Telefonumun ekranına son kez baktığımda saat 23.16'ydı.
Uyumam gerekiyordu.
Sabah okul vardı ve ben alarmımı kaç kez ertelersem erteleyeyim, sabahları yataktan kalkmayı hâlâ başaramıyordum. Annem bunu bildiği için her gece aynı cümleyi kuruyordu.
“Bu gece erken yat.”
Ben de her gece aynı cevabı veriyordum.
“Tamam.”
Ve neredeyse hiçbir gece gerçekten erken yatmıyordum.
Telefonu yatağımın yanındaki komodine bıraktım. Odamın ışığını kapattım ve battaniyeyi üzerime çektim.
Ev sessizdi.
Koridordan annemin odasının kapısının kapandığını duydum. Sonra birkaç dakika boyunca salondaki televizyonun sesi geldi. Babamın kanalları değiştirirken çıkardığı o sinir bozucu kumanda sesini bile ayırt edebiliyordum.
Sonra o da kesildi.
Saat ilerliyordu.
Gözlerimi kapattım.
Tam uykuya dalacakken—
Bzzzt.
Telefonum titredi.
Gözlerimi açtım.
Elimi komodine uzatıp telefonu aldım.
Ekranda tek bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara
Mesajı açtım.
Sadece bir cümle vardı.
Yarın saat 14.20'de kütüphaneye gitme.
Bir süre ekrana bakakaldım.
Sonra istemsizce güldüm.
“Ne?”
Mesajı tekrar okudum.
Aynı cümle.
Numarayı tanımıyordum.
Mesajın ekran görüntüsünü aldım.
Sonra cevap yazdım.
Kimsin?
Gönderdim.
Mesajın altında birkaç saniye boyunca “gönderiliyor” yazısı kaldı.
Sonra:
İletildi.
Cevap gelmedi.
Numarayı aradım.
Telefon bir kez çaldı.
İki kez.
Üç kez.
Sonra arama kendiliğinden kapandı.
Tekrar aradım.
Bu kez doğrudan:
Arama başarısız.
yazdı.
Kaşlarımı çattım.
“Harika.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Muhtemelen yanlış numaraydı.
Evet.
Başka açıklaması yoktu.
Birisi arkadaşına mesaj atacaktı, yanlışlıkla benim numaramı yazmıştı. Sonra da yaptığı hatayı fark edip cevap vermemişti.
Mantıklıydı.
Telefonu ters çevirdim.
Gözlerimi kapattım.
Ama birkaç saniye sonra tekrar açtım.
Çünkü mesajdaki bir şey kafama takılmıştı.
14.20.
Neden özellikle saat vermişti?
Ve neden kütüphane?
Okulda kütüphaneye gitmekte ne vardı?
Telefonu yeniden elime aldım.
Mesaja baktım.
Sonra kendime kızıp telefonu bıraktım.
“Boş ver.”
Bu kez gerçekten uyudum.
Sabah alarm çaldığında ilk yaptığım şey alarmı kapatmak oldu.
İkinci yaptığım şey ise telefonu kontrol etmek.
Gece gönderdiğim “Kimsin?” mesajının altında yeni bir mesaj vardı.
Bilinmeyen Numara
Mesajı açtım.
Bugün öğreneceksin.
Kalbim bir anlığına hızlandı.
Oturur pozisyonda yatağın içinde kaldım.
“Tamam…”
Bu artık yanlış numara değildi.
Numarayı tekrar aradım.
Telefon çaldı.
Bir kez.
İki kez.
Sonra biri açtı.
“Merhaba?”
Cevap yoktu.
“Beni aradın.”
Sessizlik.
“Kim olduğunu soruyorum.”
Karşı taraftan çok hafif bir nefes sesi geldi.
Sonra bir erkek sesi duyuldu.
“Mesajı gördün.”
Ses çok sakindi.
“Sen kimsin?”
Karşı taraf birkaç saniye sustu.
“14.20'de kütüphaneye gitme.”
“Niye?”
“Çünkü orada olmaman gerekiyor.”
“Bunu neden bana söylüyorsun?”
Telefon kapandı.
Ekrana baktım.
Arama sonlanmıştı.
Hemen numarayı geri aradım.
Bu kez telefon çalmadı.
Bu numara kullanılmamaktadır.
Telefonu kulağımdan indirip ekrana baktım.
Az önce konuştuğum numara nasıl kullanılmıyor olabilirdi?
Kapım açıldı.
Annem başını içeri uzattı.
“Uyandın mı?”
Telefonu yatağın üzerine attım.
“Uyandım.”
“On dakika içinde çıkıyoruz.”
“Tamam.”
Annem kapıyı kapattı.
Ben hâlâ telefona bakıyordum.
İçimde kötü bir his vardı.
Ama bunun ne olduğunu açıklayamıyordum.
Okula girdiğimde her şey normal görünüyordu.
Koridor kalabalıktı.
Birileri sınav sonuçlarını konuşuyor, birileri kantinden aldığı poğaçayı arkadaşına uzatıyor, öğretmenler sınıflara yetişmeye çalışıyordu.
Ben ise bütün bunların arasında tek bir şeyi düşünüyordum.
14.20.
“Lara!”
Başımı kaldırdım.
Duru koridorun diğer ucundan bana doğru geliyordu.
“Sonunda!”
Yanıma gelip koluma girdi.
“Dün sana yazdım.”
“Görmedim.”
“Üç mesaj attım.”
“Uyuyordum.”
Duru bana baktı.
“Sen mi?”
“Ne demek sen mi?”
“Sen gece on ikiden önce uyumazsın.”
“Dün uyudum.”
“İnanmadım.”
Gülümsedim.
Normal davranmaya çalışıyordum.
Duru birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra kaşlarını çattı.
“Bir şey olmuş.”
“Ne?”
“Bilmiyorum. Suratından belli.”
“Suratımda ne var?”
“Bir şey var.”
Telefonumu cebimde hissettim.
Bir an söylemeyi düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
“Bir şey yok.”
Duru gözlerini kıstı.
“Kesin bir şey var.”
“Ders başlayacak.”
“Lara.”
“Sonra anlatırım.”
“Tamam. Ama anlatacaksın.”
Başımı salladım.
Sınıfa girdik.
İlk ders matematikti.
Normalde sevmediğim bir ders değildi ama o sabah öğretmenin tahtaya yazdığı hiçbir sayı kafama girmiyordu.
Defterimin köşesine farkında olmadan aynı şeyi yazıyordum.
14.20
Bir kez.
Sonra üstünü çizdim.
Bir daha.
Sonra onu da çizdim.
Duru yan sıradan defterime baktı.
“Sen matematik yerine saat mi çalışıyorsun?”
“Sus.”
Güldü.
Ben gülmedim.
Saat 10.35'te yeni bir mesaj geldi.
Telefonumu sıranın altında açtım.
Bugün bana güvenmek zorunda değilsin.
Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.
Ama 14.20'de orada ol.
Kaşlarımı çattım.
Az önce gitmememi söylemişti.
Şimdi gitmemi söylüyordu.
Sen ne istiyorsun?
Gönderdim.
Cevap gelmedi.
Telefonu kapattım.
Dersin geri kalanını zor geçirdim.
Öğle arasında Duru'yla kantine indik.
Ben yemek sırasındayken telefonum tekrar titredi.
Bu kez mesaj daha kısaydı.
13.47
Sadece bu.
“Ne?”
Duru telefonuma baktı.
“Yine mi?”
Başımı kaldırdım.
“Evet.”
“Bana ver.”
“Ne?”
“Telefonunu.”
“Niye?”
“Çünkü bu artık şaka değil.”
Telefonu ona uzattım.
Mesajları baştan sona okudu.
Yüzündeki ifade değişti.
“Bunu polise falan söylemeliyiz.”
“Abartma.”
“Lara, biri sana mesaj atıyor, sonra arıyor, sonra numarası kullanılmıyor. Bu normal değil.”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
“Ne istediğini anlamaya çalışıyorum.”
Duru telefonu bana geri verdi.
“Bugün kütüphaneye gitmeyeceksin.”
“Gitmeyeceğim.”
“Kesin mi?”
“Kesin.”
Telefonum yeniden titredi.
İkimiz de ekrana baktık.
Yeni mesaj:
13.48
Bir dakika sonra:
13.49
Sonra:
13.50
Duru yüzüme baktı.
“Bu ne?”
“Bilmiyorum.”
Mesajların hepsi yalnızca saatti.
13.51.
13.52.
13.53.
Dakikalar ilerledikçe telefonum titremeye devam etti.
13.54.
13.55.
13.56.
Sonra birden durdu.
Ekrana son bir mesaj geldi.
14.20'yi bekle.
Duru telefonu elimden aldı.
“Tamam.”
“Ne yapıyorsun?”
“Telefonunu kapatıyorum.”
“Duru—”
“Hayır. Bu kadar yeter.”
Telefonu kapatmak için güç tuşuna bastı.
Ekran karardı.
İkimiz de birkaç saniye sustuk.
Sonra Duru hafifçe gülümsedi.
“Bitti.”
Tam o anda okulun koridorundan yüksek bir ses geldi.
Bir kitap yere düşmüştü.
Başımı çevirdim.
Koridorun ortasında yerde kalın, eski bir kitap duruyordu.
Etrafta kimse yoktu.
Duru bana baktı.
“Dur.”
Ama ben çoktan yürümeye başlamıştım.
Kitabın yanına eğildim.
Üzerinde okulun kütüphane mührü vardı.
Kitabı elime aldım.
İç kapağında küçük bir etiket vardı.
Kayıt No: 2317
Kalbim hızlandı.
Kitabı çevirdim.
Arka kapağın içine kurşun kalemle tek bir şey yazılmıştı.
23.17
Duru yanıma geldi.
“Lara…”
Cevap vermedim.
Telefonum kapalıydı.
Ama bir şekilde cebimde titrediğini hissettim.
Telefonu çıkardım.
Ekran kapalıydı.
Yine titredi.
Sonra kendiliğinden açıldı.
Saat:
14.18
Ekranda yeni bir bildirim vardı.
Telefon kapalıyken nasıl geldiğini anlamadan mesajı açtım.
İki dakika kaldı.
Duru bana baktı.
“Ne yapacağız?”
Kütüphanenin kapısı koridorun sonunda duruyordu.
Saat 14.19 oldu.
“Bilmiyorum.”
“Lara, gitme.”
Kapıya baktım.
Sonra elimdeki kitaba.
Sonra tekrar kapıya.
Saat 14.20 oldu.
Telefonum titredi.
Yeni mesaj:
İçeri gir.
Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.
Yalnız gel.
Duru kolumu tuttu.
“Kesinlikle hayır.”
Tam cevap verecektim ki kütüphanenin içinden bir ses duyuldu.
Bir sandalye çekildi.
Sonra bir kitap kapandı.
Ve bir erkek sesi, kapının diğer tarafından sakin bir şekilde konuştu:
“Sonunda geldin, Lara.”
Olduğum yerde kaldım.
Duru bana baktı.
“Sen… onu tanıyor musun?”
Başımı yavaşça iki yana salladım.
Hayır.
Tanımıyordum.
Ama o ses…
O sesi daha önce duymuştum.
Sabah telefonda konuştuğum sesti.
Kapı koluna uzandım.
Tam aşağı bastıracakken içeriden aynı ses tekrar geldi.
Bu kez daha alçak bir tonda:
“Geç kaldın.”
Kapıyı açtım.
Ve içeride, masanın üzerinde duran tek şeyin benim çocukluk fotoğrafım olduğunu gördüm.