İçeriğe geç

1884'e Uyanırsak

Bölüm 1 · 8 dk okuma

1884'e Uyanırsak

Bölüm 1

Düne Uyanmak

Yeni bir gün doğmak üzereydi. Güneş ufukta yavaşça belirirken, ilk ışık parçaları uzaklardaki tepelerin üzerinden usulca süzülüp bir ağacın altında derin bir uykuda olan genç kızın göz kapaklarına kondu. Kızın uykusu derindi, fakat ışık huzmeleri de bir o kadar inatçıydı. Kız yorgun göz kapaklarını isteksizce kımıldattı. Gözleri heyecanlı, zihni ise uykusuzdu; bu parlak ışık da nereden gelmekteydi acaba? Sonunda inatçı ışıkların ısrarına dayanamayıp gözlerini birazıcık araladı.

Işık parçaları birden gözlerine doluşunca, eskisinden de sıkı yumdu gözlerini ve kaşlarını çattı. "Pencereden nasıl bu kadar gün ışığı girebilir? Yatmadan önce kapatmamış mıydım?" diye geçirdi içinden. Elleriyle etrafını yokladı ve bir ağaca yaslandığını fark etti, birdenbire gözlerini açtı, çünkü güneşin varlığını bile unutacak kadar şaşırmıştı.

"Burası da neresi?!? Neler olu-" Sözlerini bitiremeden gözleri bir yere takıldı.

Zira eğer bir rüyada değilse, az ilerisindeki ağacın altında biri vardı.

* * * * * *

Aman Allah'ım hâlâ rüyada falan mıyım acaba? Ama daha önce hiç böylesine aydınlık bir rüya görmemiştim, genelde loş bir ışıkta ve belli belirsiz görüntüler hâlinde olurdu. Neler söylüyorum, bu kesinlikle bir rüya olamaz, daha önce hiçbir rüyamda bu kadar çok içimden konuştuğumu da hatırlamıyorum.

​Doğrulup üstümü başımı silkeledim.

Bir ağacın altında mıyım şu anda? Buraya nasıl düştüm acaba?

Şu ağacın altındaki de kim ola? Bunu bir sormalı ona.

A, bir kafiye daha! Neler oluyor bana ya?

Yürürken bile bu kadar çok düşünmek inşallah zararlı değildir. Ağacın altına vardığımda uzaktan karaltısını gördüğüm adam hâlâ uykudaydı. Başı hafifçe yana kaymış ve muhtemelen başının üstünde duran fes yere düşmüştü. Bir dakika, ne, fes mi? Acaba uyandırmasam mı? Ama etraf çok ıssız, başka kime soracağım burası neresi diye!

En iyisi nazikçe dürtmek olacak galiba;

— Şey... Kalkabilir misin?

​İlginç bir şekilde soruyu sorduğum gibi gözlerini açtı. Bu kadar hızlı uyanmasını beklemiyordum! Birden geri sıçradım.

​— Sen de kimsin???

​"O benim sorumdu!" diye iç geçirdim ama sorusunu olabildiğimce kibar bir şekilde yanıtladım;

​— Ben Efide. Kendimi şu ağacın altında uyurken buldum, birden uyandım ve sizi gördüm. Burasının neresi olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Ve siz de isminizi bağışlar mısınız rica etsem?
​Kaşlarını çattı. Gözleri ilginç bir ela rengiydi, daha önce hiç bu kadar ilginç bir göz rengi görmemiştim. Kumral saçlarını eliyle düzelterek hayret dolu bir sesle;

​— Hiçbir fikrim yok! Adım Fuat, ve galiba ben de aynı durumdayım. Burası da neresi böyle?
​Sorusunu yanıtsız bıraktım çünkü zaten aynı soruyu ilk ben ona sormuştum. Bilmediğimi anlamıştır herhâlde.

​— Benim uyandığım ağacın altında bir-iki çanta vardı, içlerine bir göz atabilirim. Çok susadım, belki içlerinden içecek bir şeyler çıkar. Ben onlara bir bakmaya gideceğim, siz de şuradaki çantalra bir bakarsınız isterseniz, dedim ve ağacın yanına geri döndüm.

Ağacın altına varınca ilk işim yerde uyurken altımda serili olan geniş siyah örtüyü kenarlarından tutup öbür tarafa doğru silkelemek oldu. Örtüyü üzerine oturmak üzere tekrar yere serdim. Tam örtüye çömelip bağdaş kurmaya hazırlanıyordum ki üstümdeki kıyafetlerin normalde giydiklerimden farklı olduğunu fark ettim. Altımdaki giysi şalvar benzeri siyah bir şey, üstümdeki ise bol bir siyah tunikti. Ayağımda küçücük bir çocukken babaannemin annesinin giydiğini gördüğüm ayakkabılara benzer siyah kalın lastik ayakkabılar vardı. O kadar hafiflerdi ki sanki çorapla geziniyormuş gibi hissediyordum. Başımda da siyah pamuklu bir şal bağlıydı. Kıyafetler o kadar rahattı ki hayranlık duydum. Zaten başörtülü olduğumdan başörtüsü farklı hissetirmemişti ancak normalde başıma taktığım bonenin eksikliği kendini belli ediyordu. Hafifliklerinden olacak, başta varlıklarını fark edememiştim bile. Ne kadar da ilginçti.

Sonunda üstümdekileri incelemeyi bırakıp bağdaş kurup oturdum ve yanımda duran iki çantayı da kucağıma aldım. Bunlardan biri en sevdiğim sırt çantamdı; 5 yıldır neredeyse her yerde kullandığım vefakâr siyah okul çantam. Yanındaki çantanın ise daha önce hiç bir benzerini görmemiştim. Koyu kestane kahverengisi gibi bir renkte ve siyah çantamdan çok daha büyüktü. Sessiz bir şekilde, "Ne kadar da güzel..." deyiverdim. Sanki yıllardır oradaymış gibi bir hâli vardı. Epey eski ve derinin o kendine has kokusunu taşıyan, önünden iki kalın kayış ve metal tokalarla kapatılmış bir çantaydı. Hep böyle bir çantam olsun istemiştim ve sahibi ortalıklarda görünmediğine göre, galiba artık benim olduğunu söyleyebilirdim. Tokalarını nazikçe açtım ve çantanın ağzını araladım. İçinden çıkanları listelesem çok ilginç bir liste olurdu doğrusu; dörde katlanmış siyah bir şal, birkaç kalın kitap, farklı dillerde gazeteler, geniş bir harita, kapaklı bir pusula, el büyüklüğünde bir gaz lambası ve ispirto şişesi, kalın bir beze sarılmış kaligrafi kalemlerine benzettiğim kalemler ve hokkalar, yine bir beze sarılı somun ekmekle birkaç yiyecek şey ve su matarasına benzer bir kap çıktı.

​Çıkanları kenara dizerken hayretten ne yapacağımı bilemedim. Sanki planlı bir şekilde koyulmuşlardı çantanın içine. Aklıma gazeteler geldi, hemen birkaçını kucağıma yayıp başlıklarına bir göz attım. İlk ikisi arap harfleriyle yazılmıştı, ancak çoğu kelime tanıdıktı; bu yüzden yazıların Osmanlıca olduğuna kanaat getirdim. Bir diğeri Fransızca gibiydi ama yazı stili o kadar şaşaalıydı ki neredeyse seçemeyecektim. Birden gözüm tarihe takıldı. Eyvah... 18 Nisan 1884 mü? Nasıl yani?
​— Yani zamanda geriye mi gittim ben? Yok canım, daha neler? Hem de 1884! 145 yıl öncesine mi?!? Nasıl ya?!?

​Uzaktan bir ses geldi. Galiba karşıdaki ağacın altındaki beyefendi bana sesleniyordu. Bir yandan da bulunduğum yere doğru yürümekteydi. Yanıma gelince şaşkınlıkla elindeki gazeteyi yüzüme tuttu.

F: Gözlerime inanamıyorum, burada tarih 15 Cemaziyelahir 1301 yazıyor! Yani, biz 1884 yılında mıyız şu an!?! Nasıl ya!?!

E: Bir dakika, sen Hicri takvim okumasını nereden biliyorsun?

F: Bir ara meraktan öğrenmiştim de, şey, sen hangi yıldan...

E: 2029. Siz? F: Ben de! Bu arada, bana ismimle hitap edebilirsiniz, sıkıntı olmaz. Ben de sana isminle seslensem sorun olur mu?

E: Yok, olmaz, zaten ben de ne diyeceğimi kestiremiyordum, Fuat'tı değil mi?

F: Evet, senin adın da... E: Efide. Memnun oldum. Şey, çantandan başka neler çıktı Fuat?

F: Şu çanta benim kendi çantam ama diğeri gibisini daha önce hiç görmedim. Onda ne var pek bakamadım, gazeteleri gördüm ve okudum yalnızca. Kendi çantamdaysa her zamanki eşyalarım var; birkaç defterim, kalemkutum ve suyum işte. Ama şu gazeteyi diğer çantanın içinde buldum. Biz... Gerçekten de zamanda geriye mi gitmişiz yani?!?

E: Galiba evet! Ama şey bana çok ilginç geldi, benim çantamdan çıkanlar gerçekten çok elzem şeyler. Sanki birisi içinde bulunduğumuz durumu bilerek dizmiş! Biri bizimle uğraşıyor mu acaba diye düşünmedim değil. Ama kim bu kadar detayla uğraşıp bu kadar şey hazılar ki? Pusula ve harita bile var. Yani burada yönümüzü belirleyip bir yerleşim yeri bulabiliriz. Yani ben becerebilirim, harita bilgim işimizi görür diye düşünüyorum.

F: Bu iyi, yoksa gerçekten ayvayı yemiştik. Eğer gerçekten geçmişteysek tabii.

E: Bu arada bu çantada yiyecek birkaç şey var, eğer acıktıysan...

F: Merak etme, hem aç değilim hem de burada da yiyecek falan var. Şunları yüklenip yola çıksak mı ya? Güvenli bir yer bulmak zaman alabilir. Hava kararır ve böyle açıkta kalırsak da hiç iyi olmaz.

E: Aynen. Ben hemen toparlanıp gelirim, dedim ve gerisingeri geldiğim ağacın altına koştum.

​Ağacın altındaki örtüyü silkeleyip katladım ve yan yana dizdiğim eşyalardan pusula ve harita hariç diğerlerini hızlı ve düzenli bir şekilde deri çantaya yerleştirdim. Ağzını kapatıp kenara koydum ve siyah sırt çantamı elime aldım. Onun da içindekilere şöyle bir göz atınca kendi eşyalarım olduğunu gördüm; pek kıymetli matematik ve bazı diğer ders kitaplarım, her şeyi ayrı ayrı yazdığım çeşitli defterlerim ve ıssız bir adaya düşsem almak isteyeceğim diğer her şey çantamdaydı.

Çok detaylı incelemeye vakit ayırmadan fermuarlarını çekip sırtıma taktım.

Zamanda geri gitmiş olmak beni heyecanlandırmaktan çok, şimdi ne yapmalıyız diye düşündürüyordu. Yani, gerçekten geçmişteysek, 1884'teysek... Bundan nasıl emin olabiliriz ki? Gerçi yeterince yol alır ve bir yerleşim yerine denk gelirsek... Bu zamanda yaşamak... Başta bu duruma gerçekten çok şaşırdım ama bu zamanda insanlar nasıl yaşıyorsa ben de öyle yaşayabilirim herhalde. Zaten telefon kullanmadığım için kendimi eksik ya da farklı hissetmem muhtemelen, çok fazla sınavı olan ve sadece derslerine odaklanması gereken bir öğrenci olarak telefon ve sosyal medya vs. gibi şeyleri bırakalı çok oldu çünkü. Tabii birkaç sene öncesinde başıma böyle bir şey gelse muhtemelen ne yapacağımı hiç bilemezdim, telefonsuz elim ayağıma karışırdı. Ama şu an ne yapmam gerektiğini az çok kestirebiliyorum. Telefonu azaltmanın faydaları... Bunları içimden geçirirken bir yandan da deri çantayı yüklenip harita ve pusulayı da elime aldım. Yeni tanıştığımız Fuat'a baktığımda çoktan hazırlandığını gördüm ve yanına gittim. Haritayı açıp ona yerimizi gösterdim.

E: Sıkı dur, tahmin et bakalım neredeyiz? F: Neredeyiz?

E: Bursa'nın kuzeydoğusunda bir yerlerdeyiz! Yani, yaklaşık olarak en azından. Harita üzerinde şu nokta işaretli, üzerinde de 'el mevgî el hâlî ' yazılı. Şükür ki bunu anlayacak kadar Arapçam var; bu, mevcut konumumuz burası demek. Ve yine şükürler olsun ki bildiğimiz topraklardayız. Bu devirde yabancı yerlerde olsak işimiz fazladan zorlaşırdı. Şu yönde ilerlersek mutlaka bir köy buluruz diye düşünüyorum, en yakın yerleşim yerleri o tarafta olmalı. Pusulayla yönümüzü de bulursak, başka da derdimiz yok gibi. Ne dersin?

F: Olur, kulağa mantıklı geliyor ama o kadar yürüyüşü kaldırabileceğinden emin misin? Gösterdiğin yer burada işaretli olan yere çok uzak gibi, zaten etraftan da belli, burası resmen dağ başı.

E: Yooo! Ben uzun yürüyüşlere dayanıklıyımdır. Acaba sen dayanabilir misin diye düşünüyordum ben de. Gerçi zaten çok çoğu yarım gün yürürüz, sonra kesin bir köye denk geliriz. Çok yorulmayız herhalde. Yani öyle umuyorum ben.

F: Yarım gün mü?!? E: Ya ne sandın? Mola veririz tabii, onu diyorsan. Ben şu pusulaya bir bakayım ne taraftayız?

* * * * * *

Kıymetli okuyucu, bu satırlara kadar gelip severek okuduysan ve devamını da okumak istiyorsan, ❤️ kalbe basarak beğenir misin? Sevgili okuyucum, çok seviliyorsun, ben, yani yazar tarafından! ✨️ Bil istedim! 💫

.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.