İçeriğe geç

1 Dakika 33 Saniye

Bölüm 1 · 6 dk okuma

1 Dakika 33 Saniye

Bölüm 1

1 Dakika 18 Saniye

"Öfke, kısa süreli bir deliliktir."

-Seneca-

Bir dakika otuz üç saniyem var.

Daha fazlası yok.

Bunu herkes biliyor. En çok da ben.

Doktorum odama girdiğinde oturduğum yerde biraz dikleştim. Kalbim hala deli gibi çarpıyor, göğsümü rahatsız ediyordu.

"Daha iyi misin, İlay?" Doktorum Hande abla bana karşı hep ablam gibi davranırdı. Aramızda doktor-hasta dinamiğinden çok abla-kardeş dinamiği olurdu.

Gülümsemeye çalıştım.

Kural bir: Gülümse, yoksa seni bir tımarhaneye kapatmaktan çekinmeyecekler.

"İyiyim, abla. Biliyorsun, daha kötülerini atlattım."

Hande ablam buruk bir şekilde gülümsedi. Hastalığım ilk çıktığından beri -yani on beş yaşımdan beri- doktorum oydu. Bu yüzden beni tetikleyen şeyleri, geçirdiğim krizleri, ne kadar acı çektiğimi en çok o biliyordu.

"Bu kriz diğerleri gibi değildi, İlay. Neredeyse sınır süreyi geçiyordun. Üstelik birine saldırmışsın."

Kriz anlarında ne yaşadığımı, ne yaptığımı hatırlamıyordum çünkü kendimde olmuyordum. Bu süreçte istemeden insanlara zarar veriyordum. Ama kendini kaybetmek bir bahane değildi. Suç, yine suçtu ve ben işlemediğim bir suçun günah keçisi oluyordum. Yine.

"Tamam, adam odama gelsin. Özrümü diler, durumu açıklarım. Kararı kendi vicdanına kalmış."

Kural iki: Hatalı olsan da olmasan da özür dile. Çünkü sen güçsüz ve hatalı görülen tarafsın. Özür dilemezsen seni bir hapse atmaktan çekinmezler.

"Basit bir özrü kabul edecek gibi durmuyor. Üstelik herif asker. Bir askere saldırmış bulundun! Cezasının ne kadar olduğunu biliyor musun sen? Anlıyorum kendini kaybediyorsun ama bunu kontrol etmeyi öğrenmen gerek İlay."

Hande ablam yine haklıydı. Diyecek bir şey bulamayarak suratına baktım. Asker... Vatanı korumak için canını feda etmekten çekinmeyecek birine saldırmıştım. Şuan onun sayesinde güvendeydik ve ben ona saldırmıştım. Kendimi bir pislik gibi hissediyordum. Neler yaşandığı yavaşça beynime dolmaya başladı. Kulağımda kablolu kulaklığım vardı, kulaklıkta en sevdiğim şarkı çalıyordu.

Co-comparison is killin' me slowly

I think I think too much

'Bout kids who don't know me

I'm so sick of myself

I'd rather be, rather be

Anyone, anyone else

My jealousy, jealousy

Yürürken bir adam bana çarpmıştı. Arkama dönüp dikkatli olması için uyardığımda bana küfür etmişti. O iğrenç ağzıyla bana 'Sürtük' demişti. Adamın yanına gidip sert bir tokat atmıştım. Sonra başka bir adam gelmişti. Kolumu tutup sakin olmamı söylediğini hatırlıyorum. Daha sonrası yoktu. Aklımdan silinmişti.

Bir dakika...

O adam, yaraladığım askerdi.

Ben bana hakaret edene değil, hem beni hem de sakinliğimi korumaya çalışan kişiye saldırmıştım. Kendimi çok iğrenç hissediyordum.

"Hande abla, lütfen adamı çağırır mısın? Özür dilemem gerek." Sesim suçluluk duygusu ile titremişti.

"Emin misin? Yani... tekrar kriz geçirmeyeceğinden?"

Bunu bende bilmiyordum. Bu şey saatli bir bomba gibiydi. Bastırdığım duygular bir anda yüzeye çıkıyor, beni boğuyordu.

"Evet, çağır lütfen..."

Hande ablam endişeli bir bakışla bana baktıktan sonra ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Bu sırada bakışlarımı pencereye çevirdim. Stresten tırnaklarımla kollarımda ki deriyi çizmeye başladım. Bu duygularımla başa çıkmak, acı sayesinde onları unutmak için bulduğum bir yöntemdi. Önceden işe yarardı fakat son zamanlarda bu acıya alıştığım için hiçbir şey hissetmiyordum. Çaresizlikle tırnaklarımı yanaklarıma ve saç diplerime geçirdim. Boynumu iki yana yatırdım. Sakin kalmaya çalıştım. Kalbim kabarıyor, ölecek gibi hissediyordum. Nefesim daralıyordu.

Tırnaklarımı boynuma geçirdim. Nefes almaya çalıştım. Sanki duygularım somutlaşmış, benden nefret eden bir insan gibi boğazımı sıkıyordu. Tırnaklarımı her yerimde dolaştırdım. Bir acı hissetmek istedim. Beni bir anlığına da olsa duygularımın saldırısından kurtaracak bir acı... En sonunda tırnağımı koluma geçirdim. Hissettiğim ani acıyla inledim. Nefes aldığımı hissettim. Kalbim deli gibi atmaya devam ederken hızlı hızlı nefes aldım. Sakinleşene kadar gözlerimi kapattım.

İşte krizlerimi böyle önlüyordum. Acı çekerek.

Çünkü sadece fiziksel acı, duygusal acıyı bastırırdı.

Sakinleştiğimde koluma baktım. Derin bir yara oluşmuştu. Bunu nasıl yaptığımı bende bilmiyordum. Tek bildiğim kolumda ki kanın fazla olduğuydu. Açılan kapı beni duygularımdan ve düşüncelerimden çekip aldı. Gelen kişiye baktım.

Az önce yaşadıklarım yüzünden unutmuş olmalıyım... Ben askeri buraya çağırmıştım. İçeri giren adama baktım.

Boyu uzundu. Kısa kesim siyah saçları dağınıktı, İfadesiz bakan gözleri kahverengi gibi duruyordu, iri bedeni asker olmanın hakkını veriyordu. Üzerinde haki yeşili, kısa kollu bir tişört, altında ise siyah, düz paça bir pantolon vardı.

Yattığım yatağın karşısına geçti ve iri kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözleri bir anlığına koluma kaydı. Daha sonra aynı sertlikte gözlerime döndü. Bu sert ve donuk ifade karşısında dilimi yutmuş gibiydim. Öfkeli olsa daha rahat konuşurdum ama bu ifade... Bu ifadede bir şeyler beni rahatsız ediyordu.

"Merhaba..." diye mırıldandım zorlukla. O girince odanın havası ağırlaşmıştı. Bu hava çok karamsar ve gericiydi.

"Biliyorum, sana saldırdığım için öfkelisin ve bu konuda haklısın. Sadece kavga çıkmasını istemiyordun." Kaşlarını kaldırdığını fark ettim. Bu minicik tepki bile gerginliğimi biraz azaltmıştı. Koyu kahvelere baktım. Bakışlarında ki bir şey çok tanıdıktı. Devam etmemi söylemiyordu ama bakışları bekliyordu.

"Bir askersin ve senin görevin bu. Bu yüzden araya girdin. Bunu anlıyorum. Ama senden de anlayış bekliyorum. Hastalığım yüzünden kendimi kaybediyorum. Neler yaşandığını bile doğru düzgün hatırlamıyorum ve sana neden saldırdığımı bile bilmiyorum." diye mırıldandım kısık bir sesle. Utançtan yerin dibine girmek istiyordum. Adama tekrar baktım. Yüzü eski sert haline dönmüştü. Stresten ellerim titriyordu. "Kendimi kaybettim işte. Geçirdiğim en ağır sinir kriziydi ve şansa bak ki sana denk geldi." Derin nefes alıp ver, İlay. Biraz sakin ol. Adam senin devam etmeni bekliyor. "Özür dilerim. Ne istersen yaparım, sadece şikayet etme." Adam ifadesiz gözlerle bakmaya devam etti. Derin bir nefes aldı. Çok sakindi. Ben olsam şimdiye kadar delirmiştim.

Gözlerime baktı.

O an gözlerinin kahverengi değil, ela olduğunu gördüm. Koca bir kahverengini içinde, minik bir yeşillik vardı.

Koca bir çölün ortasında filizlenen bir ağaç gibi...

"Hatanı anlaman güzel. Bir daha yapma."

Sesi soğuk ve netti. Tartışmaya yer bırakmıyordu. "Nasıl..." Arkasını dönüp kapıya ilerlediğinde şaşkınlıkla arkasından bakmaya devam ettim. Gitmeden önce şaşkınlığımı atmam ve aklımda ki soruya bir cevap almam gerekiyordu. Kendime gelmeye çalıştım.

"Hey, bekle! Şikayet edecek misin?"

Ben soruyu sorduğumda o çoktan çıkmış, kapıyı çekip gitmişti.

Kapıyı yavaşça kapatmıştı ama ses, sanki çarpıp çıkmış gibi kafamın içinde yankılanmaya devam etmişti.

O çıktığı an odayı yeniden sessizlik sardı. Derin bir nefes aldım. Şikayet ederse ne yapacaktım?

Para cezasını ödeyecek kadar zengin değildim, hapse girecek kadar sabırlı olamazdım.

Ne yapacaktım şimdi?

Çaresizlik kalbimi sıkan bir el gibi büyüyüp boğazıma dayanınca dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Bir hıçkırık daha...

Gözümden firar eden gözyaşı ise çorbaya katılan tuz gibiydi. Yatakta dizlerimi kendime çekerek oturdum ve başımı dizlerimin arasına gömdüm. Sessizce ağlamaya başladım. Çaresizliğin bir suya dönüşüp kalbimi bırakmasını ve gözümden akmasını hayal ettim.

İşe yaramadı.

Kalbimi sıkan el daha da güçlendi. Öyle ki artık nefes alamıyordum.

Oksijene ihtiyacım vardı.

Kafamı kaldırdım ve komodinden babamın fotoğrafının bulunduğu çerçeveyi almak için uzandım. Bu sırada kolumda ki yaranın ne kadar kanadığını fark ettim. Umursamadan çerçeveyi aldım.

Babama baktım çaresizce. Sanki o ihtiyacım olan oksijendi. Fotoğrafa baktıkça nefesim düzeldi, kalbimi sıkan el biraz gevşedi.

"Ben ne yapacağım baba?" Babam beni duyuyor muydu, bilmiyordum. Ama duymalı, rüya da olsa bir işaret vermeliydi. "Sen yokken beni sakinleştiren yok. Sevgiye değil çaresizliğe gömülüyorum. Her gün daha da batıyorum. Bir bataklık gibi bu dünya. Kıpırdadıkça, yaşamak için çırpındıkça batıyorum ve yalnızım. Bu bataklıkta çamur dışında hiç bir şey yok baba... Gökyüzünde ki kara bulutlar güneşimi örtüyor ve ben önümü göremiyorum..."

Fotoğrafı öptüm.

Fotoğrafa sarıldım.

Kalbimi ve duygularımı bir fotoğrafa hapsettim.

Gözlerimi kapattım, bir rüya görme umuduna dayandım.

Yavaşça uykunun güçlü kollarına kendimi bıraktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.