İçeriğe geç

1949

Bölüm 1 · 18 dk okuma

1949

Bölüm 1

0

Karanlık..

Tek bildiğim şey karanlık, sonu yok.

Hiçbir şey hatırlamıyorum, hiçbir şey hissetmiyorum.

Yalnızca karanlık ve boşluğu biliyorum.

Benliğimi ele geçirmiş bir hiçlik.

_

Küçücük bir çocuk, çimlerde emekleyerek ağaçların arkasında akşam yemeği için mantar toplayan orta yaşlı, hafif şişman, saçları yeni ağarmaya başlamış kadına doğru gitmeye çalışıyordu. Henüz yürümeyi öğrenememiş, emeklemesini bile zar zor başarıyordu. Yine de küçük kelimeler söyleyebiliyor, çok anlaşılmasa da, "Anne" diyordu mantar toplayan kadının yanına doğru emeklerken. Bir yandan da gülüyordu, kendi başına hareket etmek hoşuna gidiyordu, ona göre emekleyerek kendi çizdiği rotasına doğru ilerlemek bir özgürlüktü. Mutluydu bu yüzden.

Çimlerin arasında gezinen böceklerden biri, bebeğin sağ eline çıktı. Koluna doğru yavaş yavaş ilerleyen böceği biraz seyrettikten sonra ne olduğunu anlamak için böceği ağzına götürdü küçük bebek. Kimse ona siyah kabuklu böceği ağzına atmaması gerektiğini söylemedi. Kimse umursamıyordu aksine, farkına bile varmadılar. Herkes kendi derdinde, işlerini halletmeye çalışıyordu.

Kimisi gece çıkan şiddetli rüzgar nedeniyle bozulmuş çadırını düzeltmeye çabalıyor, kimisi mantarla beraber yemek için sebze doğruyor, kimisi hava kararmadan önce ateşi yakmaya çalışıyor kimisi ise ateşin içine atacak odun topluyordu. Biraz daha ileride, çimlerde oturarak ellerindeki kayıp ruhlarla ilgili kitaba şaşkınlık içinde bakarak bir yandan okuyup, bir yandan sohbet eden genç kızlar kendilerini iyice kitaba kaptırmış gibi duruyorlardı. Onların yan tarafında ise bir grup genç oğlan kahkahalar eşliğinde ormandan toplayıp getirdikleri, boyutları birbirine yakın taşlarla oyun oynuyorlardı.

Etraftaki insanların minik bebeğin, kocaman siyah kabuklu böceği ağzına atan çocuktan haberi olmadı. Ağzına attığı böceği, dişleri henüz olmadığı için diş etleriyle ezmeye çalışan bebek, karafatma olarak anılan böceğin, kaçmaya çalışırken boğazına doğru gitmesini engellemeye çalışsa da güçsüz damaklarıyla böceği tutamadı. Küçük dilinin olduğu kısımdan geçemeyip oraya takılan karafatma, çocuğun nefes almasını engelledi. Bebek nefes alamayınca boğazına takılan ve nefes almasını engelleyen şeyi oradan çekmek için öksürmeye çalıştı. Küçücük bir ses çıkarabildi sadece, böcek öyle bir sıkışmıştı ki bebeğin küçük boğazına, çıkmıyordu bir türlü. Küçücük bebek, bilmiyordu ne yapması gerektiğini, boğazında çırpınan böceği minik elini ağzına götürerek almaya çalıştı. Ama parmağıyla, kurtulmak için debelenen karafatmayı ittirdi ve böcek daha da derinlere girdi. Artık ciğerlerine giden küçücük oksijen de yok olmuştu. Nefessizlikten gözleri dolan küçük bebek, ağlamaya başladı. Sesi çok çıkmıyordu boğazındaki kocaman, siyah böcek yüzünden.

Çimlere uzanmış, kesik kesik iniltiler çıkartarak nefes almak için çırpınan küçük bebeği ilk fark eden bozulan çadırını tekrar kurmayı bitiren yetişkinliğe yeni girmiş genç adamdı. Garipliği fark edince bağırarak bebeğe doğru koştu, insanlar duydukları bağırışın şokuyla yerdeki, çırpınmayı bırakmak üzere olan bebeğe baktılar. Bu sırada karafatma, sadece bebeğin boğazını tıkamakla kalmamış; ısıran bir böcek olmamasına rağmen bebeğin boğazından parçalar koparıp öğütmeye başlamıştı.

Olayı en son ağaçların içinde mantar toplayan iki çocuk annesi kadın duydu. Bağırtıyı ciddiye almamıştı, uzaklarda olduğu için ona çok da yüksek sesli gelmemişti. Adamın çadırını yaparken bir tarafının bozuk olduğunu fark edip sinirden bağırdığını falan düşünmüş, önemsememişti. Hem zaten adam hastaydı, yapılan bir işte en ufak bir yamukluk olsa kafayı yer, ortalığı birbirine katardı. Her şeyin düzgün ve kusursuz olmasını bekler, bu yüzden yaptığı işlerde her seferinde bir kusur bulup, baştan yapmaya uğraşırdı sürekli. İnsanlar doktordan duydukları kadarıyla onun sorununa 'simetri hastası' ismini vermişlerdi. Ama kadın bunu delilik olarak adlandırıyordu.

"Nefes alamıyor!" diye bir bağırış daha duyduğunda adamın deliliği hakkındaki düşüncelerini bir kenara itip merakla insanların olduğu tarafa gitti. Yerde debelenen bebeğini göreceğini düşünmemişti o ana kadar. Şokla etrafı seyrettikten sonra kendine gelerek telaşla bebeğinin yanına koştu.

İnsanlar telaşla bebeğin etrafına doluşup neden nefes alamadığını anlamaya çalışırken ağaçların arasından beyaz, kısa ve paramparça olmuş kanlı elbisesinin içinden sırıtarak onları seyreden soluk beyaz tenli, uzun siyah saçlı kadını fark etmediler. Ölmek üzere olan bebek kızarmış gözleriyle başında ağlayan annesine bakarak nefes almaya çalışıyor, acısını geçirecekmiş gibi tüm gücüyle minik parmaklarını toprağa saplıyordu.

Derin bir nefes alarak gözlerimi araladım. Bir süre boğulmak üzere olan çocuğu, ağaçların arasında gülen korkutucu kadını ve telaş içindeki insanları aradı gözlerim, ardından boğazımda nefes almamı engelleyen bir böcek olan benmişim gibi derin derin nefesler alarak beni daha da sıkan emniyet kemerimi çıkardım. Sol tarafımda araba kullanan annem bana kısa bir bakış atıp geri yola dönerken emniyet kemerini takmamı söyledi. Onu dinlemedim, sanki nefes almaya hasret kalmış, uzun süredir nefes alamamaktan akciğerleri buruşmuş gibi hissediyordum. Rüyamda gördüğüm bebek benmişim gibiydi, sanki ben nefes alamamışım gibi.

Elimle kapıyı yoklayarak cam açma düğmesine bastım. Siyah asfaltın üstünde hızla ilerleyen arabanın içine açık camdan giren temiz havayı içime çektim. Yağmur yağdığı için, hava çok temiz, bir o kadar da ferahlatıcıydı. Gördüğüm sinir bozucu rüyayı unutup yolu izlemeye başladım. Gece olduğu için hava zifiri karanlıktı. Arabanın farları etrafı aydınlatmak için yeterli gelmiyor, sadece siyah asfaltı ve hızla gelip kaybolan uzun beyaz yol çizgilerini gösteriyordu. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor ve iyice üşümemiz için buz gibi havaya destek oluyordu adeta.

Gördüğüm rüyaya hala anlam veremesem de umursamadım, ya da umursamak istemedim. 'Alt tarafı bir rüya'ydı nasılsa, bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Ne orayı ne de içindeki insanları tanıyordum. Belki de böceklere olan korkum bilinçaltıma işlemişti ve bu rüyayı görmeme sebep olmuştu. Önemi yok, diye düşünüp tekrar uyumak umuduyla gözlerimi kapattım.

_

Dışarıdan bakıldığında da içine girildiğinde de küçük gözüken köy evinde ne kadar kalacağımızı hesaplamaya başlamıştım bile. Buraya neden geldiğimize hala bir anlam veremiyordum. Köyleri çok sevdiğim söylenemezdi, üstelik böceklerden de nefret ederdim. İğrenç ve korkutucu görüntüleri yüzündendi bu. Bazılarının uzun uzun bacakları, bazılarının iğrenç siyah kabukları, bazılarının kocaman tüylü gövdeleri, bazılarının zıplamaları, bazılarınınsa hızlı hızlı yürümeleri..

Annemin zorlaması üzerine yaz tatilimi geçirmek için buraya gelmek zorunda kalmıştım. Şehir ortamı ruhumu fazla sıkıyormuş, ruhumun ve bedenimin iyiliği için bir süre uzaklaşmalıymışım. Bol yeşillik, doğa ve havanın bana iyi geleceğini söyleyip duruyordu. Yeni arkadaşlıklar edineceğimi düşünüyordu sanırım. Kahvaltıdan sonra yeni edindiğim arkadaşlarımla dışarı çıkıp akşamın geç saatlerine kadar dönmeyeceğimi, yaz tatilimi aşırı eğlenceli geçireceğimi düşünüyor olmalıydı. Kendisi de köydeki kadınlarla gün yapar, köyün deresini tepesini gezmeye çıkar, komşularının yeni doğmuş bebeklerini sevmeye giderdi. Annem yeni doğmuş bebeklere bayılırdı. Bir kere buldu mu saatlerce başından ayrılmaz, ne kadar da sevimli olduğunu karşısındaki bebeğe söyler durur, onunla oynamaya doymazdı. Tek çocuğu bendim, bu yüzden benim bebekliğimin ne kadar tatlı olduğunu her dakika söylemekten asla bıkmazdı. Her anne çocuğunu, her haliyle severdi ama benimki bebekliğimi çok daha fazla seviyordu fikrimce.

Annemin istemediği için ikinci bir çocuğu olmadığını hiç düşünmedim. Ona kalsa bir sürü daha bebeği olmasını, saatlerce tatlılıklarını seyretmeyi, benimki gibi binlerce fotoğrafını çekerek büyüyünce de ne kadar sevimli olduğunu söylemeye devam etmeyi çok isterdi. Ben ister miydim orasını bilemiyordum.

Annem isterdi istemesine ama babam, ah o babam... Benim fedakar, güvenilir, yol gösterici, vefakar, cömert, ailesi için her şeyi yapan, karısını ve kızını çok seven babam.. Hiç düşünmeden başka bir kadın için bize ihanet eden babam. Nasıl da gitti arkasına bile bakmadan, hiç aklı bizde kalmadı mı acaba? Hiç düşündü mü onsuz ne yaptığımızı, nasıl yaşadığımızı? Aklına geldik mi? Ben, annem. Sonsuz derecede güvendiğim babam güvenimi paramparça edip geçerken hiç umursadı mı bizi acaba?

Bu konuda eminim ki asla umursamadı bizi, umursasaydı geri dönerdi. Şuan ne yaptığı nerede olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu. Belki o kadınla evlenmişti, başka çocukları vardı belki de. Onlara da güven verip terk etmiş olabilirdi. Eşini de tekrar aldatmıştı belki de. Bir kere yaptıysa bir daha yapabilirdi. Açıkçası bu hoşuma giderdi. O kadınla evlenip onu aldatmasını, kadının da perişan olmasını, babamı baştan çıkardığı için her gün daha fazla pişman olmasını ve bizi hatırlayıp vicdan azabı çekmesini dilerdim.

Ben de kırılmıştım, güvenim zedelenmişti. Hayır, toz haline gelecek kadar paramparça olmuş cam parçaları gibiydi ve hala batıyordu, acıtıyordu ama eskisi kadar canımı yakamıyordu. Ben böyleydim, beni umursamayanlar benim de umurumda olmazdı. Babamın yeri bende çok ayrı olsa da atlatmıştım bir şekilde. Bizi çok sevdiğini sandığımız babamın bizi terk etmesinin acısı geçmek üzereydi, çok derinlere inmedikçe fark edemiyordum bile. Unutmuştum onu, hayatımıza onsuz da devam edebiliyordum.

Ama annem, annem çok hassas bir kadındı. O bir türlü unutamamıştı bu olayı, unutmuş gibi davransa da unutmamıştı, biliyordum. Unutamazdı, çok sevmişti babamı. Babam ona ihanet etse de, o babama asla ihanet edemedi. Başka adamları sevemedi. Bunca yıl tek başına idare etti. Yine de ona çok hayran olduğumu inkar edemezdim, o hayatımda gördüğüm en güçlü kadındı.

Homurdanarak zaten küçük olan eve nasıl sığdırdıklarını merak ettiğim merdivenlere yöneldim.

"Melis, telefonu eline alma, yat ve uyu. Odan en soldaki kapı, uyumadan önce eşyalarını yerleştir!"

Annemin bana tarif ettiği soldaki kapıya girerken onu kafamla onayladım, görmese de. Zaten cevap verip vermememi umursamadı, dediğini yapmak zorundaydım. Aksi takdirde telefonumun elimden alınması gibi koca bir felaket gelebilirdi başıma. Bunun olmaması için dediğini yaptım. Zaten uykum vardı, kolay uyuyacaktım.

Annemin tarif ettiği odaya girdim ve odanın nefes alamayacağım kadar küçük olmasını umursamadan -tabuttan bir farkı yoktu- küçük, tek kişilik yatağa oturdum ve karşımdaki odanın tamamını kaplayan dolaba baktım. Çantamı, taşıyacağından emin olamadığım ikili çekmecenin üstüne koymuştum. Yerdeki paspas küçücük olsa da oda da küçücük olduğundan çok göze batmıyordu. İçimden 'Yatak odasıyla tuvaleti karıştırdılar mı acaba?' diye düşünmeden edemedim. Odadaki her şey tahta olduğundan kahverengi dışında renk yoktu. Renkli tek şey ben ve benim ikili çekmecenin üstünde düşmemek için çabalayan acınası haldeki küçük valizimdi. Ha, bir de gri renkli ve beyaz desenli paspas.

Şimdi kendi evimde olsaydım yaz tatilimin mükemmel başlangıcını yapabilirdim. En yakın arkadaşımla pijama partisi yapabilirdim. Akşama kadar gezer, akşam da mısır patlatıp film izlerdik belki. Ya da sevdiğim şarkıcıların konserine gidebilirdim, çok güzel fotoğraflar çeker, millete nispet yapardım. Bir diziye başlayıp gece boyunca izleyebilirdim, ardından gün doğarken dışarı çıkar, temiz havayı içime çekip bir sürü de fotoğraf çekinip, sosyal medyaya atabilirdim. Bunların hepsini yapabilirdim, yaz tatilim mükemmel geçebilirdi böylece. Ama annem ve beni zorla, neredeyse sürükleyerek, getirdiği köy yüzünden eğlenceli geçebilecek yaz tatilim sıkıcı bir okul gününe benzemeye başlamıştı.

Hani en yakın arkadaşın okula gelmez ve dersleri asık suratla, teneffüsleri de uyuyarak ya da başkalarının kahkahalarını, dedikodularını duyarak geçirirsin ya, işte onun gibi bir okul günü. Öyle geçecekti bu yaz.

Kendimi, nasıl ayakta durduğuna şaşırdığım küçücük yatağa attım memnuniyetsizlikle. Ne kadar buradan hiç hoşlanmasam da kendimi mutlu olduğuma inandırıp uyumak için gözlerimi yumdum. O zamana kadar derinlere gömdüğüm düşünceler ve anılar bir anda kafesin kapısı açılınca özgürce dışarı fırlayan kuşlar gibi zihnime hücum etmeye başladı: Babam evi terk ediyor, annem ağlıyor. Önümde yemeklerle dolu bir tabak, yanımda en sevdiğim arkadaşlarım, okulca piknikteyiz. Yumuşacık toz pembe rengindeki yorganıma sarılmış, bilgisayarımı binbir zorlukla istediğim pozisyona getirmiş ve en sevdiğim diziyi izliyorum. Annemle kahvaltı yapıyoruz, patatesi kaşarlı değil yumurtalı yaptığı için somurtuyorum. Platoniğim kuşları çok sevdiği için o parkta yalnız otururken evimizin önünden aldığım simitleri beraber kuşlara atarız diye heyecanla yanına gidiyorum. Dedem koltukta oturuyor, ölmeden bir gün önce babamla kavga ediyorlar. Babam çok ağlamıştı dedem ölünce. Evimizin duvarındaki, dedemin babasından kalma eski kırık saat.. Koridordaki yerinde duruyor ve bizi izliyor hala. Bir anda saat hızlanıyor; akrep yelkovanla yarış ediyor yelkovan birinciliği kaptırmamak için daha da hızlanıyor. Akrep onu yakalıyor, yelkovan daha da hızlanıyor. Derken artık o kadar hızlılar ki göremiyorum kimin önde olduğunu. Saat sallanmaya başlıyor deprem olur gibi, asıldığı duvara tutunuyor düşmemek için fakat başarılı olamıyor. Yere düştüğünde çıkardığı ses çok yüksek, rahatsız edici..

Uykumdan sıçradım ve henüz gerçekle hayali ayırt edemezken gözlerimi açmaya çalıştım, birbirlerine yapıştırılmış gibi olan gözkapaklarımı açma uğraşlarım sonunda başarılı oldu ve gözlerim karanlığa yavaş yavaş alışırken ben de nerede olduğumu algılamaya başlamıştım. Yeni odama alışmasam da tanımıştım bu küçücük nemli ve hiç çekici olmayan yeri. Havanın karanlık olduğunu, yani hala gecenin sürdüğünü fark edip tekrar uyumaya karar verdim ve pozisyonumu değiştirmek amacıyla sağ tarafıma döndüğümde karşımdaki kadının karanlığın içinde parlayan bu bembeyaz, parçalanmış ve kirlenmiş elbiseyi nereden bulduğunu düşündüğüm bir an. Kadının arkası dönüktü. Elbisesi kirli, parçalanmış ve kanlı olsa da beyazlığını tamamen kaybetmemişti. Kadının beline kadar uzanan upuzun saçlarının siyahlığı odanın karanlığında bile belli oluyordu. Bu kadar koyu renkli olabilmelerine hayret ettim.

Karşımdakinin benim hayal ürünüm olmadığını fark etmem uzun sürse de fark ettiğim anda korkudan ve şoktan parmak uçlarıma kadar titredim. Çığlık atmayı aklıma dahi getiremeden nefesimin kesilmesiyle korku tüm vücudumu ele geçirdi. Kalbim kaynar suyla yıkanır gibi kavruluyor, akciğerlerim oksijen için çırpınıyor, başım olabildiğince dönüyordu. Hareket edemiyor, nefes alamıyordum. Ben nefes almak için çırpınırken önümdeki kadından, beni vücudumdaki en küçük hücreye kadar titreten ve kulaklarımı kazıma isteği uyandıran tiz bir çığlık duyuldu. Gülüyordu, çığlık atar gibiydi ama gülüyordu. O zamana kadar hareketsiz dikilen kadın gülerken titremeye başladı. Yüzünü bana göstermeye karar vermiş olmalı ki yavaş yavaş arkasını dönmeye başladı ama ben bu simsiyah saçların ve parçalanmış, kirli beyaz elbisenin sahibinin korkunç yüzünü merak etmediğim için hızla gözlerimi kapattım. Elimde olsa yorganı kafama çekerdim ama parmağımı bile oynatamadığım için bunu yapamadım. Gülme sesleri kesildiğinde yavaşça gözlerimi araladım ve kadının bulunduğu yerde olmadığını görüp rahatladım. Nefes almaya başlamıştım ve elimi kaldırdığıma göre artık hareket de edebiliyordum. Hala titremem geçmese de bu odada yatmak istemiyordum, yerimden kalkıp koşarak odadan çıkmayı düşünerek doğrulmak için sırt üstü dönmemle yüzüme dökülen simsiyah saçlar ve gözlerimin içine bakan beyazı kaybolmuş gözlerle karşılaşmam bir oldu, kadının parçalanmış ve kandan neredeyse görünmeyen yüzünü ne kadar görmek istemesem de görmüştüm işte.

Korkuyla çığlık atarak hızla doğrulmaya çalıştım ama doğrulduğum gibi kafamın olağanüstü bir güçle geri ittirilmesi sonucu eski pozisyonuma dönmek zorunda kaldım. Aniden beynime saplanan acı gözlerimi kapatmama sebep oldu ve göğsümün üzerinde hissettiğim ağırlıkla tekrar nefesim kesildi. Başımın zonklaması ağlamama neden olacak kadar şiddetliydi ve kendimi ne kadar zorlasam da sesimi çıkaramıyordum. Sanki kafamın içine bir fare girmiş ve bana acı çektirmek ister gibi yavaşça beynimi kemiriyor gibiydi. Kendiliğinden kapanan gözlerime engel olamıyor, başımın zonklamasının geçmesini ve bu berbat hissin bitmesini istiyordum yalnızca.

Beynimi kemiren acıya dayanamayarak gözlerimin kapanmasına izin verdim. Sanki biraz daha dirensem, acı beynimi yiyecek, yok edecek gibiydi. kendimi karanlığa bıraktım ve yavaş yavaş başımın ağrısının beni terk ettiğini hissettim.

🌿

Karanlık..

Tek bildiğim şey karanlık, sonu yok.

Hiçbir şey hatırlamıyorum, hiçbir şey hissetmiyorum.

Yalnızca karanlık ve boşluğu biliyorum.

Benliğimi ele geçirmiş bir hiçlik.

Ardından bir his;

Endişe bu, endişeliyim.

Bana ne olacağını bilmiyorum. Kendim için endişeliyim.

_

Boşlukta süzülüyorum, simsiyah her şey. Hiçbir şey göremiyorum. Sanki uzay boşluğuna atılmışım, yıllarca, belki de asırlarca sürükleniyorum bu boşlukta. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, zamanın hangi dilimindeyiz? Bilmiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum, kendim hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Sadece boşluk, boşluk ve karanlık. Ölmüş müydüm? Ölmek böyle bir şey miydi?

Bir şey hissettim, sağ elime batan sivri bir şey. Gözlerimi açamıyordum, üzerlerinde tonlarca ağırlık varmış gibiydi, gözlerimi açmamı istemiyorlardı bu ağırlıklar. Elime batan şeyin ne olduğunu anlamak için, toplayabildiğim kadar güç toplayıp elimi hareket ettirdim ve elime batan nesneyi yumruğumun içine alıp sıktım. Yuvarlak gibiydi, ucu sivriydi, batıyordu. Islak ve soğuktu, sivri tarafının batmasını umursamadan daha da sıktım. Nihayet karanlık gitti, turuncu bir ışık buldum. Kocaman siyah boşluğu yarmış, incecik turuncu bir ışık bana doğru geliyordu. Ona doğru koştum, büyüdü, büyüdü ve beni içine aldı.

Yüzüme vuran güneş ışığıyla kollarımı gözlerime siper ettim ve üzerlerindeki ağırlığın kalkmasını bekledim. Gözlerim ışığa alışınca yavaşça onları araladım. Kalbim hızlı hızlı atıyordu, heyecanlıydım. Sanki bayılana kadar koşmuşum gibi nefes nefeseydim. Yorgun hissediyorum. Eklemlerim ağrıyordu. Terden saçlarımın bir kısmı yüzüme yapışmıştı, onları yüzümden çekmek için kolumu kaldıracak gücüm yoktu.

Ne ara sabah olmuştu? Uyumuş muydum? Yoksa o beyaz elbiseli kadını rüyamda mı görmüştüm? Yalnızca rüyaydı ve ben şimdi yatağımda yatıyor muydum? Hayır, kendi yatağımda olamam, evde değilim ki ben. Ama yeni, küçücük ve parçalanmak üzere olan yatağımda da olamam. O bu kadar sert değil.

Dışarıda olduğumu yeni yeni fark etmeye başladığımda kalbim daha hızlı ve korkuyla atmaya başladı. Ben ne zaman dışarı çıkmıştım? Odamda uyanmam gerekirdi. Değil mi? Elimde sıktığım çakıl taşı da nereden gelmişti? Peki etrafım neden ağaçlarla çeviriliydi? Neden çimlerde yatıyordum? Gözlerimi büyütüp hızla doğruldum. Uyurgezer falan mı olmuştum yoksa? Buraya başka türlü gelemezdim ki. Yatağıma yatıp, uyumuş, sonra da uyurgezer olduğum için -uyurgezer olduğumdan yeni haberim oluyordu- dışarı çıkıp gecenin bir yarısı ormana gelmiş ve burada uyuyakalmış olabilir miydim? Ya da, biri beni buraya mı getirmişti?

Bu düşünce beni daha da korkuttu. Hızla ayağa kalktım ve ellerimle üzerimi silkeledim. Kim bilir ne zamandır bu çimlerde yatıyordum, böceklerin üstüme çıkmış olma düşüncesi üstümü silkelerken daha da çırpınmama neden olmuştu. Hızla tepinerek kollarımı da çırptıktan sonra parmaklarımla hızla saçlarımı taradım.

Ağlamak üzereydim. Burası neresiydi, nasıl gelmiştim, eve nasıl gidecektim, bilmiyordum. Kafamı çevirerek etrafa bakındım. Her yer ağaçtı. Kocaman ağaçlar, bir de çimen. Başka hiçbir şey yoktu. Ne yapacaktım? Yolumu nasıl bulacaktım?

Tam rastgele yürümeye başlayacakken solumdaki ağacın arkasına saklanmış, çok mucizevi bir olaya şahit olmuş gibi kocaman açtığı gözleriyle beni seyreden oğlanı fark edebilmiştim. Gözlerimi kısıp burada ne işi olduğunu sorgularken benim insan dışı bir yaratık olmadığımı fark edip kaşlarını çatarak bana doğru yürümeye başladı. Karamel rengi saçları güneşin etkisiyle parlıyor, çattığı kaşları ve gözlerimin içine sorgulayarak bakan bal rengi gözleri hızla bana yaklaşıyordu. Ondan kaçsa mıydım, ben de ona doğru yürüse miydim, bilemedim. Aklıma gelen düşüncelerle bir adım geriledim, ben uyurgezer değildim ve beni buraya o mu getirmişti? Bu ıssız ormanda ne yapacaktı ki başka!

Boyu da epey uzundu, bu yüzden bacakları da uzundu, kaçarsam çok mu kolay yakalardı? Hala benden uzakta olduğu için kaçarsam belki o aradaki mesafeyi kapatana kadar köy meydanına çıkıp yardım çağırabilirdim. Planım o an düzgün düşünemeyen beynime oldukça mantıklı geldiği için geri geri adımlar atmayı bırakıp, arkamı döndüm ve koştum. Koşabildiğim kadar hızlı bir şekilde ormanın içine koştum.

Arkamdan bağırmaya başlamıştı. "Bekle!" diye bağırdığını duyabiliyordum. Ama durmak gibi bir niyetim yoktu, tek istediğim bir an önce kaçıp uzaklaşmaktı buradan. Aniden sıkıca koluma dolanan ellerle paniklemiş, çığlık atmaya başlamıştım. Başaramamıştım, kaçamamıştım, burada ölecektim.

Ama beklediğim gibi olmadı. Koluma dolanan parmaklar yüzünden çocuğa dönmek zorunda kalmış, yüzüne bakabilmek için kafamı kaldırmıştım. Hala beynim biraz bulanıktı, etrafı net göremiyordum. Mantıklı düşünemiyordum. Olabildiğince ters olduğunu düşündüğüm bakışlarımı diktim gözlerine.

"Sen kimsin? Ve neden kaçıyorsun?" dedi sinirle. Sanki evine bomba yerleştirmişim de beni yakalamaması için ondan kaçıyormuşum gibi bakıyordu. Ayrıca, 'Sen kimsin?' mi demişti o? Beni tanımıyor muydu yani? Neden kaçırmıştı beni o zaman?

Anlamsız gözlerle ona baktım. "Ne?"

"Onu nasıl yaptın?" diyerek yine anlamadığım bir soru yöneltti bana. Neyden bahsediyordu?

"Neyi nasıl yaptım?"

"Birden beliriverdin."

Cevabı karşısında yüzümü buruşturdum. Birden belirivermek mi? Süper güçlerim falan mı vardı yoksa? Ya da bu çocuk halüsinasyon görüyordu. İkincisi daha mantıklı gelmişti. Ya da, ben rüyada mıydım hala? Uyanmamış mıydım yoksa? Birazdan alarmım çalacak ve beni derin uykumdan uyandıracak mıydı?

Ne dediğini anlamadığımı belirten boş bakışlarımı ona yönelttim. Konuyu değiştirdi.

"Savaştan çıkmış gibisin, beni takip et." demesiyle beni umursamadan ters istikamete doğru yürümesi bir olmuştu. Arkasından gitmek aklımda olmasa da onu takip etmeye başlarken buldum kendimi. Hala köy meydanına çıkacağımızı ve belki de beni eve götüreceğini düşünüyordum. Fakat köy meydanı değil, asla tanımadığım düz yeşillik ve çadırlardan oluşan küçük bir alana gelmiştik. Ne olduğuna hala anlam veremesem de burasının bana tamamen yabancı gelmediğini biraz düşününce fark ettim. Gerçekten gelmemiştim, ama rüyamda görmüştüm.

Bir bebek böcek yutarak ölmüştü. Çadırlar, insanlar, hemen yanımızdaki orman... Her şey aynıydı. Bu benim hala rüyada olduğum düşüncesini daha da güçlendirdi ve kendime bunu kanıtlamak istercesine sağ elimin işaret ve baş parmağıyla sol kolumu cimcikledim. Uyanmalıydım, burada daha fazla kalamazdım.

Ben tüm gücümle kolumu cimciklerken yanımdaki çocuğun benim akıl sağlığımı sorguladığının farkındaydım, yüzünü buruşturarak garip garip bana baktığını hissediyordum. Yan gözle ona baktım ve tek kaşımı kaldırdım. Beni anlayamazdı, bir anda tanımadığın bir yerde uyanmanın ne kadar korkutucu olduğunu bilemezdi.

Bir anda arkamdan fırlayıp beni incelemeye başlayan yaşlı adamla yerimden sıçradım.

"Ne oldu sana böyle kızım?" dedi ve ben yine cevap vermedim, konuşmadım.

Ne olmuştu ki? Neden herkes suratıma korkuyla bakıyordu? Ölmüş olma ihtimalimi çabuk elememeye karar verdim. Tepki vermeme izin vermeden bir grup insan kollarımdan tutup 'tedavi edilmelisin', 'çok canın yanıyor mu?' ya da 'nasıl becerdin bunu?' nidaları arasında sürükleyerek bir çadırın önüne getirdiler beni.

Ne yapacaklardı bana? Korkum arttıkça artıyordu. Aklımda hep aynı şeyler dönüyordu. Burası neresi? Hala köyde miyim yoksa çok mu uzaklardayım? Rüyada mıyım yoksa kaçırıldım mı? Neden bana savaştan çıkmış bir gazi gibi davranıyorlar? Bana ne yapacaklar? Bunlar kim? Burayı neden rüyamda gördüm? Ya da, eve geri gidebilecek miyim?

Beni getirdikleri çadırın hastane olduğunu söylediler ben içeri girmemek için direnirken. Gözlerimi kısarak şüpheyle çadırı inceledim. Çadır? Hastane?

"Hoş geldin kızım, otur lütfen."

İçeriye girdiğimde oturduğu masadan kalkmadan beni selamlayan ve karşısındaki plastik sandalyeleri göstererek oturmamı söyleyen orta yaşlı, saçları beyazlamaya yüz tutmuş, yeni tıraş edilmiş sakalları ve burnunun ucunda gözlüğüyle bana gülümseyen adama bakıp, gösterdiği sandalyeye oturdum. Bu adam, doktor olmalıydı.

"Merhaba" dedim bu adamın bana bir şeyler anlatabileceğini umarak.

"Burası neresi acaba?" Ve ben neden buradayım?

"Burası henüz adı olmasa da bir köy." dedi usulca tebessüm ederek, korkumu anlıyormuş gibi bakıyordu. Ama anlamamıştım ne anlatmak istediğini. Köy mü? Burası bir köy müydü yani? Yani, köy yeni mi kurulmuştu? Daha çok kamp alanına benziyordu. Bunu ona söylemedim.

Merak ediyordum. Neden burada olduğumu, annemin ve gittiğimiz köyün nereye kaybolduğunu merak ediyordum. Ama bunların hiçbirini ona soramadım. Bana yardım edemezdi, bir şeyden haberi varmış gibi değildi. Burada yaşayan insanlardan biriydi işte. Diğerleri gibi hiçbir şeyden haberi yoktu onun da.

Ardından ona annemle tatile geldiğimiz köyün adını sordum, beni oraya götürebilecekleri düşüncesiyle. Önce kaşlarını çattı, gözlerini kısarak masaya baktı. Biraz düşündükten sonra cevap verdi.

"Öyle bir köy bilmiyorum, ama zaten benim çok fazla köy bildiğim de söylenemez. Muhtar falan da değilim o yüzden çok bilgim yok bu konuda. Buluruz köyünü, endişelenme. Sen kayboldun sanırım güzel kızım?"

Doktorun sesi boğuk geliyordu. Sanki ben suyun altındaymışım da o da yukarıdan bana sesleniyormuş gibi boğuk geliyordu. Çünkü sözlerine dikkat edemeyeceğim kadar şoka girmiştim.

Bambaşka bir şey düşünüyordum. Bambaşka bir şey hakkında endişeleniyordum. İçimde tekrar kendini gösteren korku daha büyüktü şimdi, tüm kalbimi ele geçirmişti. Öyle ki, buradan çıkabileceğime dair olan tüm umutlarımı yıkıp geçmişti. Gözlerim sulanmış, gerçek olduğuna inanmadığım şeyin bir kâbus olmasını her şeyden çok istemiştim. Annem, kâbusların çok gerçekçi olabileceğini söylerdi. O yüzden gerçekmiş gibi geliyordu belki de. Annem de sürekli kâbus görürdü, babam yüzünden. Ama uyanınca unuturmuş, öyle dedi.

Bu da bir kâbustan başka bir şey olamazdı, çünkü bana göre gerçekleşmesi imkansız bir şeydi. Ben inanmazdım böyle şeylere.

Gözlerimi masadaki takvimden ayıramıyordum. Takvim yanlıştır, diye düşündüm o an. Ama yanlış olsaydı buraya koymazlardı, diye cevap verdi içimden bir ses.

Doktor konuşuyordu, ne anlattığını anlamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Belki bana öğüt veriyordu, belki buraya nasıl geldiğimi soruyordu. Yine de onu değil, takvimin alay eder gibi çıkan yüksek sesli kahkahasını dinliyordum.

Takvim, 27 Haziran 1949 tarihini gösteriyordu.

Yani, tam tamına 71 sene önceyi.

_

Umarım bölümü beğenmişsinizdir sevgili okurlarım, şimdiden belirteyim zamanda yolculuk olsa bile korku ve şiddet içerikli bir kitaptır 1949. Bir sonraki bölümde görüşürüz ^^

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.