Düşmanlar etrafımı sarmıştı. Zane, 1 veya 2 metre öteden sırıtarak elini 'görüşürüz' anlamında sallıyordu. Bu bir rüya mıydı? Sanmıyorum, çünkü kolumdaki keskin yaraların verdiği acı bunu imkânsız kılıyordu.
Kafama çarpan nesneyle birlikte şiddetli bir acı hissettim. Kafam dönmeye başlamıştı; dizlerim artık ayakta duramazken, kendimi yere çökmüş halde buldum…
Bir anda kendimi, kirli duvarlarla çevrili, paslı kapıları olan bir yerde buldum. Ne oluyordu böyle? Biri benimle dalga mı geçiyordu, yoksa bu bir halüsinasyon muydu? Galiba *nocturnal lagophthalmos* geçirmiştim, çünkü gözüm sanki hiç kırpmamışım gibi fena halde yanıyordu.
Daha fazla dayanamayıp gözlerimi art arda kırptım. Ellerimle ovuşturmak istedim ama yapamadım; sanki görünmeyen bir kuvvet beni tutuyordu. Gözlerimi kollarıma doğru çevirmeye zorlayınca, bağlı olduğumu fark ettim.
Şoktan çıkmalı, yardım istemeliydim.
Küçüklüğümden beri bu olurdu. Bu, benim zayıflığımdı. Bir şeye fazla şaşırınca, etkisinden çıkmam biraz uzun sürerdi ve dünyayla olan iletişimim kesilirdi.
Etrafıma uzun uzun baktım ama hiçbir şey yoktu. Ne bir ses, ne bir ışık... Sanki dünya durmuştu. Kuşlar ötmüyor, insanlar yürümüyordu.
Bu durum ne kadar panikletici olsa da, yarı ajan yarı suikastçı biri olarak buna alışkındım.Bir şey bulmak amacıyla gözlerime daha çok yüklenerek etrafı adeta bir baykuş gibi taramaya başladım.
O sırada, kapı paslı sesiyle gıcırdayarak açıldı. Gelen kişiyi henüz görememiştim; ortalığı kaplayan dumandan dolayı yalnızca uzun boylu olduğunu seçebiliyordum.
Ama tanıdık bir ses…
“Demek uyandın, Alia. Dünyama hoş geldin,” dedi ve yavaş adımlarla yaklaştı.
Gelen kişiyi görünce yüzümde *“Sen mi?!”* dercesine bir ifade belirdi.
“Zane? Sen misin?” dedim.
Dumanın içinden belli belirsiz gelen sesi duydum:
“Evet, benim.”Hiç vakit kaybetmeden konuşmaya başladım:
“Neden buradayım? Neden bağlıyım? Burası neresi? Kim—”
Sözümü keserek soğuk bir gülümsemeyle konuşt:
“Burası benim dünyam, Alia.Burada*benim* kurallarım, *benim* sınırlarım geçerli. Biliyorsun ki Kozmoz’da kazanma şansın vardı ama sen bana inanmayı, benim dünyama
girmeyi seçtin. İşte bu da cezası.Duman biraz daha dağılırken nihayet yüzü netleşti.Gözlerini gözlerime kilitledi.Ah… o son savaş. O son an…
Bir dakika! O bana ihanet mi etmişti?
Beni kendi dünyasına mı çekmişti?
Ama bu olmamalıydı. İçindeki duyguları bana açıklamıştı.
“Sen bu değilsin! Anlaşmamız vardı! Altındağ Şirketi’ndeki dosyayı sana vermiştim… Sen de bana teslim olacaktın!” diye bağırdım, öfkeyle kıvranarak.
Zane gülümsedi, dudaklarında acı bir zafer ifadesi vardı.
“Ah Alia… Sen bana güvenerek belki de hayatının en büyük pişmanlığını yaşadın. Ama önemi yok. Bana verdiğin o dosyada, Bakan Alexia’nın ülkenin geleceği için çizdiği tüm planlar vardı. Ve sen, bana güvenip içeriğini bile açmadan verdin.
İşte bu Alia… Tüm gerçek bu: Sen bana güvenerek kaybettin, ben de senin sayende istediğime ulaştım.”
Nefesim kesiliyordu.
Ben… onun bana teslim olması için o dosyayı vermiştim.
Ben… Bakan’ı satmıştım… onun için.
Nasıl yapmıştı bunu bana?
Ona güvenmemeliydim. Asla.
Nefeslerim düzensizleşti, boğazımda bir yumru, gözlerimde yanma vardı.
Zane arkasını döndü, omzunun üzerinden bana baktı.
Ve son bir darbe daha vurdu:
“Unutma… burası *benim* dünyam. Burada hiçbir gücün işe yaramaz. Ben istemedikçe…”
Yavaşça göz kırptı.
“Ve o bakanı sattığın *ufak sırrın*… o da bende. Unutma.”
Ardından yavaş adımlarla odadan çıktı. Paslı kapı gıcırdayarak tekrar kapandı.
Karanlık, yeniden üzerime çöktü…