1.Bölüm
Saat geçmek bilmiyordu. Dışarıda güneş batmak üzereydi ve son yarım saattir bir kişi bile gelmemişti. Ancak kapanışa on üç dakika kalmışken, dakik patronum yüzünden son saniyeye kadar buradan çıkamıyordum.
Benimle aynı derdi paylaşan Yiğit’i buldu bakışlarım. Aynı masayı beşinci defa falan siliyor olmalıydı. O da benim gibi bu saatten sonra müşteri gelmez moduna geçmiş, her iş çıkışıdaki rutinini uyguluyordu. Bunun can sıkıntısı mı yoksa takıntı mı olduğunu bilmiyor, çok da umursamıyordum. En azından yoğun geçen günün ardından bir de temizlik yapmak zorunda kalmıyordum.
Gelen bildirim sesiyle telefona odaklandım tekrardan. Bilinmeyen bir numaradan geliyordu mesaj.
‘An itibariyle hayatının son on iki dakikasına girmiş bulunmaktasın. Haber vereyim dedim:)’
“Defne?”
Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum. Yiğit’in olduğunu tahmin ettiğim adım sesleri bile boğuklaşmaya başlamıştı. Yanıma geldiğinde kısa bir sessizlik oldu. Mesajı okumuş olmalıydı. Derin bir nefes aldım. Kafenin kapanmasına on iki dakika kalmıştı ve bu mesaj işten çıkarken öleceğimi ima ediyordu.
‘Kimsin sen?’
‘Ne istiyorsun?’
Belki de fazla sert olmuştu ancak şuan bunları demenin kibar bir yolunu düşünemezdim.
‘Kurtarıcın diyelim.’
‘Eğer ön kapıdan çıkarsan bir keskin nişancı tarafından vurulacaksın.”
‘Seni arka kapıda bekliyorum.’
‘Tabii eğer ölmek istemiyorsan:)’
Yine aynı gıcık gülümseme. Bu adamın derdi neydi ki?
Bir derdim var, artık tutamam içimde
Gitsem nereye kadar? Kalsam neye…
Hayır. Şuan sırası değildi. Hem de hiç. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Bu adama güvenmeli miydim? Yalan söylüyor olsa bile hayatımı riske atmaya değer miydi?
Yiğit ön taraftaki büyük camdan dışarıya bakıyordu. Büyük ihtimalle bir şey göremiyordu, ama bu olmadığı anlamına da gelmiyordu.
On bir dakika kalmıştı ve ben ilk defa zamanın geçmesini istemiyordum.
“Defne istersen, ben de seninle gelebilirim. Hem yanında güvendiğin birinin de olması iyi olur.”
“Emin misin? Ya sana zarar gelirse?” Kaşlarım çatılarak sorduğum soruya karşılık omuz silkmekle yetindi.
“En kötü ölürüm.” Gülümsedi ama o gülümsemenin arkasında ne olduğunu anlayamıyordum. “Beni dert etme sen.”
Garip bir histi. Az sonra ölme ihtimalim olduğunu bilmek. İki kapının da ardında ölüm vardı ve ben birini seçmek zorundaydım. Burada kalamazdım. Eninde sonunda çıkmam gerekiyordu. Ama çıkarsam ne olacağını kestiremiyordum. Ya adam yalan söylüyorsa. Dışarıda keskin nişancı yoksa ve beni kaçırmak için söylüyorsa. Veya öldürmek için.
Bir ailem vardı. Hayır. Doğumdan sonra beni terk eden ve hiç tanımadığım anne babam, onların eksikliğini kapatmaya çalışan bir abim vardı.
Sabah her şey o kadar normaldi ki. Şimdi ise ölüm ile yaşamın arasındaki o ince ipte bir cambazdım sanki. Not yazmalı mıydım? Eğer ölürsem ile başlayan klişe cümleler kurmalı mıydım?
‘On dakikan kaldı:)’
‘Polisi aramadın değil mi?’ Yiğit’in meraklı bakışlarına aldanmadan cevap yazdım hızlıca.
‘Neden aramayayım?’
‘Cidden polisin bir şey yapabileceğini mi sanıyorsun?’
‘Yalnızca işleri daha da kötüleştirir.’
‘Sakın polisi arama. Ve sakın kimseye haber vermeye kalkma.’
Zaten haber verebileceğim çok kişi yoktu ama polis neden bilememeliydi? Daha önemlisi bu adam kimdi? Belli ki şimdiye kadar öğrendiğim her şey buzdağının yalnızca görünen kısmıydı. Ve anlaşılan görünmeyen kısmı sandığımdan daha büyük çıkacaktı.
“Ne yazdı? Tehdit mi etti?” Telefonu ona çevirerek okumasını bekledim.
“Adam adeta benimle dalga geçiyor.” Duraksadım. “Yani sanırım adam.” diye ekledim.
“Sanki flört ediyor. Y kromozomunun yan etkileri işte.”
Gülümsedim, moral vermeye çalışıyordu. Pencereye döndüm, ağaçlar sararmış yapraklarını dökülüyordu. Yağmur çiseliyor, damlaların bazıları pencere çarpıyordu. O esnada en son çocukken dışarıya bu kadar dikkat ettiğimi fark ettim.
Elimde o gün bahçeden kopardığım çiçekle yağmuru izlerdim. Sonra abim yanıma gelir, benimle beraber izlemeye başlardı. Ben de çiçeği ona uzatırdım. Artık her gün çiçek koparmayı da bırakmıştım. Sahi, ne zaman bırakmıştım?
—§—
“Abi?”
“Gel!” Diye seslendi Atlas Kandemir, bir saniye bile düşünmeden.
Ona yalnızca iki kişi böyle seslenirdi. Kardeşi ve yardımcısı. Diğer akrabaları, zaten sadece dördüyle konuşuyordu, ondan büyüktü ve özel işler dışında ona adıyla seslenirlerdi. Şirketteki çalışanlar için Atlas Bey, diğer adamları için ise Atmaca’ydı o. Yirmilerinin sonunda, takım elbisesi ile dışarıdan tam bir İstanbul beyefendisi. Özünde ise İtalyan mafyalarından hallice.
Kapı yardımcısı tarafından açıldı o esnada. Doruk Yılmazer. Namıdiğer, Akdoğan. Henüz yirmilerinin başındaki bu genç bir umut vadediyordu ona göre. Onu yardımcısı yapalı bir ay yeni olmuştu lakin farkındaydı herkes, Atmaca Akdoğan’ı bir abi gibi kollayacak ve çok daha yükseklere gelmesini sağlayacaktı.
Kardeşi de biliyordu bunu, farkındaydı. Abisine yardım etmek için ne kadar uğraşsa da karakteri ve ailenin en küçüğü olmanın da etkisiyle saha kısmından uzak kalıyordu. Bu açığı dolduracak biri gerekiyordu ve tahminince kendisinden bir ya da iki yaş büyük olan bu adama inancı tamdı. Atmaca ani kararları sevmezdi, konuyu enine boyuna düşünmüş olmalıydı.
“Söyle Akdoğan.”
“Keskin nişancılar belirttiğiniz yerlere konumlandı. Arka kapının boş kalmasını istediğinize emin misiniz?”
Buraya gelmesinin tek nedeni o soruyu sormaktı zaten. Yoksa haberi mesaj olarak da iletebilirdi. Patronunu sorgulamak istemiyordu adam, ancak içi içini kemiriyordu bu açık yüzünden.
Dik dik baktı Atmaca, ben her şeyi düşündüm dercesine. Arka kapı evlere çok yakındı, aradaki bir arabanın bile geçemeyeceği o boşluk sesin duyulmasını engelleyemez ve nişancıların yakalanmasına neden olurdu. Ses duyulmasa bile güvenli saklanma yeri bulunamamıştı, fark edilebilirlerdi. Ön taraftaki sakin ama geniş cadde daha risksizdi. Nişancıları çok önemsediğinden değildi bu temkini, ötme ihtimallerindendi.
“Kız hep ön taraftan çıkmıyor mu?” Sorusunun ardından kafa salladı yardımcısı. Kısa bir sessizlik sonunda ise mesajı alarak kapıya yöneldi. Tam kapının kolunu çevirecekken tekrar konuştuğunu işitti patronunun.
“Sokağın haritasını tekrardan incele.” dedi düz bir sesle. “Çık şimdi.”
—§—
‘Son bir dakikan:)’ Her ne kadar tereddüt etsem de kafamı kurcalayan o soruyu sordum.
‘Sen kimsin?’
‘Bilmen gerekmiyor. Hem daha önemli işlerin olmalı.’
Derin bir nefes alarak kapıya doğru bir adım attım, Yiğit de peşimden. Kapının önünde yan yana durup birbirimize baktık.
“Tam on dokuzda.” Başını salladı ve bileğindeki saati benim görebileceğim bir şekilde çevirdi.
Saatler gibi geçen bir kaç saniye sonunda dijital saatin dakika kısmındaki beş ve dokuz yerini iki sıfıra bırakmıştı. Tuttuğum nefesi verirken kapının koluna bastırdım. Küçük bir aralık daha büyük bir aralığa, o daha büyüğüne derken sonuna kadar açıldı.
Karşımda dört adam duruyordu ve dördü de birbirinden korkutucu duruyordu. Özellikle de bellerindeki silahlarla. Polise benzemiyor, daha çok mafyayı andırıyorlardı. Tahmin ettiğim gibi. Kandırılmıştım. Belki kaçırılacak belki de öldürülecektim. İşin kötüsü benim yüzümden Yiğit de olaya dahil olmuştu.
Dediklerini düşündüm bir an, gerçekten kaybedecek hiçbir şeyi yok muydu? Cevap her ne olursa olsun kaçmalıydım, kaçmalıydık. Büyük ihtimalle keskin nişancı yoktu zaten. Peki neden kaçamıyordum? Neden ayaklarım yere sabitlenmiş gibi hissediyordum?
Ekibin lideriymiş gibi görünen adamı buldu bakışlarım. Görünüşünü seçememe rağmen duruşu bile tedirgin edici olanı. Mesajların sahibi o olabilir miydi?
Gözlerimi kaçırırken arkamdan tanıdık bir ses geldi.
“Özür dilerim.”
Cevap vermeye fırsat bulamadan sesin sahibi tarafından yüzüme bastırılarak nefesimi kesen bez ile beraber acı gerçek tokat gibi yüzüme vurdu. O korktuğum katil en başından beri yalnız binanın değil hayatımın da içindeydi.