İçeriğe geç

1949

Bölüm 3 · 19 dk okuma

1949

Bölüm 3

1- Ceset

Karşımda gördüğüm cesetti beni titreten, korkutan. Paramparça olmuş yüzüydü.

_

Annem ne yapıyordu acaba şuan? Yokluğumu fark etmiş miydi? Endişeleniyor muydu? Bunları düşünüp benim de endişelenmem gerekiyordu ama annem için endişelenemiyordum. Kızının bir anda ortadan kaybolması korkunç olabilirdi ama bu durum benim açımdan daha korkunçtu. Nerede ve hangi zaman diliminde olduğumu bilmediğim gibi ne yapmam gerektiğini de bilmiyordum. Bundan sonra ne olacaktı? Evime, kendi hayatıma dönebilecek miydim yoksa sonsuza kadar burada mı kalacaktım?

Kaçırılsaydım bile en azından başıma neler geldiğini bilirdim. Ya da köyün yakınlarında bir yerlerde olsam, bunların bir açıklaması olabilirdi. Ama bilmediğim bir köyde ve zamanda uyanmamın bir açıklaması olamazdı. Neler olduğunu bana açıklayacak biri de yoktu. Benim anlamam da mümkün görünmüyordu. Çünkü takvimin yanlış olduğunu düşünüp doktora bunu sorduğumda bana garip garip bakmış ve takvimde bir hata olmadığını söylemişti.

Ben, henüz doğmamış olduğum bir zamana nasıl gelmiştim? O kadın.. O korkutucu siyah saçlı kadın mı getirmişti beni buraya? Peki neden? Ben hiçbir şey yapmamıştım ki!

Ne düşünürsem düşüneyim burada olmamın nedenini anlayamıyordum. Ağlamaya başlamam gerekiyordu çoktan, ben evde bile annemi göremeyince aklıma kötü şeyler getirip ağlayan biriydim. Olayın şokunu atlatamamıştım ki henüz. Gerçek olup olmadığından emin bile değildim. Ben inanmazdım ki böyle şeylere! Zamanda yolculuk yapmak imkansızdır! Hala birinin bana şaka yaptığını düşünüyor olmalıydım. Yine de içinde bulunduğum durumu bana anlatabilecek birisi yoktu. Doktorun bana yardım edeceğini düşünmüştüm fakat ona takvimi sorduğumda bile bana garip garip bakmıştı, olanları anlatıp nedenini sorsam muhtemelen beni akıl hastanesine, tabi varsa, gönderirdi.

Şuan içinde bulunduğum duruma göre garip kaçsa da, neden geçmişe geldiğimi sorguluyordum. Neden gelecek değil de geçmiş? Eğer zamanda yolculuk yapacaksam geleceğe gitmeyi tercih ederdim. En azından gelişmiş yeni teknolojiler falan keşfedebilirdim. Ya da gelecekte hayat nasılmış, ona bakabilirdim. Geçmişte ne yapabilirdim ki? Burayı bilmiyordum bile, insanlarını tanımıyordum. Peki o zaman ne diye buradaydım? Bir an önce kendi hayatıma dönmem gerekiyordu, burada yaşayamazdım. Köye bile benzemeyen küçücük ormanda çadırlarda yaşayan insanlar. Bu kadar insanın bu ormanda, üstelik çadırlarda yaşaması mantıksızdı. 71 sene öncede bile olsam ev diye bir şeyin burada da mevcut olduğunu tahmin edebiliyordum.

Bu durumda düşündüğüm şeyleri fark edince içimden ciddi mi olduğumu yoksa şaka mı yaptığımı sorguladım. Bunları düşünebilmem çok gülünçtü. Eve nasıl dönebileceğimi düşünmeliydim. Pek bir faydası olmazdı ya, neyse.

Doktor beni biraz muayene etmiş ve önemli bir şeyim olmadığını söylemişti. Kollarım morarmıştı bu yüzden bir yerden düşüp düşmediğimi sordu. Hatırlamadığımı söyledim. İçimden 'Gelecekten geçmişe gelirken yere mi düştüm acaba?' diye düşünsem de bu sonradan saçma geldi ve bu fikri aklımdan çıkardım. Adam kanayan alnıma yara bandı yapıştırdı. 'Vay canına, yara bandını icat etmişler' diye dalga geçtim içimden gözlerimi devirirken.

Doktor söylediğim köyü bulamadığından ve benim sorduğum saçma sapan sorulardan muhtemelen delirdiğimi düşünmüş ama bana bunu söyleyemeyeceğinden hafızamı geçici olarak kaybetmiş olabileceğimi, zihnimin karışık olduğunu söylemişti. Köyümü bulamadığını ama araştıracaklarını söyleyerek beni başından savmıştı. Öyle bir şey yapmayacağını biliyordum. Uğraşmazdı. Uğraşsa da bulamazdı, anlamıştım.

Derin bir nefes aldım ve nasıl geçmişte bu kadar geriye gidebildiğimi anlamaya çalıştım. Çünkü eğer nedenini bulabilirsem, aynı şeyi tekrarlayarak kendi zamanıma dönebilirdim belki.. Hayır, yapamazdım çünkü muhtemel burada olmamın nedeni o suratı parçalanmış siyah saçlı korkunç kadındı ve kendi mantığıma göre ilerlersem onu tekrar bulmam gerekirdi. Bu da mümkün olamazdı çünkü ilk seferde bile nasıl geldiğini bilmiyordum. Burada kalmıştım, sonsuza kadar!

Şimdi ise 'hastane' denilen fakat 'hastane' kelimesine uyabilmesi için bin şahit isteyen beyaz, kırmızı çizgili çadırın önünde durmuş, hâlâ bir rüya olduğunu düşündüğüm çadır topluluğuna bakıyordum.

Burası gerçekten yemyeşildi. Çadırlar, ormanın içine kurulmuştu. Bu alan fazla küçüktü. Hiç bina yoktu. Çadırların hepsi birbirine yakındı ve aynı yerde, ağaçların olmadığı bir düzlükte toplanmışlardı. Etrafları ağaçlarla çevriliydi. Sanki köy değil de kamp alanı gibiydi. Bir avuç insan, birkaç günlüğüne kampa gelmiş gibiydi. Sanki birazdan hava kararacak ve yemeklerini yedikten sonra gençler aralarında toplaşıp ateşin başında birbirlerine korku hikayeleri anlatacaklardı. Ardından herkes çadırlarına girecek, ertesi sabah mutlu, kampları biteceği için biraz da üzgün ve yorgun bir şekilde çadırlarını toplayıp evlerine gideceklerdi.

Ama kampta falan değildi buradaki insanlar. Mutlu ya da eğleniyor değildi hiçbiri. Gerçekten burada kalıyorlardı. Neden? Evleri yok muydu? Hala gerçekçi gelmiyordu burası, bir tuvalin içine sıkışmış gibi hissediyordum. Ağlamak üzereydim ama ağlayamıyordum da. Rüyada olup olmadığımı tespit etmek için bir kere daha sağ elimle sol kolumu cimcikledim. Bu hareketi insanların içinde ikinci yapışımdı, beni deli sanıyor olmalılardı. İyi yanı, kimsenin bana bakmamasıydı, muhtemelen hastane denilen çadırda olduğumu düşünüyorlardı hala.

Düşünürken parmaklarımla şakaklarımı ovmamın sonucunda kafamdaki yaraya bastırmış olmalıydım, alnımda hissettiğim yanmanın başka açıklaması olamazdı çünkü.

Canımın acısıyla bağırdığımda sol tarafımdan bir çıtırtı duydum. Kaşlarımı çatarak o tarafa baktığımda bana garip garip bakan ve gittikçe yakınıma gelen uzun boylu kumral çocuğu gördüm. Kahverengi dalgalı saçları kulaklarına kadar uzanıyordu, çatık kaşları ve olduğum yere kilitlenmeme neden olan sert bakışlarıyla bana doğru geliyordu. Bu çocuğu tanıyordum, buraya düştüğümde ilk gördüğüm insan oydu. Ormanda beni kovalayan, beni kaçıran bir sapık olduğunu düşündüğüm çocuktu.

Yanıma gelince şüpheli bakışlarını gözlerime dikti. O da benim kim olduğumu, burada ne yaptığımı sorguluyordu. Benim gibi. Beni tanımıyordu ve bu herkesin birbirini tanıdığı ormanın içindeki küçücük çadır topluluğunda ben kimsenin istemeyeceği bir yabancıydım. Onlara zarar verebilirdim, hangi amaçla burada olduğumu bilmiyorlardı sonuçta. Ben de bunu onlara açıklayamazdım. Sonuçta herhangi biri bu kocaman ormanın içindeki küçük insan topluluğuna gelmezdi. İsteyerek bile bulmak zordu burayı. Yani burada çok da hoş karşılanacağımı düşünmüyordum.

Beni sorgular gibi süzen çocuğa, sanki yabancı oymuş gibi garip garip bakmaya başladım. Tamam ben burada tanınmayan biriydim, nereden ve nasıl geldiğimi bilmiyor olabilirdi. Ona göre çok şüpheli biri de olabilirdim, benden hiç hoşlanmamış da olabilirdi. Ama bunların hiçbiri bana bu kadar ezici ve sert bakmasını gerektirmezdi. Mesela benimle konuşmaya çalışabilirdi. Neden burada olduğumu, kim olduğumu sorabilirdi. Cevap veremezdim ya neyse..

Delici bakışlarımı ona diktiğimde kaşlarını daha da çattı. Ben de bu saçma bakışmanın daha fazla uzamasını istemediğim için -biraz da korktuğum için- konuşmaya karar verdim. Çünkü o bakışlarıyla bana bir şeyler sormaya çalışsa da, onu anlamıyordum.

"Merhaba?"

Ben aniden konuşunca biraz şaşırdı. Gözlerini benden çekti ve ileride çığlık çığlığa ip atlayan çocuklara baktı. Ben de onu taklit ederek bakışlarımı o tarafa yönelttim. Çocuklar epey eğleniyorlardı, arkalarında ateşin başında toplanıp yemek pişirmeye çalışan kadınların ya da muhtemelen akşam yemeğini hep beraber yiyecekleri için sofra kurmaya çalışan adamların aksine. Onların suratı asıktı, hiçbiri şuan halinden memnun gibi gözükmüyordu. Ya şuan yaptıkları iş onları çok mutsuz ediyordu ya da hepsini aynı anda mahvedebilecek bir şey olmuş olmalıydı. Yüzlerindeki ifade bıkkınlık değildi ama. Buradaki insanlara bir şey olmuştu. Hiçbiri mutlu değildi, çocuklar dışında. Ama onların mutluluğuna güvenmiyordum. Çünkü çocuklar hep mutludur. Hayatı toz pembe görürler, kötü bir şey yaşasalar bile bu çok ağır değilse kısa sürede unuturlar. Oyun oynamak iyileştirir onları, arkadaşlarıyla beraber olmak mutlu olmak için yeterlidir.

"Merhaba."

Derin bir nefes aldıktan sonra sonunda konuşabildi yanımdaki çocuk. Cevap vermesi o kadar uzun sürmüştü ki, bir an bana karşılık vermeyeceğini düşünmüştüm.

"Melis ben."

Sonunda bakışlarını tekrar bana çevirdi, bakışları biraz yumuşamıştı. Kaşları artık çatık değildi ve gözlerime sert sert bakmıyordu.

"Burada ne yapıyorsun Melis?"

Omuz silkip sorusuna umursamazca bir tavır takınarak cevap verdim:

"Bunu ben de bilmiyorum."

Bana inanmadığını belli eden garip bakışlarına daha fazla maruz kalmak istemediğim için açıklama yapma ihtiyacı hissettim, bir açıklamam olmamasına rağmen.

"Doktor hafızamı kaybettiğimi söyledi."

"Hiçbir şey hatırlamıyor musun yani?"

"Kim olduğumu hatırlıyorum, sadece buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum."

Anladığını belirtircesine kafasını salladı. Çok konuşkan biri değil gibiydi. Yine de bana hala söylemediği için adını sordum. Kısa bir şekilde verdiği cevapla adının Aras olduğunu öğrendim. Böyle bir isim beklememiştim, 71 yıl önceye göre oldukça moderndi çünkü.

"Bana burayı gezdirmeyecek misin?"

Kollarını birbirine bağlayarak omuz silkti.

"Gezdirecek bir yer yok ki?"

Gezecek bir yer olmadığını elbette biliyordum. Her şey karşımızdakilerden ibaretti. Sadece sohbeti uzatmak için konu açmaya çalışmıştım. İşe yaramamıştı. Yine de bu konunun açılmış olmasına sevinerek aklımdaki soruyu soruverdim.

"Sahiden, burası neden böyle? Köye benzemiyor pek. Çadırlar falan."

Bu soruyu bekliyormuş gibi acıyla gülümsedi. Belli ki pek hoş şeyler olmamıştı. Gülümsemesi, ağlamasını bastırmak için yüzüne yerleşmiş gibiydi. Onun da acıları vardı, bu orman hakkındaydı. Ve bu acıları buradaki herkesle paylaşıyordu muhtemelen. Haklıydım, buradaki insanlara bir şey olmuştu. Kötü bir şey. Tam açıklamasını istemek için ağzımı açmıştım ki konuşmaya başladı:

"Geçen hafta kasabamızda büyük bir deprem oldu. Gecenin bir yarısı, çığlıklarla uyandım. Komşularımız, arkadaşlarımız, tanıdıklarımız, neredeyse hepsi öldü. Çok az kişi kurtuldu. Sonra barınmak için burayı bulduk ve geçici süreliğine, kimse ne kadar olacağını bilmese de, buraya yerleştik. Devlet çadırları ve sınırlı süre yetecek bir miktar yiyeceği karşıladı fakat dediğim gibi, sınırlı süre."

İşte bu, burada neden çadırlar olduğunu açıklıyordu. Deprem olmuştu, tüm hayatlarını yıkıp geçmişti. Burada ne kadar kalacaklarını bile bilmiyorlardı.

"Peki ya ailen?"

"Öldüler, hepsi."

Üzgün olduğumu söyledim ve umurunda değilmiş gibi gözlerini kaçırdı, başka yerlere bakmaya başladı. Ama umurunda olduğunu biliyordum, gözlerini de ağlamak üzere olduğunu fark etmeyeyim diye kaçırmıştı. İkimiz de susup sessizce karşımıza bakarken ve ben tam da onun o kadar da sinir bozucu bir insan olmadığını düşünmeye başlamışken sağımızdaki çadırdan kopan ani, dehşet dolu çığlıkla yerimden sıçramış, kafamı hızla diğer taraftaki Aras'a çevirmiştim. O da şaşırmış gibiydi. Gözlerini sonuna kadar açmış, sesin geldiği yöne bakıyordu.

"Biri çığlık attı" dedim korkuyla. Onun da duyduğunu biliyordum, bu daha çok nedenini sorgulamak gibiydi.

Ne olmuştu durup dururken? Ne kadar, sanki kadın çocuklarına kızmış ve bağırıyormuş gibi düşünmek istesem de öyle değildi. Kızgınken atabileceğiniz türden bir çığlık değildi bu. Çığlığı anlatıyordu her şeyi. Acı vardı içinde, korku vardı.

Aras aniden çadıra doğru koşmaya başladı ve ben de onu takip ettim. O kadar hızlı koşmuştuk ki dışarıdan gören birisi yarış yaptığımızı düşünebilirdi. Koştuğumuz sürede iki adım ötemizdeki çadır bana fazlasıyla uzaktaymış gibi gelmişti. Gitmemiz çok uzun sürmüş gibi hissetmiştim.

Çadıra vardığımızda bir kadını, ağlayarak yerde yatan birini sarsarken gördük. Aras kadının yanına gidip konuşacaktı ki -büyük ihtimalle ne olduğunu soracaktı- yanına vardığında kadının sarstığı kişiye bakıp aniden durdu. Bir süre olduğu yerde hiç kıpırdamadan, sadece yere bakarak bekledi. Zaman birkaç saniyeliğine durdurulmuş gibiydi. Aras asla hareket etmiyordu, orada öylece beklerken taşlaşmış gibiydi.

Ardından zaman akışkanlığını geri kazandı, Aras omzunun üstünden bana baktı. O kadar dehşet dolu bakıyordu ki, ne görmüş olabileceğini daha da merak etmiştim. Kötü bir şey görmüştü, bakışlarından anlayabiliyordum bunu. Ne yapacağını bilmiyormuş gibi bakıyordu. Şoka girmişti ve benden yardım bekliyordu.

Yavaşça yanlarına yaklaştım ve bu kadar korkunç olanın ne olduğunu görmek amacıyla Aras'ı hafifçe kenara ittim. Bakışlarım yere indiğinde gördüğüm şeyin şimdiye kadar hayatımda gördüğüm en ürkütücü şey olduğunu düşündüm. Tabii ki filmlerde, kitaplarda ya da haberlerde de rastlamıştım böyle şeylere, fakat hiçbiri böylesine ürkütücü görünmüyordu.

Karşımda, yerde kanlar içinde yatan bir adam bedeni vardı. Öyle ki, yüzü parçalanmış olduğundan adam olduğundan bile emin değildim. Bunu kana bulanmış kıyafetlerinden ve saçlarının kesim şeklinden çıkartmıştım.

Midemin ayağa kalktığını hissederken adamın parçalanmış, kanlı suratına daha fazla bakmak istemiyor ama bakışlarımı da çekemiyordum. Burnu ve ağzı parçalanmış, birbirlerine karışmıştı. Onun için kendisini parçalayarak ağlayan kadının onu nasıl tanıdığını bile anlamamıştım.

Yerde yatan ceset o kadar fazla kan kaybetmişti ki, üstündeki kıyafetlerin rengi bile belli olmuyordu. Muhtemelen karnından ya da göğsünden de darbe almıştı çünkü vücudunun o kısmı içe doğru çökmüştü. O kadar fazla acı çekmişti ki, yerde uzanan bedeni orantısız bir şekilde yamulmuştu. Bacakları ayrı yerlere uzanmış, kafası olabildiğince geri gitmiş ve sol kolu kaçmak ister gibi çadırın kapısının olduğu tarafa yönelmişti. Diğer kolu ise berbat durumdaydı. Eklem yerinden ters bir şekilde bükülmüştü ve eli kanlar içindeydi. Cesedin paramparça olan kısmı bir tek yüzü değildi, sağ eli de paramparçaydı. Parmakları öğütülmüş kıyma tanecikleri gibi elinin yanlarına saçılmıştı. Bileğinin ucunda bir tek elinden küçük bir parça kalmıştı adamın. Acımasızca lime lime edilmişti. Bunu nasıl bir insan, nasıl bir aletle yapabilirdi? Yüzü küçük küçük parçalara ayrılmış, pul pul olmuştu. Nasıl tüm parçaların aynı boyda olduğunu sorgulasam da, çığlıklarıyla kulaklarımı tırmalayan kadını görmezden gelip bunu düşünemiyordum.

Adamın eşi olmalıydı kendini yerlere atarak ağlayan bu kadın, muhtemelen şuan nefes alamıyor gibi hissediyordu. Gerçek olup olmadığını sorguluyordu karşısındaki cesedin. Kendini öldürmeyi bile düşünüyordu belki de.

Sertçe yutkundum.

_

Titriyordum. Durduramıyordum titrememi, ama beni bu duruma sokan şeyden de kaçamıyordum. Karşımda gördüğüm cesetti beni titreten, korkutan. Paramparça olmuş yüzüydü. Gözlerimi dahi çekemiyordum karşımdaki artık bir ruha sahip olmayan, içi boş bedenden.

Bu kadar korkunç olmamalıydı. Normal bir insan bedeniydi işte, sadece ruhu onu terk etmişti. Neden bu kadar korkuyordum ki? Çadırı kırmızıya boyamış sıvıdan mı? Yoksa adamın parçalanmış yüzünden ve elinden mi? Ya da bu boş bedenin hala sonuna kadar açık, kapakları parçalanmış korku dolu gözlerinden mi? Hayır, ben bunlardan korkmazdım. Benim korktuğum şey, olayın caniliğiydi. O adamın bunları yaşarken hissettiği korkuyu hissediyor, bundan korkuyordum. Hangi insan bunu yapmış olabilirdi? Hangi insan bunu yapabilirdi? Bunu yapan insan olamazdı.

Dehşetle yanımdaki Aras'a baktım. Onun da benden pek farkı yoktu. Derin derin nefes alıyordu, boynundaki damarlar şişmiş, yumruklarını sıkmıştı. Kıpkırmızı olmuştu, korktuğu ve kendini sıktığı için. Dehşete düşmüştü, gözlerini cesetten alamıyordu. Büyük bir çığlık atacakmış da kendini tutuyormuş gibiydi.

Önümüzdeki kadın hala boş çırpınışlarla adamı sarsarak uyandırmaya çalışıyordu. Aslında o da biliyordu uyanmayacağını, bir daha asla gözlerini açıp kendisine bakamayacağını.

"Rukiye teyze, gel dışarı çıkalım seninle."

Aras konuşarak onu buradan uzaklaştırmaya çalışsa da kadın onu dinlemiyordu. Paramparça olmuş adamdan asla uzaklaşmıyordu. Onu bırakması gerekiyordu, bu korkunç hale gelmiş cesede daha fazla bakarsa kafayı yerdi. Aras ve ben bile bu görüntüyü atlatamamışken kadının bunu normal karşılayıp bizimle dışarı çıkmasını sağlayamazdık.

Nasıl bir vahşetti bu? Etleri pul pul kalkmış, kemikleri ve parçalanmış yüz kasları açıkça görünen bu cesetten gözlerimi alamıyordum bir türlü. Burnundan eser kalmamıştı, parçalanmış yanaklarından dişleri gözüküyordu. Yüzünde sağlam kalan tek yer gözleriydi, bilerek parçalanmamış gibilerdi. Hala canlı ve etrafı seyreder gibiydi gözleri.

Cesedin önünde eğilip huzur içinde yatmasını dileyerek, sağ elimle açık gözlerini parçalanmış göz kapaklarının izin verdiği kadar kapattım.

Sanki, yüzü alerjiden küçük kabarcıklar oluşturmuş gibiydi. Ama alerji böyle olmazdı. Kanamazdı, iskeletinin görünmesine neden olmazdı. Bu daha çok, rendelenmiş gibiydi.

Rendelenmiş gibiydi.. rende? Gözlerim istemsizce yerde duran rendeye gitmişti. Peki neden yerdeydi? Daha da önemlisi, neden rendede kan izleri, ve keskin bıçaklarının arasında et parçaları vardı? Bunu yapan her kimse, neden rende tercih ettiğini anlayamamıştım ama olaya eğlence katmak istemişti sanki kendine göre. Ne kadar vahşi, ne kadar güzel. Vahşetin gerçekçiliğini tam anlamıyla hissediyordum artık.

Adamın yüzü rendelenmişti. Bundan emindim. Fikrimi yüksek sesle ve yerdeki rendeyi göstererek dile getirdiğimde Aras'ın bakışları bana kaydı. Ardından da şok içindeki bakışlarımı takip ederek yerdeki rendeye baktı. Hızla ayağa kalkıp rendenin yanına gitti. Yere çöküp incelemeye başladı.

Peki ama, bunu yapan bir katilse neden arkasında böyle bir kanıt bırakmıştı? Eğer yakalanmak istemiyorsa kanıtları ortadan kaldırması gerekmiyor muydu? Evet, burada bu derece önemli bir kanıttan bile bir şey bulamayabilirdik, ama yine de rendenin öylece ortada olması, bunun bir cinayet olduğunu apaçık belli ediyordu. Herkes bir katil olduğunu bilecekti. Böyle bir şeyi yanlışlıkla ortada unutmuş olamazdı. Daha çok bilerek kanıt bırakmış gibi görünüyordu. İçimizden birilerinin insanüstü derecede cani olduğunu bilmemizi istemişti. Birbirimizden şüphelenecektik.

Bakışlarım köşede dizlerine kollarını sarmış ve kafasını da kollarına gömüp sessizce ağlayan kadına gitmiş, ardından tekrar yerde uzanan cesede kaymıştı. Yüzü parçalanmasına rağmen yerinde duran gözlerine baktım. Gözleri açıktı. Ben gözerini kapatmıştım oysa ki. Hatırlıyordum, kapattığıma emindim. O zaman neden şimdi gözleri açıktı? Yanlış mı hatırlıyordum? Gözlerinin açık olması yetmezmiş gibi göz bebekleri bana odaklanmış, sanki beni seyrediyormuş gibi gözüküyordu. 'Neden gözlerimi kapattın? Bak istersem açabilirim, böyle kalmasını istiyorum.' diyorlardı bana bakarak.

Hayal mi görüyordum? Gözlerimi hızla kırpıştırarak kafamı sağa sola sallayıp, yanılmış olabileceğimi düşünerek tekrar Aras'a döndüm. Ona baktığımı fark etmedi.

_

Olayı duyan herkes şok içindeydi. Tüm insanlar aralarında bir katil olduğuna inanıyorlardı.

Dün o adamı gördükten sonra zaten mutsuz olan insanlar daha da umutsuz hale gelmişti. Kendi başlarına da aynısının geleceğini düşünerek kendilerini çadırlarına kapatmışlardı. Herkes birbirini tanısa da kimsenin kimseye güveni kalmamıştı. Herkes birbirinden uzak kalmaya çalışıyordu. Herkes katil olabilirdi, aynı çadırda kaldıkları kişi bile bir canavar olabilirdi.

Aras da ben de adamı ve rendeyi gördükten sonra bunu insanlara söylememeyi, yoksa korkacaklarını düşünmüştük. Ama tam o anda içeri dalan bir kadın çığlığı basarak her şeyi mahvetmişti. Bütün köy içeri doluşmuştu duyulan çığlıkla.

Gerçek şu ki, biz saklamaya çalışsaydık ve o kadın içeri girmeseydi bile bu olay elbet öğrenilecekti. Çünkü burada zaten çok az sayıda insan yaşıyordu, herkes birbirini tanıyordu yani birinin yokluğunu eninde sonunda fark edeceklerdi. Ölen adamın karısı olduğunu tahmin ettiğim kadına bakarak bile herkes her şeyi anlayabilirdi.

_

"Ne düşünüyorsun? "

Aras elindeki elmalardan birini bana uzattı. Ona, zoraki olduğu çok belli olan bir gülümseme sundum ve elmayı aldım. Ne düşündüğümü, ya da ne düşünmem gerektiğini ben de bilmiyordum ki. Hala neden burada olduğumu, burasının neresi olduğunu, neden geçmişe geldiğimi ya da evime nasıl döneceğimi mi düşünsem yoksa ölen adamı düşünerek üzülüp, bunu kimin yaptığını ve neden yaptığını mı düşünsem ben de bilmiyordum açıkçası.

"Ne düşündüğümü biliyorsun" cesetten bahsediyordum.

Kendi elmasından bir ısırık aldı ve yanıma oturdu. Bu böyle olmazdı. Adamı götürmüşlerdi ve olay kapanmıştı onlara göre. İnsanlar korkuyordu ama kendi başlarına da aynısı gelene kadar harekete geçmeyeceklerdi.

Derin bir nefes alarak oturduğum çimenlerden kalktım. Gözlerimi de hâlâ çimlerde oturan Aras'a diktim. Meraktan içim içimi yiyordu. Ona baktığımı fark edince ne olduğunu sorar gibi kaşlarını havaya kaldırdı.

"Merak etmiyor musun?" dedim bir anda kalkmamla şaşıran Aras'a bakarak.

Madem bu bilmediğim zamana, bilmediğim yere gelmiştim, bir işe yaramalıydım. Yine de tek başıma yapamazdım.

"Neyi?" diye sordu sanki anlamamış gibi

"Kimin, neden böyle bir şey yaptığını."

Alayla güldü.

"Merak ediyorum etmesine de, bir işe yaramıyor?"

"Evet, o yüzden işe yaramasını sağlayacağız."

O da ayağa kalktı ve şaşkınlıkla kaşlarını çatıp bana baktı.

"Yani?"

Basit bir şeymiş gibi omuzlarımı silkerek cevapladım.

"Araştıracağız"

"Ne?"

"Araştıracağız işte. Bu köyde bir katil var ve onu bulacağız. Daha fazla insanı öldürmeden." dedim ve o çok saçma bir şey söylemişim gibi yüzünü buruşturdu.

"Bunu bizim yerimize daha kıdemli kişilerin.."

Ne diyeceğini bildiğim için sözünü yarıda kestim.

"Söylesene burada bir polis var mı? Ya da dedektif? Peki ya devlet, büyük şehirlerdeki ilgi çekici olaylar yerine bu küçücük, depremden kaçmış insan topluluğunun sorunlarına bakacak mı?"

Sessiz kaldığında bana hak verdiğini anlamıştım. Yine de bu işe bulaşmaya çok gönüllü gibiymiş gibi gözükmüyordu. Başını belaya sokmak istemiyor gibiydi.

"Ama yine de, büyüklerimiz varken bu bize düşmez."

"Onlar olayı araştırmayacaklar! İnsanlar korkuyor, hiç kimse güvenli sandığı çadırından çıkıp buna cesaret etmez. Boş verelim gitsin mi diyeceksin? Eğer burada bir katil varsa, bir kişiyi öldürmekle yetinmez. Kasabandan kalan bir avuç insanın da ölmesine izin verecek misin? Ya da, belki sıradaki sensin? Belki buradaki insanlardan en sevdiğin, en değer verdiğin?.."

"Tamam!"

İstediğimi almanın sevinciyle gülümsedim.

Devam etti:

"Peki ne yapacağız?"

_

"Bakın hanımefendi, şu an konuşmak istememenizi anlıyoruz ama kocanıza bunu yapan kişiyi bulmamız için bize yardım etmelisiniz."

Soruma yine yanıt alamamıştım. Kadının verdiği tek cevap hıçkıra hıçkıra ağlamasıydı.

Aras'la konuşmamız üzerine buradan başlamamız gerektiğine karar vermiştik. Ama kadın bizimle konuşmuyordu. Sürekli ağlıyor, bağırıyordu.

"Beni rahat bırakın! Yapabileceğiniz hiçbir şey yok, kocamı geri getiremezsiniz!"

İçimden sabır dilemeye başlamışken Aras konuya girdi.

"Rukiye teyze, bunu yapanın kim olduğunu merak etmiyor musunuz? Neden öldürüldüğünü? Peki intikam da mı almak istemiyorsunuz? Size yardım etmeye çalışıyoruz."

Kadın biraz sakinleşmiş gibiydi ancak hala bize yardım etmeye pek istekli gözükmüyordu.

"Aras, oğlum. Senin elinden ne gelebilir ki Allah aşkına?" dedi umutsuz bakışlarla bizi süzerken.

Ellerimi saçlarımdan geçirip derin bir nefes aldım.

"Size kesin olarak bir sonuca varacağımızı söylemiyoruz zaten. Sadece deniyoruz. Sizin aksinize, araştırıyoruz. Ama bize yardım ettiğiniz yok. Sanki kocanız umurunuzda değilmiş gibi konuşuyorsunuz."

Kadının gözlerinin karardığını gördüm bir an. Ama ikna olmuş gibiydi.

"O nasıl söz öyle?! Kocamı her şeyden çok severim ben. Nasıl merak etmem?"

Biraz düşündükten sonra devam etti:

"Tamam, ne isterseniz sorun. Cevaplayacağım. Yine de bu iş siz çocuklara düşmez"

Başkalarının umurunda olmadığını söylemek yerine alayla güldüm ve gözlerimi devirdim. Bizi küçümsüyordu.

"Kocanız ne iş yapıyordu? "

Direk yönelttiğim soruya karşılık kadın biraz şaşırsa da hemen cevap verdi:

"Demirciydi."

Demirci.. Rende.

Aras devam etti:

"Peki son zamanlarda onda bir gariplik fark ettiniz mi?"

Kadın omuz silkerek gözlerini bize dikti.

"Hayır, yoktu." dedi muhtemelen bir an önce gitmemizi umarken.

Sonra gözlerini yere indirip düşündüğüne dair mırıltılar çıkardı. Ardından kaşlarını çatarak tekrar bize baktı. Bir gariplik vardı ve o da bunu yeni fark ediyordu.

"Sanırım... vardı."

Heyecanlanmaya başlamıştım. İkimiz de ne olduğunu sorar gibi kadına baktık. Devam etti:

"Garip denemez ama, gergin gibiydi. Evlendiğimizden beri bana hiç sesini yükseltmemiş olmasına rağmen kısa zaman önce çok küçük bir şey yüzünden kontrolsüzce bağırmaya başladı. Aynı zamanda bazen kendine ufak zararlar veriyordu. Ama farkında değilmiş gibiydi. Bir keresinde onu delirmiş gibi duvara kafa atarken gördüm. Gözü dönmüştü. Niye böyle yaptığını anlayamamıştım ve onu sakinleştirmek istedim. Ama beni itekleyince geri çekilmek zorunda kaldım. Sonra kendine geldiğinde aniden ağlamaya ve benden özür dilemeye başladı."

Adamın şizofren olduğunu düşünmeye başlamıştım bile. Durup dururken kim duvara kafa atardı ki?

"Şey, acaba bir ihtimal.. kocanız kendi canına kıymış olabilir mi?" aklımdaki düşünceyi ne tepki vereceğini düşünmeden söyleyivermiştim.

Kadın şok olmuş bir şekilde bana baktı. Aras da aynı şekilde gözlerini irileştirmişti ve beni dirseğiyle dürtmüştü. Ardından hafifçe eğilerek kulağıma fısıldadı.

"Sen intihar etmek istesen suratını mı rendelerdin Melis?"

Kaşlarım çatılı onu dinleyerek söylediğinin çok mantıklı olduğunu düşünürken kadının bağırmasıyla yerimden sıçradım.

"Kocam asla böyle bir şey yapmaz!"

Bir yandan da gözünden akan yaşları siliyordu.

"O kendi canına kıymaz, asla!"

Söylediğime pişman olmuştum. Kadın tekrar ağlamaya başlamıştı.

Aras oturduğu yerden kalkıp elini bana uzatarak benim de kalkmama yardımcı oldu ve sonra tekrar kadına döndü.

"Affedersiniz, mazur görün lütfen. Başınız sağ olsun."

_

Adının Hasan olduğunu öğrendiğimiz adamın cenazesindeydik şimdi. Aslında cenaze töreni çoktan bitmişti. Şimdi ormanın içinde kazdıkları çukura adamın bedenini gömmelerini ve üzerine toprak atmalarını izliyorduk. Karısı harap olmuştu.

Kaç gecedir uyumadığı ve sürekli ağladığı kızarmış gözlerinden belliydi. Şimdi ise bozulan başörtüsünü düzelterek titreyen elleriyle eşinin huzur içinde yatması için dua ediyordu. Adamın üzerini toprakla tamamen kapattıkları zaman mezar olduğunu belli etmek adına büyük bir tahta parçasını toprağa sapladılar.

Aniden başıma giren ağrıyla elimi alnıma götürdüm. Neden birden başım ağrımaya başlamıştı ki? Ağrının daha da şiddetlenmesi ile alnıma parmaklarımı bastırarak ovmaya başladım. Belki böyle masaj yaparak gittikçe dayanılmaz olmaya başlayan ağrıyı hafifletebilirdim. Gözlerimi sıkıca yumdum. Bu ağrı, bana o korkunç kadını gördüğüm geceyi hatırlatsa da umursamamayı tercih ettim. Bir süre hareket etmedim ve bu aniden gelen ağrının geçmesini bekledim.

Ellerimi indirip gözlerimi açtığımda başımın dönmesiyle sola doğru yalpaladım. Arada bir gözlerim karanlığa bürünüyor, kırpıştırarak eski haline getirmeye çalışıyordum.

"Melis, iyi misin?"

Aras durumumu fark etmiş olacak ki endişeyle bana bakıyor ve düşmemem için kolumu tutuyordu.

Ayakta duramayacağımı anlayıp yere, dizlerimin üstüne çöktüm. Aras'ın bana seslendiğini duyabiliyordum ama ona cevap veremiyordum. Bana başka sorular da sordu ama kulaklarımın çınlamasından onu duyamadım. Başımın dönmesini geçirmeye çalışırken gözlerimin tamamen kararmasıyla pes ederek kendimi bıraktım.

_

Kendime geldiğimde tamamen boşluk içerisinde olmama ve bulunduğum durumu idrak edemememe rağmen biraz zaman geçtikten sonra anılarım teker teker zihnime geri döndü.

Yüzüme vuran güneş ışığı kapalı olan göz kapaklarımdan içeri süzülüp gözlerimi kamaştırdığında gözlerimi açmaya, kendime gelmeye çalıştım. Tamamen ayıldığımda kendimi cenazede, insanların içinde bulmayı beklerken odamda uyanmamla şoka uğramıştım. Şimdi yaşadıklarımın rüya olduğuna inanmak üzereydim işte. Köydeki odamda ve o küçük yataktaydım çünkü. O korkunç şeylerin hepsi bir rüyaydı sanki, uyuduğum gibi uyanmıştım.

Hepsinin fazlasıyla gerçekçi olduğunun farkındaydım ama bunu önemsemedim. Bazı rüyalar gerçekmiş gibi hissettirebilirdi çünkü. Evime, annemin yanına geri dönmüştüm işte; kurtulmuştum oradan.

Aniden gelen rahatlamayla derin bir nefes alıp verdim, gülümsedim ve hızla yatağımda doğrulup etrafıma baktım. Annemle tatile geldiğimizde bulunduğum köy evinde, yatağımdaydım. Tekrar gelmiştim. Hiçbir şey olmamıştı. Sadece kâbus görmüştüm hepsi bu. Şimdi bu sıkıcı ama mutlu hayatıma devam edebilirdim. Korkmama gerek yoktu.

Ne kadar bunun bir kâbus olduğuna inanmak istesem de bir tarafım kendimi kandırdığımı söyleyip duruyordu. Gerçek miydi yoksa? Gerçekten gitmiş miydim oraya? Hayır, gitmemiştim. En baştan her şeyi anlamam gerekirdi, 71 yıl geriye gitmem imkânsızdı. Odamda öyle korkunç bir kadının olması imkânsızdı. Hiçbiri gerçek olamazdı.

Kafamı iki yana sallayarak bu saçma düşünceleri kafamdan uzaklaştırdım, yorganı tekmeleyerek üzerimden atıp yatağımdan indim ve koşarak odadan çıktım. Merdivenleri de aynı hızda inip kendimi mutfağa attığımda annemi masanın başında bana bakarken buldum.

"Günaydın, tatlım. Bir şeyler ye hadi. Acıkmışsındır."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.