Merak ettiği şuydu annesi cidden fark etmiyor muydu yoksa rol mü yapıyordu?
Aykan kalkıp mutfağa gittiğinde annesini düşündü. Karşısındaki kadını görmesine rağmen neden hayal etmesi gerektiğini anlamıyordu. Belki hayalinde daha mutlu gözüktüğü için, belki de hayalindeki annesi onu sevdiği için... İkisinden biri de olabilirdi ya da diğer seçeneklerden biri.
Aykan da diğer tüm modernlikle bağnazlık arasında sıkışmış ailelerin çocukları gibiydi : ailesi nasılsa öyle, annesinin içi babasının dışı nasılsa öyle.
Annesi onu seviyordu ama bir o kadar da sevmiyordu. Sevmiyordu çünkü Aykan annesinin içi gibiydi, sevmiyordu çünkü Aykan babasının dışı gibiydi, Aykan Türkiye gibiydi. Sıkışmış ve zıtlaşmış. Halbuki ne güzel olurdu annesini dışını babasının hiçbir şeyini almasa. Ne güzel olurdu...
Annesi neden karşısındaki çocuğu görmesine rağmen hayal etmesi gerektiğini anlamıyordu. Belki hayalinde daha mutlu gözüktüğü için, belki de hayalindeki çocuğu onu sevdiği için... İkisinden biri de olabilirdi. Annesi tüm modernlik ile bağnazlık arasında sıkışmış bireyler gibiydi. Şartlar nasılsa öyleydi, parası nasılsa öyle, kocası nasılsa öyleydi.
Aykan annesini seviyordu ama bir o kadar da sevmiyordu. Sevmiyordu çünkü annesi babası gibiydi, sevmiyordu çünkü annesi parası gibiydi, annesi Türkiye gibiydi. Halbuki ne güzel olurdu annesi dünya gibi olmasa.
"Aykan"
Aykan adını bazen severdi: annesi seslenince, yoklama alınırken, hayalindeki kızlar söyleyince... Aykan adını babasından duyunca sevmezdi. Babasının ağzından çıkan her şey bozulmuş ama zamanında güzel olan şeylere benzerdi. Sanki onun ağzına uğrayınca kelimeler iğrençleşirlermiş gibi gelirdi Aykan'a. Aykan bu yüzden babasının ağzından ne çıksa sevmezdi. Aykan kendisini de sevmiyordu bu yüzden. Babasından annesine çıktığı günden beri, annesinden dünyaya çıktığı günden beri, babasının ağzından kulağına adı çıktığından beri...
"Günaydın, servise geç kalmadın mı?" Aykan başıyla cevap verdi. Hayır. Yine de masadan kalktı. Gitti.
Etrafa baktı. Kızlara, erkeklere.... Bazı kızlara tekrar tekrar baktı. Bir şey hissetmeyi bekledi. Daha önce hissetmediği bir şey. Arkadaşlarından duyduğu bir şey. Hissetmedi. Kızlara baktı, düşündü; dizilerde gördüğü sahneleri, arkadaşlarının anlattıklarını, bazı geceler ince duvarının diğer tarafından gelen sesleri... Hissetmedi. Hissedemedikçe sinirlendi, sinirlendikçe kızlara baktı, daha sert bakabilecekmiş gibi baktı, bakışlarıyla onları dövebilecekmiş gibi. Hiçbir şey olmadı. Tek olan şey bakışlarını fark eden bir kızın rahatsızca hareketlenmesiydi.
Aykan erkek olduğunu hatırladı. Erkek olduğunu bildi. "Kafirler" böyle bağırdığını bile yanındaki diğer erkeklerin ona garipçe bakmalarından fark etti. Hoşuna gitti. Yolun karşı tarafına geçip kızlara yakınlaştı. "Benim bakışlarımdan rahatsız mı oldunuz?" Bekledi. Cevap gelmeyeceğini biliyordu, yine de bekledi.
"Peki sürekli üzerinizde olan Allah'ın bakışları" Aykan Allah dediği anda içlerinden toplumun genel görünüş normlarına en ters düşeni çocuğa döndü. "Onun bakışlarından rahatsız olmuyorsunuz, yoksa böyle oranızı buranızı açmazdınız." dedi Aykan. Ona dönmüş olan kız gülmeye başladı. Aykan bir anlığına kızın gülmesiyle ortaya çıkan dişinin üstündeki parıltıya baktı. O an bir şey hissetti. Ama bu his onu kavga etmeye teşvik ediyordu.
"Kendinizi bize mi pazarlamaya çalışıyorsunuz?" daha önce küfür etmemişti Aykan. Bir kere oyunda etmişti, o sayılmaz. Sonra erkek olduğunu hatırladı "Orospu musunuz lan siz"
İlk söylediği kelimeyi duyan annesinin ilk küfürünü de duymasını istedi. Bu soruyu annesine soramadığından en azından başkasına sorarken duymalıydı ve diğer tüm küfürlerini de.
"Niye anneni mi arıyorsun?" Aykan'ın bu cevabı anlaması biraz uzun sürdü. Sinirlenmedi, alınmadı; yine de sinirli davrandı çünkü onun ahlakı vardı. Kızın üstüne yürüdü. Bir şey yapacağından değil, erkek olduğunu hissettirmek ve hissetmek için. Kız dimdik suratına baktıkça yüzü daha da ısınıyordu. Sonra çevredeki erkekler müdahale etti. Aykan savaşı kazandığını hissetti. Bir kaç yaşlının da kızlara aynı kelimeleri fısıldar gibi söylemelerinden sonra Aykan mutlu oldu.
Aykan okula gitti. Sınıfındaki kimsenin haberi yoktu Aykan'ın sabah yaşadıklarından ve yaşattıklarından. Sadece yüzündeki anlamsız sırıtışı görebiliyorlardı, bir de bazı kızlara kınar gibi bakışını.
Aykan hiçbir zaman dindar biri olmamıştı. Ailesi ise gerektiği yerde gerektiği kadar dindardı. Vücutlarında en çok dilleri dindardı. Ağızlarından düşürmedikleri bir kaç şeyden biriydi din; diğerleri de siyaset, küfür ve sigaraydı.
Aykan ailesine karşı ne zaman ne demesi gerektiğini kestiremezdi. Ne zaman muhalif ne zaman yandaş ne zaman sağcı ne zaman solcu ne zaman dindar ne zaman az dindar olacakları belli olmazdı çünkü. Çıkarlar hızlı değişirdi. Aykan'ın aklı basmıyordu. Sıradan bir memur neden sadece sıradan bir memur olamıyordu? Para, demişti annesi.
Bir çok memur önce sola sonra sağa döner ama Aykan'ın babası o kadar çok yöne dönebiliyordu ki siyasetçiler ve memurlar ondan hoşlanmıyordu.
Çünkü ne zaman kendine sırtını çevirdiğini anlayamıyorlardı. Yine de ilk gidilen adam Aykan'ın babasıydı. Dönebildiği yere kadar çevresinde de döndürecekti insanları. Aykan hep çok uzun sürmez diye düşünürdü, şimdiden bir asır olmuştu.
Aykan babasını ilk ne zaman sevmemeye başladı hatırlamıyordu ama doğduğundan beri olduğuna emindi. Babası döndükçe annesiyle kendisini de sürüklüyordu, Aykan'ın midesi bulanıyordu.
Aykan annesini ilk ne zaman sevmediğini hatırlıyordu. Babasının çarkına uyum sağlayabildiğini fark ettiğinde. Aykan'ın aksine babasıyla çok rahat döndüğünü Aykan'a söylediğinde.
Aykan babası çok dindar diye ve babası hiç dindar değil diye tüm dinlere uzaktı ama din de bir güçtü aynı erkeklik gibi. O yüzden Aykan'ın dili bu saatten sonra hem erkek hem de dindardı. Aykan güçlü olacaktı.
"Siz nereye?" Aykan bu sorunun yanıtını biliyordu. Yine de sordu sizle geliyorum diyemediğinden. "Cuma'ya işte oğlum, sanki bilmiyorsun." dedi Murat, Ahmet de güldü. Sınıf kapısından çıkacakları sırada seslendi "Ben de sizle geliyorum."
"Senin Müslüman olduğunu bile bilmiyorduk." dedi Ahmet. Aykan da bilmiyordu. Hiç inanç gibi konuları düşünmemişti. Babasının dokunduğu her şeyden kaçmakla meşguldü. "O niyeymiş" diye sordu.
"Neden olacak, daha önce hiç bizle Cuma'ya gelmemiştin de ondan. Hatta hiç inancın ile ilgili konuştuğunu da hatırlamıyorum." dedi Murat.
"Gerek duymadım da ondan" Bu doğruydu ama eksikti. Dini hakkında konuşmaya hiç gerek duymamıştı çünkü bir dini yoktu. Şimdiyse gerek duyuyordu. İnanç ile insanlardan daha güçlü olduğunu kanıtlamaya ihtiyacı vardı.
Aykan babasına olan nefretinden ona dönüştüğünü fark etmedi, sadece oraya buraya salındığını sandı. Yavaşça sallandığını.
Aykan daha önce kendi gözleriyle bir caminin içini görmemiş, abdest almamış, namaz kılmamıştı. Kelime-i Şehdat'i sınavda çıkacağı için öğrenmiş, ertesi gün ne anlama geldiğini unutmuştu. Ama eğer biri sorarsa güzelim gücüyle ,diniyle, onları etkilemek için nasıl okunduğunu unutmamıştı. Bu da ona yeterdi.
Aykan arkadaşlarını takip etti, taklit etti. Namaz kılınırken çok gergini, her rükuya gidişinde kendisinin diğerlerinden sonra gitmesi ona babasını hatırlatıyordu. Babasının dönüşüne ayak uydurmadığı gibi olmayacaktı bu.
Öyle bir ayak uyduracaktı ki...
Aykan eve gitti. Yolda gördüğü her kızı gözleriyle döve döve, erkekliğini hissede hissede, inancı onu uhrevileştirmişçesine...
Aykan'ın dini imanı güçtü ; o bunu kendinden yüce bir şeye kendini adamak sandı, huzura erdi, tanrısına ulaştı sandı. İyi hissettirdiği ve daha önce bunu akıl edemediği için aptal olduğunu hissediyordu. Bunca zaman neden tapınmamıştı; şimdi bu his kendisini hiç bırakmasın diye dizleri parçalanana kadar eğilebilir, alnını taştan yerlere vurabilirdi. Bunca zaman böyle hissetmesine engel olduğu için kendine çok kızgındı ama affedebilirdi kolayca. Sırtı kaburgasına girip döne döne tapındığı sürece salaklığını affedebilirdi.
Aykan daha da güçlü hissetmek istiyordu, babasının dönüşünden kendini koparacak kadar güçlü. Bunu başarmak için babasına dönüşmesi gerektiğini fark etmiyordu. Bir kişi dönmeye başlayınca ya ailesi de dönerdi ya da fırlarlardı. Bir kez dönmeye başlayan bir aile geleceğe dönen aileler bırakırdı ve Aykan dönen en hızlı ailelerden birinde doğmuştu. Mirası dönmekti.
Aykan odasına geçti. Duvarına baktı saatlerce, baktığı kadar düşündü. Kızları, tanrısını, gücünü, dinini, imanını, annesini; sonra tekrar dinini sonra tekrar kızları sonra tekrar kızları sonra tekrar kızları...
Aykan kızlardan bir şey umuyordur. Kendisinin bile tam olarak bilmediği bir şey. Hayalindeki kızlar, gerçek kızlar ona beklediği şey, vermedikleri her seferinde daha da sinirleniyordu. Eğer Aykan'a umduğu şeyi hissettiremeyeceklerse neden vardılar?
Aykan sosyal medyadan pek haz etmezdi. Yine de girmeye karar verdi. Kızları unutmak istiyordu. Bunu daha çok kıza bakarak yapacaktı. Adını arkadaşlarından duyduğu tüm mecralara kayıt oldu. Adını duyduğu duymadığı tüm kızlara baktı. İstediği neydi bilmiyordu, kızların ona ne verebileceğini bilmiyordu; ne aradığını bilmeyen her insan gibi sinirlendi.
Aykan on sekiz yaşındaydı. Bir yıl ya yaşamış ya yaşamamıştır. Bilgisi de ilgisi de bir yıllıktı. Güçlü olma isteği bildiği birkaç şeyi de alıp götürmüştü. Her şeye yeniden bakması gerekiyordu. Ne onu daha güçlü yapar ne yapmazdı öğrenmesi gerekiyordu. Gerçeğe değil ona fayda sağlayabilecek şeylere ihtiyacı vardı. Aykan cahil kelimesinden bihaber kendini uğraşılmış bir cahile dönüştürüyordu. Zaten cahil kelimesini öğrense bile umursamazdı. On sekiz yılda ilk kez bir amacı vardı. Cehaletin mutluluk olduğunu bilse daha da bağlanırdı o soyut kavrama.
Sosyal medyada kime yakın olmak istediyse, kimi güçlü gördüyse hepsini birer birer takip etti. Nereye girmesi gerektiğini, kime oynaması gerektiğini biliyordu. Evlerinde sürekli dönen kelimeleri ne kadar duymak istemese de duymuştu, bunun işine yaraması midesini bulandırsa da memnundu bir yandan.