İçeriğe geç

1930's

Bölüm 2 · 4 dk okuma

1930's

Bölüm 2

"Bazen insanın son sandığı şey aslında başlangıçtır."

Çalıp duran telefonumu kulağıma götürdüm.

"Efendim?"

"Laure, bana para gönder."

"Daha iki gün önce gönderdim."

"İstediğime göre bitmiş değil mi? Birazdan at hesabıma." Annem telefonu yüzüme kapattı.

İç çekip telefonu çantama attım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım ve ağır adımlarla yurt odama girdim.

Yarın yine arayacaktı. Sonraki gün de. Ondan sonraki gün de.

Bundan kaçamazdım. Asla kaçamayacaktım.

Kaçışın olmadığı bu gerçeklikte yaşamaktan çok sıkılmıştım. Artık hiçbir şey istemiyor, en ufak şeyin bile beni son derece bunalttığı bir noktaya gelmiştim.

Sahi, en son ne zaman içtenlikle gülümsemiştim? Gerçekten mutlu olduğum bir an var mıydı peki?

Yalan gülümsemeler, kahkahalar kulağıma doluştuğunda kusmak istedim.

Hayatın koşuşturmacası içerisinde olmaktan çok yorulmuştum. Kendimi ruhen öylesine yorgun hissediyordum ki, sonsuza dek, deliksiz bir uyku çekmek istiyordum.

Vizelere çalışmak, restoranda bulaşık yıkamak ve ay sonunda anneme para göndermek için hesap yapmak. Bir de çok neşeli biriymiş gibi davranmak.

Eskiden annemle çok yakındık. Fakat babam onu aldatıp evden gidince içindeki tüm zehri bana kusmaya başladı.

Babamla da aramız iyiydi eskiden. Ancak şuan ondan nefret ediyordum. Onun yüzünden, onun gibi biriyle tanışmıştım.

Lisedeyken çok güzel bir aileydik. Onun gibi erkeklerle tanışmam için dua ettiğini söylerdi.

Sadece birkaç gün önce aldatıldığımı öğrendim.

Eskiden ne olursa olsun gülümsemeyi, içimde ne kadar acı olursa olsun kimseye yansıtmadan her şey yolundaymış gibi davranırdım ve artık bırakamıyorum. Çünkü insanlar beni bu şekilde tanıdı ve kimseye açıklama yapmak istemiyorum.

Gözlerimin dolmasıyla kendimi dışarı attım. Çok istediğim bir şeyi yapmaya gidiyordum.

Mutluluğa ulaşacağıma dair bir his canlandı içimde.

Kendimi Thames Nehri'nde buldum o an. Yüzüme öyle tatlı bir rüzgar vuruyordu ki gözlerimi kapamadan edemedim.

Eğer silinirsem mücadele biterdi. Savaş biterdi.

Her şeyin biteceği hissi beni hiç hissetmediğim kadar huzurlu hissettirmişti.

Yazılan cesaret verici birkaç yazıyı okuduktan sonra demirlere tutundum.

Yok olmak hiç korkutmuyordu.

Bitecekti sonunda savaş. Ancak Tanrı'ya sormam gereken bir soru vardı.

Kendimi aşağı bıraktım. Soğuk suyun tüm vücuduma temas etmesiyle gözlerimi açmamak için kendimle büyük bir savaş verdim.

Sevdiğim onca şey varken neden kendimi hiç sevmedim?

☣

Gözlerimi açar açmaz öksürmeye başladım. Etrafta tuhaf bir koku vardı. Ölmedim mi ben şimdi ya? Ama öldüğüme emindim.

Etrafıma bakındım. Sahi, burası neresiydi? Yurt odam olmadığı kesindi. Yattığım yataktan kalkıp dolabın yanındaki boy aynasından baktım kendime .Bu üzerimdeki kıyafetler de neyin nesiydi? Çok tuhaf... Saate bakmak için telefonumu aradım ancak bulamadım. Telefonum neredeydi?

"Lauretta!" Odaya yirmili yaşlarında, benimle yaşıt görünen güzel bir kız girdi.

"Hadi gelsene kahvaltı yapalım."

Lauretta mı? O da kim?

"Siz kimsiniz acaba?"

Yüzü şaşkın bir hal aldı. "Sabah sabah şakanın hiç sırası değil Lauretta."

"Şaka yapmıyorum, ciddiyim. Beni nehirden çıkarıp buraya mı getirdiniz?"

"Ne nehri Tanrı Aşkına? Rüyanda garip şeyler mi gördün sen?"

"Telefonum nerede?"

'Telefonum' dememi biraz garip karşılamış gibi olsa da küçük odadan çıkıp salondaki kocaman ve garip ev telefonunu gösterdi. "Dalga geçiyorsun benimle herhalde. Cep telefonum diyorum, akıllı telefon. Onu alıp gideyim ben, bugün sabah dersim var yetişmem lazım."

"Konuştuğun şey hakkında hiçbir fikrim yok ama evet, sabah dersin var. Ondan diyorum ya kahvaltıyı yapıp çıkalım diye. Benim de yetişmem gereken bir randevum var."

"Ben anlata..." Gözüm duvarda asılı duran takvime takıldı.

27 Kasım 1932

"...mıyorum." diye tamamladım cümlemi fısıltıyla.

"1932 mi!?"

Bekle, takvim yanlış değil mi? İmkansız.

"Of Lauretta hadi gidelim. Rüyanın etkisindesin sen anlaşılan."

Kız koluma girerek beni dışarı sürükledi. Hala anlamıyordum. Ben en son ölmüştüm ya!

O kız beni bir okulun önüne bırakıp randevusu olduğunu söyledi ve gitti. Her şeyi geçtim. Tuhaf bir şekilde 1932 yılındayım ve bir kız beni ev arkadaşı sanıyor tamam... Ama şuan neden bir ilkokulun önündeyim?

"Oh, Bayan Connell! Gelin hadi ders başlayacak." İyi görünümlü bir adam bana seslendiğinde ona döndüm.

"Ne dersi?"

"Ne dersi olacak? Hadi çocuklar sizi bekliyor!"

Çocuklar beni mi bekliyor?

"Çocuk?"

Öğretmen miydim ben? Hadi ama bu iş için hiç uygun değilim.

"Sınıf 3'e lütfen Bayan Connell."

Hızla okula girdim yoksa her an kovulabilirdim.

Koridorda yürürken sınıf 3'ü arıyordum.

"Günaydın hanımefendi."

"Gününüz aydın olsun Bayan Connell."

"İyi sabahlar."

Yanımdan geçen erkek öğretmenler bana selam verirken ben de onlara başımı öne eğerek karşılık veriyordum.

Burada hiç kadın öğretmen yok muydu?

Bitmek bilmeyen koridorda yürümeye devam ediyordum.

Bu sınıf neredeydi ya?

"Dikkatli olun lütfen." Biri kolumdan tutup güldü.

"Size mi çarpıyordum? Özür dilerim."

"Önemli değil. Yaralanacaksınız diye endişelendim. İyi misiniz? Dalgın görünüyorsunuz."

"Aslında biraz hasta hissediyorum. O kadar başım dönüyor ki sınıf 3'ü bile göremiyorum." Dedim tüm oyunculuk yeteneklerimi konuşturarak.

"Öyle mi? Sınıf 3 ileride solda. Yardıma ihtiyacınız olduğunda bana söyleyin lütfen." Endişeli ses tonu beni şaşırtsa da gülümsedim.

"Peki, teşekkür ederim."

Tamam, dikkat çekmeden sınıfın yerini öğrenmiştim.

Sonunda sınıfı buldum. Kapıyı açtığımda içerisinin karanlık olduğunu fark ettim. Hiçbir şey görünmüyordu.

Sabahın bu saatinde?

Işığı açtığımda sınıf bomboştu ve en ön sırada 20'li yaşlarının ortalarında bir adam, bacak bacak üstüne atmış oturuyordu.

Çatık kaşlarla ona baktım.

"Sonunda geldin." Dedi dişlerini sıkarak.

"Anlayamadım?"

Kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Uzun boylu, siyah saçlı ve buğday tenli bir adamdı. Giydiği siyah palto diz kapaklarına geliyordu. Bana yaklaştığında beni kolumdan tutup içeri çekti ve kapıyı yavaşça kapattı.

"Kimsiniz?" Dedim ve kolumu hemen çektim.

Gözlerime bakmaya devam ediyordu ve tüm tüylerim diken diken olmuştu.

"Doğru, önce tanışalım."

Dudaklarında tehlikeli bir gülüş belirdi ve elini bana uzattı.

"Tanrı tarafından insanların canlarını almakla görevlendirilen melek. Burada olma sebebin."

Elini sıkmamıştım. O da elimi tutup havada kalan elini sıkmamı sağladı.

"Ve sen de Laure Connell olmalısın. Burada olma sebebim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.