Kaan ellerini masaya vurarak geriye çekildi. "Aklını mı kaçırdın sen?" dedi öfkeyle. "Eline iki tane montajlı fotoğraf alıp bizi buraya çağırmışsın, kehanetten, hayalet kattan bahsediyorsun! Ben gidiyorum."
Deniz de çantasını omzuna takıp tiksintiyle Atlas’a baktı. "Senin acilen bir psikiyatriste görünmen lazım Atlas. Bizi bir daha arama."
İkisi de masadan kalkıp arkalarını döndükleri an, Atlas’ın gözleri karardı. İçindeki o çaresiz dehşet, çıldırtıcı bir soğukkanlılığa dönüştü. Masaya doğru eğildi ve arkalarından buz gibi bir sesle fısıldadı:
"Kaan... Sol kaburganın altındaki o eski ameliyat izi. Sadece altı yaşındayken geçirdiğin ve kimseye anlatmadığın o görünmez kaza."
Kaan olduğu yerde çakılı kaldı. Omuzları kasıldı, yavaşça arkasına döndü. Yüzündeki öfke bir anda yerini derin bir pale renge bıraktı.
Atlas bakışlarını Deniz’e çevirdi. "Sen Deniz... Yatağının altındaki o ahşap kutu. İçinde tuttuğun ve iki yıl önce kaybettiğin abine ait olan o son mektup. 13. kattaki senin odanda, o mektubun açıldığı günün fotoğrafı var. Altında da tam tarihi yazıyor."
Deniz’in elindeki çanta yere düştü. Masadaki sessizlik adeta bir bıçak gibi keskinleşti. İkisi de tek bir kelime bile edemiyordu. Bunlar internette bulunabilecek, sosyal medyadan stalklanacak bilgiler değildi. Bunlar, ikisinin de ruhunun en derin karanlıklarına gömdüğü sırlardı.
"Bana inanmak zorunda değilsiniz," dedi Atlas, titreyen sesiyle. "Ama o kat gerçek. O odalar gerçek. Ve bu gece saat 00:00’da o asansör yine 13’te duracak. Gece yarısı binaya geleceksiniz. Kendi odalarınıza gireceksiniz. Yarının fotoğrafında ne olduğunu görmek zorundayız... Çünkü eğer o kat bizi çoktan yan yana getirdiyse, bu gece o arabaya binmemek bile bizi kurtarmaya yetmeyebilir."
Kaan nefes almakta zorlanarak masaya yaklaştı, sandalyeye çöker gibi oturdu. Deniz ise dehşet içinde Atlas’a bakıyordu. Artık işin içinde bir şüphe ya da oyun yoktu.
Zaman, adeta kanlı bir geri sayım gibi gece yarısına doğru işlemeye başladı