Kafam hâlâ zonkluyordu ama şimdi acıya alışmaya başlamıştım.
Zane, önümde ellerini arkasında birleştirmiş, loş ışığın içinde bana bakıyordu.
Sanki bir hüküm vermeye hazırlanıyor gibiydi.
Ama gözlerinde hâlâ… o kırık, paramparça olmuş duygular vardı.
“Beni neden öldürmedin?” dedim. Sesim çatlak ama kararlıydı.
Zane başını yana eğdi.
“Çünkü hâlâ senin beni anlayabileceğine inanıyorum.”
Tiksintiyle güldüm.
“Anlamak mı? Dosyayı okudum, Zane. ‘Kolay manipülasyon, güvene dayalı zayıflık’, öyle mi? Ben senin oyuncağın mıydım?”
Yüzü gölgelendi, iç çekti.
“Sen… benim en zayıf yerim oldun, Alia. O dosyayı yazmak zorundaydım. Oyun büyük. İçinde kalabilmek için seni bile analiz etmek zorundaydım. Bu... kişisel değildi.”
“Senin ihanetin kadar kişisel bir şey daha duymadım,” dedim.
Gözlerim doluyordu ama ağlamayacaktım.
Onun önünde artık asla.
Zane yaklaştı. Bağlı kollarıma baktı.
“Eğer seni istemeseydim, çoktan yok olurdun. Ama sen… bana karşı savaşma şansını kaybettin, Alia. Şimdi benim dünyamdasın. Benim kurallarımla oynuyorsun.”
Gözlerim daraldı.
O an, bir şey fark ettim.
Zane beni hâlâ tehdit olarak görüyordu.
Çünkü kalbim değil ama zihnim hâlâ özgürdü.
“Zane seni hâlâ zayıf sanıyor.”
Evet.
O hâlâ eski Alia’yı arıyor.
Güvenen, sevgiye sığınan, kafası karışınca donup kalan Alia’yı…
Ama o Alia öldü.
Beni zincirlemesi bir güç göstergesi değildi.
Bir korkuydu.
Çünkü o da biliyordu: Eğer bana alan tanırsa, ben bu defa geri dönmeyecektim.
Planımı o anda kurmaya başladım.
Sadece kaçmak değil…
Onun inşa ettiği “dünyayı” yıkmak.
Onu kendi zihninde yalnız bırakmak.
Tüm dosyalarını tersine çevirmek.
Zayıf noktasını… beni ilan etmek.
Zane o sırada cebinden küçük bir cihaz çıkardı.
Gözlerimin önünde tuttu.
“Bu sinyal kesici. Seni izleyen tüm sistemlerden seni siliyor. Artık seni kimse bulamaz.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sence bu beni korkutur mu?”
Zane eğildi, fısıldar gibi:
“Hayır. Ama yalnızlık seni kırar, Alia. En çok sevdiğin şey—anlaşılmak. Ve ben seni anladım.”
Gözlerimi ona diktim.
“Hayır, Zane. Sen beni okudun. Anlamadın.”
Birden öne eğildim, zincirler gıcırdadı.
“Ve yakında ne olduğunu anlayacaksın.”
Zane, sanki bir şey hissetmiş gibi irkildi.
Ama yine de kendinden emin bir sırıtışla ayağa kalktı.
“Sen hâlâ kaybettiğini sanıyorsun,” dedi, çıkarken.
“Benim dünyamda olduğun sürece bir hamle bile yapamazsın.”
Ben sadece başımı eğdim.
O gittikten sonra, bağlı kollarımla bile hafifçe sol bileğime bastırdım.
Deri altına yerleştirilmiş sinyali aktive ettim.
Bu oyunun sonu burası değil.
Bu sadece yeni satranç tahtasının açılışı.
Zane odadan çıkalı dakikalar olmuştu.
Kafamdaki sinyal, sol bileğimdeki çipten ince bir titreşimle kendini duyurdu.
Plan başlıyordu.
Ama bu defa sadece fiziksel kaçış değil…
Zane’in zihninden çıkmalıydım.
Gözlerimi kapadım.
Ona güvenerek en büyük hatayı yapmıştım. Ama şimdi… onun gücünün sınırlarını bildiğim için avantaj bende.
Zane’in gücü "gerçekliği bükmekti".
Kendi oluşturduğu bu dünyayı bir hapishaneye dönüştürmüştü.
Ama bu dünya, onun zihninden doğmuştu.
Ve benim gücüm...
Onun zihnini yansıtmak, hatalarını kopyalamak, taktiklerini önceden sezmekti.
Zihnimi boşaltırken bir parazit gibi onun planları zihnime sızmaya başladı:
“Alia kaçmaya çalışacak. Bunu öngördüm. Onun kullanabileceği her çıkışı silindirdim. EMP cihazını ele geçirdim. Karlan devre dışı. Bir tek o eski duvar deliği…”
İşte bu.
Ona kendini güvende hissettiren planın açığını yakaladım.
---
Zane, yüksek güvenlikli gözetleme merkezindeydi. Gözlerinde karanlık bir düşünce vardı.
“Karlan onu uyardı,” dedi kendi kendine. “Yaralıydı. Ama hâlâ bir şey gizliyor.”
O sırada odanın zemini hafifçe eğildi.
Zane irkildi.
Gerçekliği eğen kendi gücü... dalgalanmıştı.
Alia aktifti.
---
Zane’in zihin haritasında "güvenli" olarak işaretlediği eski havalandırma deliğini zihnimde gördüm.
Orası, bükülmemişti. Çünkü Zane, onu fark edememişti.
Kollarımı yavaşça çevirdim.
Zincirlerin kilit sistemine baktım.
Zane’in zihni onu karmaşıklaştırmıştı ama...
Ona benziyorum.
Onun gibi düşünürsem, onun gibi kırabilirim.
Sistemi çözmeden önce onun zihninden dökülen tek cümle yankılandı:
---
“Bu dünya benim. Ama onun zihni… sanki benden bir parça çalıyor.”
Kontrol odasında gözlem ekranları titredi.
Bir duvar çatladı.
Zemin yükseldi.
Odaların yönü değişti.
Zane başını geriye attı.
“Hayır…”
Bileğimdeki sinyali üç kez bastım.
Zincir aniden gevşedi.
Bedenim serbest kaldı.
Adımlarımı sessizce duvarın köşesine sürdüm.
Zane’in gerçeklik labirentinin bükülmeyen boşluğuna doğru ilerledim.
Adımlarımı attıkça duvarlar titredi.
Çünkü bu dünya onun zihninden doğmuştu.
Ve ben…
onun zihnini okumayı öğrenmiştim...