”Azra, biraz abartmadın mı? Ama biraz.”
Elindeki yelpazeyle beni yellerken öylece uzanmış, Pusat’a hazırlattığım meyve tabağından üzüm yiyordum.
”Of, Pusat. Ne çene varmış sende. Başımın etini yedin iki saatte. Hem ilk günden bıkacaksan böyle işimiz var seninle.”
Dediğim şeyle telaşla kafasını iki yana sallamıştı. Öyle ki yelpazeyi sallamayı bırakmıştı. Tam bir şey söyleyecekken lafını kesmiştim.
”Dur dedim mi? Devam etsene!”
Sanki yeni fark etmişcesine yelpazeyi sallamaya devam ediyordu.
”Bıkmadım. Bıkar mıyım hiç? Sadece abarttığını düşüyorum.”
Bir kaşımı sorgularcasına havaya kaldırıp yüzüne sert olduğunu düşündüğüm bir ifadeyle bakmıştım. Tırsmış olacak ki susmuştu. Susmasıyla kafamı dinlerken gelen havadan bıkmıştım. Bir elimle durması için işaret etmiştim.
”Öf yeter! Git bana içecek bir şeyler getir. Çabuk ol.”
Pusat suratıma yalvaran bir ifadeyle bakarken ne bakıyorsun dercesine kafamı sallamıştım.
”Bakma aval aval hadi hadi!”
Bir elimle mutfağı gösterircesine işaret ettim. Pes edercesine omuzları aşağı inerken 1.90 boyunda adamın çocuk gibi trip yapmasına gülmüştüm. O mutfağa giderken arkasından sırıttığımı fark ettiğimde ise yüzümdeki ifadeyi hemen silmiştim.
”Hayır Azra, bir daha olmaz.”
Yanda duran telefonumu elime aldığımda nasıl bu hâle geldiğimizi düşündüm.
- Cuma günü. (flashback)
“Eşim olur musun?”
Her zamankine nazaran yumuşak çıkan sert sesi beni şaşkınlığa uğratırken sorduğu soruyla bedenim olduğu yerde kasıldı. Öyle ki dudaklarım eş zamanlı aralanmıştı.
Halimi anladığında ise yüzü bambaşka bir ifadeye büründü, bir elini ensesine attı.
“Yani, balo eşim olur musun?”
İlk sorduğu sorunun etkisi üzerimden kalkarken kendimi az da olsa toparladım.
“Ama sevgilin-“
Daha sözümü tamamlayamadan araya girdi.
“Ayrıldık. Yani o benden ayrıldı.”
Dediği şeyle kafamı sallayıp usulca fısıldadım.
“Anladım.”
Ne diyeceğimi bilemezken öylece suratına bakıyordum. Kabul etmeli miydim? Beni öylece bırakıp başka birine giden adamı kabul edebilir miydim ki?
“Tabi, sen de istersen. Lütfen.”
Karşımda bana yalvarır gibi bakan gözlerine karşı koyabilir miydim? Gözlerinin en derinliklerine bakıp bağırıp çağırmak istiyordum. Beni neden terk ettin?
“Ben… Bilmiyorum.”
Dediğim şeyle kaşları havalanırken bunu beklemediği belliydi. Kollarına atlayıp evet dememi mi bekliyordu? Evet, bekliyordu.
“Lütfen, Azra. Benden başka herkes eş buldu. Hatta o pısırık Gökhan bile-“
“Tamam olurum.”
Lafını kesmemle suratında eskiden olsa uğruna öleceğim bir gülüş bahşetmişti bana.
“Ama bir şartım var.”
“Ne istersen, ne istersen söyle.”
Meraklı kara gözleri bana bakarken yüzündeki sırıtışı silecek bir cümle kurmuştum.
“15 gün veriyorum.”
Şaşırmıştı.
“Ne 15 günü?”
“Beni ikna etmen için sana 15 gün veriyorum. 15 günün sonunda ikna olabilirsem balo eşin olacağım.”
Belki de Tanrı sesimi duymuş, intikamımı almam için tekrar ağlarını örmüştü. Bana onunla, ilk aşkımla 15 gün daha bahşetmişti.
-(flashback sonu)
”Artık ipler benim elimde Pusat efendi! Göreceksin sen!”
“Bir şey mi istiyorsun?”
İçeriden Pusat’ın sesini duymamla fazla yüksek sesle konuştuğumu fark etmiştim.
”Yok, yok. İstemedim. İstemedim de biraz hızlı ol. Akşama kadar seni bekleyemem randevum var benim.”
”Ne randevusu?”
Bir anda Pusat’ın sesini yakınımdan duymamla telefondan başımı kaldırdım. Elinde sıkılmış limonla öylece salonun ortasına çatılmış kaşlarıyla bana bakıyordu. Şu haline gülesim gelse de suratımı sabit tutmuştum.
”Sanane Pusat?”
”Ne demek sanane?”
Dehşete düşmüş bir ifadeyle bana bakarken kaşlarım çatılmıştı.
”Dümdüz sanane Pusat? Kafan basmıyor mu?”
Elimdeki telefonu koltuğa bırakırken ayağa kalktım ve odama ilerledim.
”Şu elindeki limondan da bir an önce kurtul. Daha beni randevuya hazırlayacaksın.”
”Sen kafayı mı yedin?”
Arkamdan gelirken duyduğum sesle kafamı ona çevirdim. Surat ifadesi bir anda değişirken aceleyle konuştu.
”Yani ne diyorsun anlamında. Ne randevusu bu?”
Giyinme odamın kapısını açarken bıkkınlıkla konuştum.
”Of Pusat! Başladın yine taramalı tüfek gibi konuşmaya.”
Odadan içeri girmemle eş zamanlı Pusat da içeri girmişti.
”Evet, otur şuraya sen.”
Bir elimle yerdeki pufu işaret ederken Pusat inanmazcasına bana bakıyordu.
”Cidden mi?”
En korkutucu bakışlarımdan birini yollayınca bir şey demeden pufa oturmuştu. Uzun bacakları ve kollarıyla pufa sığmazken gülesim gelmişti. Yine de bir şey demeden gardıropu açtım ve bir yığın elbiseyi yatağa bıraktım. Aralarından mini kırmızı elbise ve sırt dekolteli mavi elbiseyi alıp askılarından tuttum.
”Sence hangisi?”
Mavi elbiseyi hafifçe öne çıkardım.
”Bu mu?”
Bu sefer kırmızı elbiseyi öne çıkardım.
“Yoksa bu mu?”
Ben elbiselere kararsız bir şekilde bakarken bir süre ses gelmeyince Pusat’a baktım. Oturduğu yerden öylece bana ve elimdeki elbiselere bakıyordu.
”Pusat cevap versene?”
Yüzündeki ifadeden bir şey çıkaramazken sanki diyeceklerini tartıyor gibiydi. Bir elinin işaret parmağıyla sırayla iki kıyafeti işaret etti.
”Sen bu bez parçalarını giyip, başka bir herifle randevuya gideceksin…Öyle mi?”
Sesindeki sert tınıyla sorgularcasına konuştuğunda elimdeki elbiseleri yatağa bıraktım.
“Ha sen, kıyafetleri beğenmedin. Dur bekle.”
Yataktaki kıyafetlere kısa bir göz attıktan sonra tekrar gardıroba döndüm. Siyah bacağın oldukça büyük bir kısmını açık bırakan yırtmacı ve giydiğimde bedenimi sıkıca saran sırtındaki parlayan işlemeli dekoltesiyle oldukça iddialı bir elbiseydi. Askısıyla birlikte dolaptan alırken arkalı önlü gösterdim.
”Peki bu nasıl?”
Pusat bir süre gösterdiğim elbiseyi inceledikten sonra sabır diler gibi bir eliyle yüzünü sıvazlamıştı.
”Azra, bu ne?”
”Kör müsün, elbise?”
Oturduğu puftan kalkıp yanıma gelirken elbiseyi elimden alıp sanki çileden çıkıyormuşcasına konuştu.
”Elbise olduğunu görüyorum Azra! Görüyorum da, malzemeden çalmışlar bu ne?”
Sinirle elbisemi sarsarken elbiseyi elinden aldım.
”Yavaş olsana be! Zarar vereceksin elbiseme!”
”Azra! Giymiyorsun bunu.”
Onu duymamazlıktan gelirken elbiseyi yatağın üzerine nazikçe bıraktım.
”Evet, bunun giyeceğim.”
“Giymeceksin dedim!”
”Giyeceğim dedim!”
Sinirle Pusat’a bakarken hırsla konuştum.
”Sen bana karışamazsın!”
”Öyle mi?”
”Öyle!”
Dediğim şeyle kafasını sallarken biraz tırsmadım desem yalan olurdu. Çünkü gerçekten korkutucu duruyordu. Kasılmış çenesi sivri yüz hatları ve çatık kaşlarıyla gerçekten korkutucuydu.
”Giy bunu, hatta bunu giy,”
Dolapa dönüp elbiselere bakarken aralarında en kısa olanı çıkardı ve yatağa fırlattı.
“Hatta bunu giy!”
“Amacın beni deli edip, randevulaştığın herifin ağzını yüzünü dağıttırmaksa giy! Amacına ulaşırsın, emin ol!”
Bu haline öylece bakakalırken içimdeki daha fazla tutamamıştım.
“Sen ne hakla bana karışıyorsun Pusat? Eski sevgilim olarak mı? A dur ya? Beni terk edişinin ikinci günü başkasıyla sevgili olan sevgilim olarak mı?
Dediklerimle suratındaki sinirli ifade yerini merhamete bırakırken anında pişman olmuştum. Yanlış anlayacaktı. Hâla onu sevdiğimi düşünecekti. Ama öyle değil miydi? Hâla onu sevmiyor muydum? Seviyordum.
“Sen bana ihanet ettin Pusat! Her ne kadar ayrılmış olsakda daha kırkımız çıkmadan… başkasına gittin.”
Biraz duraksadım.
”O yüzden bana karışmaya hakkın yok. Şimdi çık git odamdan. Üzerimi değiştireceğim.”
”Azra-“
Bir şey demesine izin vermeden konuştum.
”Çık odamdan Pusat!”
Çenesini sıkarken yüzündeki ifade daha da artmıştı. Ban acımasını istemiyordum. Yüzüme son kez bakıp odadan dışarı çıktı. Kapının kapanma sesi geldiğinde yatağa oturdum. Buğulu gözlerime lanet okuyarak ellerime sildim.
”Of Pusat!”
”Bunu bana neden yaptın?”
”Bunu bize neden yaptın?”