Jax sadece elinde tuttuğu bıçağın soğuk çeliğine odaklanmıştı. Bakışları, bıçaktan yerdeki kan birikintisine, oradan da o kızıllığın ortasında cansız yatan adama kaydı. Zihninde koca bir boşluk vardı; buraya nasıl gelmişti, bu adam kimdi? Hiç nefes almamışçasına havayı ciğerlerine çekti; taze metalik kan kokusu genzini yakarak içeri doldu. O anki tek dürtüsü kaçmaktı.
Dizleri birbirine çarparak, labirenti andıran dar sokaklarda izini kaybettirmeye çalıştı. Bir noktada tıkanıp kaldığında, soluklanmak için eğildi. Pantolon cebindeki o tuhaf ağırlığı işte o zaman fark etti. Titreyen parmaklarıyla küçük, yıpranmış bir not defterini dışarı çıkardı. Sayfayı çevirdiğinde el yazısıyla düşülmüş bir not karşıladı onu: "New Braunfels Caddesi, Vane Otel. Eve git."
Cadde başında, şansına yaşlı bir taksici sarı arabasına yaslanmış, paketteki son sigarasını tüttürüyordu. Jax, sendeleyerek adama yaklaştı ve adresi fısıldadı. Adam, Jax’i bir süre süzdükten sonra kafasını sallayıp kapıyı açtı ama bakışlarındaki o tekinsiz ifade değişmedi. Motorun gürültüsü sessizliği bölerken yaşlı adam dikiz aynasından Jax’in gözlerine kilitlendi:
"Neden koluna, bacağına ya da sırtına değil de tam alnına 'kendini hatırla' yazdın evlat?"
Jax’in kanı çekildi. "Ne?"
"Diyorum ki... Neyse, boşver."
Sessizlik, motorun uğultusuyla birleşerek Vane Otel'e kadar onlara eşlik etti. Vardıklarında Jax ellerini ceplerine attı ama boşluktan başka bir şey bulamadı. "Burada bekleyin," dedi sesi titreyerek. "Evim yukarıda, yedinci katta. Hemen parayı alıp geliyorum."
Otelin ağır kapısından içeri girdiğinde, buranın evinden ziyade lüks ama tekinsiz bir sığınak olduğunu hissetti. Resepsiyondaki adam, sanki onu her gün görüyormuş gibi sıradan bir tavırla başını selam verdi:
"Hoş geldiniz Bay Vane. Odanız 7 numara. Asansör solda. Kapıyı sağ baş parmak izinle açabilirsiniz."
Jax, teşekkür bile edemeden tarif edilen yere yöneldi. Parmak izini okuttuğunda kapı mekanik bir sesle aralandı. İçeri adım atar atmaz zihnindeki tüm ışıklar bir anda söndü. Bir sarsıntıyla kendine geldiğinde nerede olduğunu bilmiyordu. Elindeki deftere baktı; ilk sayfada büyük harflerle şu cümle karalanmıştı: "Her 25 dakikada bir hafızanı kaybediyorsun Jax. Dante’yi unutma. Kendini hatırla."
Başını kaldırdığında duvarların birer tuval gibi kullanıldığını gördü. Duvarın bir tarafında vahşi bir öfkeyle "ÖLDÜR ONU" yazıyordu. Hemen yanında, daha sakin bir el yazısıyla "Dante'yi Bul" notu düşülmüştü. Dante, ölmesi gereken adam mıydı yoksa tek kurtuluşu mu?
O sırada kapı, sanki yerinden sökülmek istenir gibi yumruklanmaya başladı. Dışarıdan gelen feryatlar koridorda yankılanıyordu:
"Bırakın beni! Dolandırıcı o! Hakkımı istiyorum, hiç mi vicdanınız yok?"
Jax kapıyı araladığında karşısında iki güvenlik görevlisinin yaka paça tuttuğu, öfkeden deliye dönmüş bir adam gördü. Adamın gözlerindeki nefret Jax’e kilitlendiğinde, Jax hayatının en büyük sorusuyla baş başa kaldı: Bu adam kimdi ve zihnindeki o karanlık boşluğun neresindeydi?
"Hafızan seni terk ettiğinde, kime güvenebilirsin? Vücudundaki dövmelere mi, yoksa elindeki yabancı günlüğe mi?"
Eski bir boksör olan Jaxer Vane için hayat, nakavt olduğu bir ringden farksızdır. Yaşadığı gizemli bir olaydan sonra zihni, her 25 dakikada bir acımasızca sıfırlanmaktadır. Geçmişi silinmiş, geleceği ise sadece bir sonraki yirmi beş dakikaya sıkışmıştır. Kim olduğunu hatırlamak için vücuduna kazıdığı dövmelere ve yanından ayırmadığı not defterine muhtaçtır.
