"𝒦𝒶ç𝓉ı. 𝐵𝒶𝓃𝒶 𝒷𝒶𝓀𝓂𝒶𝒹𝒶𝓃 𝒶𝓇𝓀𝒶𝓈ı𝓃ı 𝒹ö𝓃ü𝓅 𝓀𝑜𝓇𝓀𝒶𝓀ç𝒶 𝓀𝒶ç𝓉ı. 𝒢𝑒𝓇𝒾 𝒹ö𝓃𝓂𝑒𝓎𝑒𝒸𝑒ğ𝒾𝓃𝒾 𝓈𝒶𝓃ı𝓎𝑜𝓇, 𝓊𝓃𝓊𝓉𝒶𝒸𝒶ğı𝓂ı 𝓈𝒶𝓃ı𝓎𝑜𝓇 𝒶𝓂𝒶 𝑔ö𝓀𝓁𝑒𝓇𝑒 𝓋𝑒 𝒯𝒶𝓃𝓇ı'𝓎𝒶 𝓎𝑒𝓂𝒾𝓃 𝑒𝒹𝑒𝓇𝒾𝓂 𝓀𝒾 𝑜 𝒹ö𝓃𝒹üğü 𝑔ü𝓃, 𝑜𝓃𝒶 𝒽𝑒𝓇 ş𝑒𝓎𝒾 𝒽𝒶𝓉ı𝓇𝓁𝒶𝓉𝒶𝒸𝒶ğı𝓂."
-Kirill I. Svetozarov
✴︎✴︎✴︎
-Elizabeth R. Cambronne , 18. 10. 2025
Elimdeki valizi yere bırakıp soluklandım. Ben valizi yere bırakır bırakmaz arkamda bulunan korumalardan biri yerden geri aldı. Sahi, bu "koruma" lafı da artık canımı sıkmaya başlamıştı. Hep paranoyak yaşayan büyükannemin zoruyla gelmelerini kabul etmiştim ama onun paranoyaklığı beni rahatsız ediyordu.
Ağzımdan bir nefes bırakıp etrafa baktım. Uzun süredir görmediğim bu yerler çok değişmişti. Gerçi ben de değiştim. On dokuz yıl sonra. On dokuz yıl. Londra'da geçirdiğim ve New York'u düşünmeden geçirdiğim on dokuz yıl. Tekrar adımlamaya başladığımda arkamdaki korumalar da yürümeye başladı.
Yaklaşık 20 dakika kadar sonra havaalanından çıktım ve beni bekleyen araca geçtim. Şoför nereye gideceğimi biliyor olacak ki, benimle birlikte iki koruma daha binince direkt hareket etmeye başladı.
Uzun sayılabilecek bir araba yolculuğundan sonra araba büyük, neredeyse malikane diyebileceğim bir evin önünde durdu. Arabadan indiğimde beni ellilerinin sonunda, kır saçlı ve siyah takım elbiseli bir adam karşıladı. Frederic. Çocukluğumdan beri nereye gitsem benimle gelen arkadaşım. Yüzünde beni tekrar görmenin verdi bir tebessüm vardı.
"Leydi Cambronne, sizi tekrar görmek çok güzel!"
Farkında olmadan, bana hitap ettiği şekle gözlerimi devirdim. Beni hayatım boyunca idare eden kişiydi o. Saçma formaliteler yüzünden bana resmi davranmasından hiç hoşlanmıyordum.
"Seni görmek de güzel Frederic. Ancak yalvarırım bana öyle seslenme."
Gülerek kafa salladı. Biz evin büyük kapılarından içeri girerken benimle beraber inen korumalar eşyalarımı taşımaya başladılar.
Frederic bana göre gereksiz büyük olan evi benimle beraber turlarken gözlerim büyük salonun ortasındaki piyanoya takıldı. Piyanoya doğru ilerlerken yüzüme yerleşen gülümsemeye hakim olamadım.
"Sen mi?"
diye sordum sadece, o ise gülümseyerek başını sallamakla yetindi. Küçüklükten beri, yapmayı en çok sevdiğim şeydi piyano çalmak.
Ellerim siyah-beyaz tuşlarda gezinirken Frederic'in yüz ifadesi değişti
"Buraya isteyerek gelmediğini biliyorum, Liz."
Ellerim oldukları yerde kaldı. İçimde neden veya niye olduğunu bilmediğim bir öfke yükseldi.
"Biliyor muydun?"
diye sordum tekrar. Öfkem sebepsizce kabarırken resmen sesimden dışarı taşıyordu.
"Biliyordum. Büyükbabanın seni neden buraya gönderdiğini anlamıyorsun. O-"
"O bana böyle davranamaz Frederic."
Onun sözünü kestim. Öfkemin sebebi kendi kendini ortaya koyuyordu.
"Ben onun kendinden uzağa atabileceği, gereksiz biri değilim. Beni Londra'dan Amerika'ya gönderip benim yerime kimi aldı biliyor musun? Abraxas'ı!"
Abraxas'ı aslında severdim. Ama onun benim yerime geçmiş olması, ona olan sevgimi unutmama sebep oluyordu.
"Abraxas mı yapacak yani benim yaptıklarımı?"
Bu dediklerimi hatırlayınca ok utanacaktım kendimden. Ama şu an umurumda değildi. Ben yine sinirle hareket edip dediklerimi düşünmezken Frederic yine beni dengeliyordu.
"Abraxas. Evet, Abraxas çok yetenekli bir genç,"
"Ama?"
"Ama senin kadar değil, Liz. Elbet toyluğundan kaynaklanan bir hata yapacaktır."
Elbette yapacaktı! Frederic bunu biliyordu. Ve eminim ki büyükbabam da bunu çok iyi biliyordu. Öyleyse neden beni buraya göndermişti?"
Nefesim her kendime soru sorduğumda daha da hızlanırken omzumda hissettiğim el ile gerçekliğe döndüm.
"Liz, eminim ki bunun iyi bir sebebi vardır. Bay Milford gereksiz kararlar verecek biri değil."
Tamamen sakinleştiğimde, yine arabadan iniyordum. Ama bu sefer Manhattan'daydım. Biraz yürüyüp bir kafeye girdim. İçerisi orta büyüklükte, samimi ortamı olan butik bir kafeydi. Etrafa bakarken arkamdaki sırada duran birinin bana çarpıp özür dilemesiyle dikkatimi geri toplayabildim.