İçeriğe geç

69. Açlık Oyunları // The Hunger Games

Bölüm 2 · 5 dk okuma

69. Açlık Oyunları // The Hunger Games

Bölüm 2

1. Bölüm: Gönüllü

Gözlerimi yeni güne açtım. Bugün benim günümdü. Sonunda Snow'dan ve Capitol'den intikamımı alacaktım. Babam gözlerimin önünde bir Barış Muhafızı tarafından öldürüldüğünden beri bugünü bekliyordum. Eğer annem içip durmak yerine işe yarar şeyler yapsaydı belki de daha erken gidebilecektim oyunlara. Ama artık annem önümde bir engel değildi. Onun ölümü beni tahmin edemeyeceğim kadar özgürleştirmişti. Üzülmüş müydüm? Onunla duygusal bir bağım yoktu ki. Babamın bana öğrettiği ilk şey duygusal bağlardan kaçınmamdı.

Rutin işlerimi halledip evle ilgili olanları es geçtim. Şu an babamın geçmişteki galibiyeti sayesinde Galipler Köyünde yaşıyordum. Oyunları kazanırsam hem yeni bir evim olacaktı hem de babamdan kalan servet hayal bile edemeyeceğim kadar artacaktı.

Aşağı kata inerken tek tek duvarda asılı duran fotoğrafları inceledim. En son babamın, şifresini sadece bana söylediği kasanın önüne geldim. Kasaya yaklaşıp şifreyi girdim ve kasayı açtım.

Kasanın içinde ikili kılıçlar ve bir bıçak vardı. Özel madenlerle üretilmiş bu silahları kullanmıştı babam kendi açlık oyunları sırasında. Önce kılıçlardan birini elime alıp sanki camdanmış gibi nazikçe okşadım. O kadar değerlilerdi ki bunlar benim için. Arenada bunları kullanmak zorunda hissediyordum. Bu sayede babam hep yanımda gibi olacaktı. Hiç öldürülmemiş gibi. Arenaya benle gelmiş gibi.

Şu an yaşasaydı oyunlara gitmeme şiddetle karşı çıkacağından emindim. Ama bu artık benim için bir görevdi. Bunu yapmak zorundaydım. Babamın intikamını o piçlerden almak zorundaydım. Ne pahasına olursa olsun...

Sonunda evden çıktığımda bahçede duran kulübeye baktım son kez. Yağmur yüzünden hafif çürümeye başalmış ahşaptan kulübe oldukça küçüktü. İçi sadece bir iki kişinin sığabileceği büyüklükteydi. Kendi ellerimle yapmıştım bu kulübeyi. Sadece 10 yaşımdaydım o zamanlar. Kulübeye yaklaşdım. Hafifçe başımı eğerek selamladım kulübeyi. Hoşça kal baba.

4. Mıntıkanın sokaklarını hızlı adımlarla geçtim. Bir daha görememe ihtimalim vardı bu sokakları. Görmem gerekiyordu ama. Daha önümde uzun bir yol vardı.

Meydana geldiğimde uzun sıralardan birine girdim. Sıra bana gelince parmak izimi ve kanımı aldıktan sonra beni alana iteklediler. Şu lanet Barış Muhafızları...

Bir süre kalabalığın içinde öylece bekledim. Kafamda düşünceler dolanıyordu. Vazgeçmemi söylüyordu sezilerim bana. Ama emindim. Bu sefer gerçekten emindim. Zamanı gelmişti. Peki o zaman neden böyle hissediyordum? Sanki sezilerim beni uyarmaya çalışıyorlardı.

Nihayet kura çekileceği zaman gelmişti. Kurayı çekecek olan kadın kızların isimlerinin olduğu kaseye yöneldi. Elini kaseye daldırıp biraz karıştırdı ve bir kağıt parçasını aldı. Kağıdı bir sürü parlak yüzüğün olduğu eliyle açtı. Tam kağıtta yazan ismi okuyacakken elimi havaya kaldırdım ve gür bir sesle bağırdım.

"Haraç olmaya gönüllüyüm!"

Kürsünün yanına çıktım Barış Muhafızlarının yönlendirmesiyle. Aslında gerek yoktu buna. Bu sahneyi kafamda milyonlarca kez canlandırmıştım. Ne yapacağımı gayet iyi biliyordum.

Kadın bu sefer erkeklerin isimlerinin yazılı olduğu kaseye yöneldi. Bir kağıt çekti ve açıp isme baktı.

"Justin Burns!" Lanet...

Justin şu hayatta Snow ve Barış Muhafızlarından sonra en nefret ettiğim kişiydi. Kendisi benimle yaşıttı. Her zaman düşünmeden, mantıksız konuşurdu. Sarı saçları ve yeşil gözleri var diye kendini acayip yakışıklı sanardı. Okulda ilk zamanlar bana sarkıyordu ama sonrasında onu çok feci bir şekilde rezil ettiğimden dolayı benden nefret ediyordu. Eh, duygularımız karşılıklıydı.

Anlaşılan Justin isminin okunmasına hiç ihtimal vermiyordu. Yüzü bir anda solmuştu. Bu beni az da olsa keyiflendirdi. Yavaşça kürsüye, yanıma çıktı ve isimleri okuyan kadın bizleri sundu.

Sonrası çok hızlı gelişti. Fısıldaşmalar arasında Barış Muhafızları beni kürsünün arkasına götürdüler. İnsanlar o kadar param olmasına rağmen neden oyunlara katılmak için gönüllü olduğumu anlamamışlardı doğal olarak. Beni bir odaya getirdiler. Burası son kez yakınlarımı görmem içindi. Hangi yakınlar? Hiçkimse gelmedi tabii ki. Boş boş oturdum ve Barış Muhafızlarının beni götürmesini bekledim.

Az sınra Barış Muhafızları beni trene götürmek için geldiler. Onların eşliğinde trene bindim. Beni odamın olduğu yere götürdüler ve birazdan akıl hocalarıyla tanışmak için çıkmam gerektiğini söylediler. Büyük ihtimalle her yıl yaptıkları gibi akıl hocalarından biri benimle diğer Justin'le ilgilenecekti.

İlk iş gidip üstümü değiştirmek istiyordum. Gösterdikleri odaya girdim. İçerisi tamda babamın anlattığı gibiydi. Oldukça lüks ve rahat görünen bir yatak, her özelliği içinde barındıran bir duşakabin ve büyük bir giysi dolabı.

Giysi dolabına yönelip içini açtım. Ekbise vardı bir sürü ama bana hitap etmiyordu. Giymeyi sevmediğimden değildi ama Justin'in bana takılması sinirlerimi bozardı.

Siyah bir pantalon ve mavi bir kazak alıp dolabı kapattım. Önce duşa girmek istiyordum ama uzun kalmak da istiyordum. Bu yüzden sadece üstümü değiştirmekle yetinip akıl hocalarıyla tanışmak üzere ortak alana gittim.

Kapıda durduğumda gözler bana döndü. Akıl hocalarının yüzlerindeki şaşkınlığı okuyabiliyordum. Onlar da neden bu bok çukurunun içine kendi isteğimle atladığımu merak eidyor olmalıydılar.

Justin'i es geçip iki akıl hocasına odaklandım. Kadın olan hatırladığım kadarıyla 58. Açlık Oyunları galibiydi. Adını hatırlanıyordum. Oyunları kazanmasının da pek bir olayı yoktu. Zaten 18 yaşında katılmıştı ve yaş olarak o seneki en büyük haraçtı. Erkek olan ise 65. Açlık Oyunları galibi Finnick Odair'dı. En genç galip... Onun hep kendini beğenmişin teki olduğunu söylerlerdi. Ama ben öyle düşünmüyordum. Çünkü babam bama her galiple Snow'un özel olarak konuştuğunu ve onlardan faydalanmak için elinden geleni yaptığını söylerdi. Babam bana kendi tehdit edilişinden de bahsetmişti. Sevdiği kadın yani annem için Snow'un istediği hayatı yaşamış ama son yıllardaki hareketleri yüzünden öldürülmüştü. Finnick'in de öyle olduğunu düşünüyordum. Çünkü ailesi hayattaydı. Eğer Snow onu tehtid etse ailesi ile tehtid ederdi. Bundan emindim.

"Çok uzatmayacağım. Hanginiz benim akıl hocam?" dedim. Olabildiğince kısa kesmek ve gidip uyumak istiyordum. Ama onlar beni pek bırakacakmış gibi görünmüyorlardı.

Kadın akıl hocası eliyle Justin'in yanını gösterdi. Tabii ki Justin'in yanına oturmayacaktım. Akıl hocakarının karşısında olacak şekilde yere oturdum. Biraz garipsemişlerdi ama sonra aramızdaki gerginlikten Justin'le iyi anlaşamadığumızı anlamışlardı.

"Ben Alberta Johnson. 58. Açlık Oyunları kazananıyım." dedi ve sözü Finnick'e bıraktı Alberta.

"Ben Finnick Odair. 65. Açlık Oyunları kazananıyım. Bu süreçte sizin akıl hocalığınızı biz yapacağız." Birkaç saniye sustu. Bana dönerek devam etti. "Hangimizin hangi haracı seçeceğine daha sonra karar vereceğiz." dedi.

"Biz seçemez miyiz?" diye sordu Justin. Cidden apaldı. Kendini ne sanıyordu bu?!

"Hayır." diyerek kestirip attı Finnick.

Kimsenin konuşmadığunı götünce Alberta kendi senesindeki oyunları anlatmaya başladı. Gerçi daha çok Justin'e anlatıyor gibiydi. Sanırım benden pek hoşlanmamıştı. Çok da umrumdaydı sanki.

Alberta nihayet konuşmayı bitirdiğinde bizim için hazırlanan yemek masasına oturduk. Acaba yemek yemesem ve zayıfmışım gibi göstersem nasıl olur diye düşündüm bir an. Sonra vazgeçip yemeğimi yedim ve bitirince hiçbir şey söylemeden masadan kalkıp gittim. Sessiz kızı oynamaya karar vermiştim.

Odama gidip sıcak bir duş aldım. Daha sonra ortak alana geri döndüm. Diğerleri, diğer mıntıkalardaki haraçları inceliyorlardı. Neredeyse bitirmişlerdi. 12. Mıntıkanınkilere bakıyorlardı. Her zamanki gibi çelimsizdi 12'den gelenler.

Zaten yeterince incelemeye fırsatım olacağı için pek ilgimi çekmedi. Babam bana buralarda yukarı çıkabileceğim bir yer olduğunu söylemişti. Orayı görmek istiyordum. Babamın bana tarif etti yere giderken Finnick'in arkamdan geldiğini sonradan farkettim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.