İvy Ashford
Ben notları yazıyor, Elijah kurdeleleri bağlıyordu. Arada yer değiştiriyor, ben çıkartmaları yapıştırırken o küçük hediye paketlerini kutuya diziyordu. İtiraf etmek zorundaydım ki beklediğimden daha düzenli çalışıyordu.
“Bu kadar düzgün fiyonk bağlamayı nerede öğrendiniz?” diye sordum, elimdeki renkli kartona tarih yazarken.
“El becerisi.”
“Bu cevap değil.”
“Yeterli.”
Gözlerimi devirdim. “Bir gün sizi iki cümleden uzun konuşurken görebilecek miyim acaba?”
“Muhtemelen.”
“Muhtemelen mi?”
“Elbette.”
İçimden derin bir of çektim. “Gerçekten robot gibisiniz.”
Bu kez cevap vermedi. Yaklaşık yarım saat sonra son kutunun da kapağını kapattık. Derin bir nefes verip arkama yaslandım. “Bitti...”
Elijah hazırladığımız bütün küçük paketleri dikkatlice büyük karton kutunun içine yerleştirdi. “Kırılmayacak şekilde dizdim.”
Başımı salladım. “Tatil bitince çocuklara vereceğim.” Kutunun kapağını kapatırken istemsizce gülümsedim. “Umarım biraz olsun yüzlerini güldürür.”
“Güldürecektir.”
Kısa cevabı beni şaşırttı. “Bu kadar emin misiniz?”
“Evet.”
“Neden?”
“Kendiniz hazırladınız.”
Bunun iltifat mı olduğundan emin olamadım. Tam cevap verecekken alt karnıma keskin bir ağrı saplandı.
“Ngh...” Elim istemsizce karnıma gitti. Derin nefes almaya çalıştım. Tam zamanıydı… harika.
Sessizce ayağa kalktım. “Bir dakika.”
Koridora yöneldim. Beklediğim gibi arkamdan ayak sesleri geldi. Gözlerimi kapatıp içimden ona kadar saydım. Sonra arkamı döndüm.
“Yine mi?”
“Elbette.”
“Tuvalete gidiyorum.”
“Biliyorum.”
“Bunu özellikle mi yapıyorsunuz?”
“Hayır.”
“İnsanlara özel alan diye bir şey olduğunu biliyor musunuz?”
“Görevim sırasında önceliğim güvenlik.”
İçimden sessizce söylendim. “Şu göreviniz bir gün beni çıldırtacak...”
Banyoya doğru yürürken alt karnımdaki sancı yeniden arttı. Yüzümü buruşturmamaya çalışsam da sanırım başarılı olamamıştım.
Çünkü birkaç adım arkamdaki Elijah bir an durdu. Bakışları sadece birkaç saniyeliğine üzerimde kaldı. Hiçbir şey söylemedi ama tecrübeleri ona bunun ne olduğunu anlaması için yetmişti.
Bakışlarını hemen başka yöne çevirdi. Sanki hiçbir şey fark etmemiş gibi. “Kapının dışında bekleyeceğim.”
“Bunu tahmin etmiştim zaten.”
Kapıyı açarken homurdandım. “Bir gün gerçekten sizi evde unutacağım.”
“Elinizden gelmez.”
Arkamı dönüp kaşlarımı çattım. “Bu özgüven nereden geliyor?”
“İşimden.”
Başımı iki yana salladım. “İğrenç adamsınız...”
“Elbette.”
“...Bunu hakaret olarak söyledim.”
“Biliyorum.”
İç çekerek banyoya girdim. Kapıyı kapatırken dışarıdaki ayak seslerinin durduğunu duydum. Tahmin ettiğim gibi kapının önünde bekliyordu.
“Harika...” diye mırıldandım.
Takvim kadar düzenli çalışan bedenim, yine tam zamanında bana sürprizini yapmıştı. Regl olmuştum. Alt karnımdaki sancı giderek artıyor, belime kadar yayılıyordu. Bir de üzerine kırık bilek... Gerçekten mükemmel bir kombinasyondu.
İşimi bitirdikten sonra aynanın karşısına geçtim. Solgun görünüyordum. “Bugün gerçekten hiç çekilmiyorsun İvy.” diye kendi kendime söylendim.
Yüzümü soğuk suyla yıkayıp birkaç derin nefes aldım. Belki biraz iyi hissederdim. Kapının kilidini açıp dışarı çıktım. Tahmin ettiğim gibi Elijah bıraktığım yerdeydi.
Bana kısa bir bakış attı. “İyi misiniz?” Sesindeki ton her zamanki kadar sakindi.
“İyiyim.”
Yalandı. Hem de çok kötü bir yalandı. Hiçbir şey söylemedi. Belli ki yalan söylediğimi anlamıştı ama sorgulamadı. Sessizce odama doğru yürümeye başladım. Bu kez arkamdaki ayak seslerine bile laf edecek enerjim yoktu.
Odamın kapısını açıp doğruca yatağıma yöneldim. Kendimi yorganın üzerine bıraktım, dizlerimi karnıma doğru çektim. “Bugünlük ben yokum...”
Yastığın içine gömülürken gözlerimi kapattım. Tam o sırada tanıdık ses yeniden duyuldu. “Akşam yemeği saati yaklaşıyor.”
İnledim. “Lütfen...” Ellerimi karnımın etrafına doladım ve tişörtümü kavradım.
“Yemek yemeniz gerekiyor.”
“Biliyorum.”
“O hâlde aşağı inelim.”
Yastığın altından boğuk bir ses çıkardım. “Hayır.”
“Bu bir seçenek değil.”
Başımı yastıktan kaldırıp ona baktım. “Siz neden her cümlenizde emirmiş gibi konuşuyorsunuz?”
“Çünkü net konuşuyorum.”
“Sinir bozucusunuz.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsunuz.”
“Biliyorum.”
Derin bir nefes aldım. “Şu an sizinle tartışacak hâlim bile yok.”
“Fark ettim.”
Kaşlarımı çattım. “Biraz daha konuşursanız tartışacak hâlim olur ama.”
“Elinizde yeterli enerji yok.”
Şaşkınlıkla doğruldum. “Az önce benimle dalga mı geçtiniz?”
“Hayır.”
“Geçtiniz.”
“Hayır.”
“Geçtiniz!”
“Elinizde bunu kanıtlayacak bir delil yok.”
Ağzım açık kaldı. Birkaç saniye sadece yüzüne baktım. “Bir dakika... Mizah anlayışınız mı var sizin?”
“Sanmıyorum.”
Yastığı alıp ona doğru fırlattım. Tek eliyle hiç zorlanmadan yakaladı. Yüzündeki ifade yine değişmemişti. Yastığı usulca yerine bıraktı. “Şiddet çözüm değildir.”
“Beni bu hâle siz getirdiniz.”
“Katılmıyorum.”
“İğrençsiniz.”
“Elbette.”
İç çekip yeniden yorganın altına kıvrıldım. “Lütfen... Beş dakika konuşmayın.”
Bu kez gerçekten sustu. Odanın kapısının yanında her zamanki yerine geçti. Kollarını arkasında birleştirip sessizce nöbet tutmaya başladı.
Başımı yastığa gömdüm. “Robot...”
“Duydum.” Dedi bana bakarak.
“Duymanız gerekmiyordu.”
“İşitme duyum normal.”
Gözlerimi tavana diktim. “Tanrı’m bana sabır ver...”
Odadaki sessizliği bozan tek şey, benim derin iç çekişlerimdi. Ve kapının önünde, sanki saatlerce aynı yerde durabilecekmiş gibi bekleyen o sinir bozucu adamdı.
Yorganı biraz daha üzerime çektim. Alt karnımdaki sancı dalga dalga yayılırken gözlerimi kapattım.
Tam uyumaya çalışıyordum ki Elijah'ın sakin sesi yeniden duyuldu. “Regl sancısı için kullandığınız bir ilaç var mı?”
Bir anda gözlerimi açtım. “...Ne?”
“Elinizde kullandığınız bir ağrı kesici var mı diye sordum.”
Yüzümün saniyeler içinde kızardığını hissettim. “Bir insan... biraz olsun utanır bunu sorarken.”
“Elbette utanılacak bir durum değil.”
“Yine de yüksek sesle söylemek zorunda mıydınız?”
“Durumunuzu doğru değerlendirebilmem gerekiyor.”
Yastığı yüzüme bastırdım. “Gerçekten sizden nefret edeceğim.”
“Elbette.”
Yastığın ardından boğuk bir ses çıkardım. “Şu 'elbette' demeyi bırakın.”
“Hayır.”
“Of...”
Elijah ceketinin düğmesini açmadan sağ elini belindeki silahın kılıfına götürdü. Kılıfın kilidini kısa bir hareketle kontrol etti. Ardından şarjörün yerine tam oturduğundan emin olup tekrar bıraktı.
Sonra iki omzunu hafifçe geriye doğru esnetti. O an istemeden ona baktım. Ceketinin altında bile omuzlarının ne kadar geniş olduğu belli oluyordu. Kumaş, güçlü vücudunu gizlemek yerine daha da belirginleştiriyordu. Kollarını gererken gömleğinin kumaşı hafifçe gerildi. Bir insan neden bu kadar...
Başımı iki yana salladım. Kesinlikle etkilenmiyordum. Sadece... omuzları gereğinden fazla büyüktü.
Elijah yeniden bana döndü. “Bu geceyle ilgili birkaç kural var.”
İç çektim. “Tabii ki var.”
“Akşam tuvalete gitmeniz gerekirse bana haber vereceksiniz.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Şaka yapıyorsunuz.”
“Hayır.”
“Gece su almak için kalkarsam?”
“Beni uyandıracaksınız.”
“Mutfağa inecek olursam?”
“Ben de sizinle geleceğim.”
“Pencereyi açmak istersem?”
“Önce bana söyleyeceksiniz.”
Gözlerimi tavana çevirdim. “Evde hırsız değil, ben yaşıyorum.”
“Siz benim korumakla görevli olduğum kişisiniz.”
“Ya gece canım sıkılır da salona inip televizyon izlemek istersem?”
“Ben de salonda olacağım.”
“Sabah erken uyanırsam?”
“Siz uyanmadan büyük ihtimalle ben zaten uyanık olurum.”
“Peki ya siz uyursanız?”
İlk kez hiç beklemeden cevap verdi. “Uyumam.”
Kaşlarım çatıldı. “Hiç mi?”
“Görev sırasında gerektiği kadar.”
“Bu normal değil.”
“Ben de normal bir iş yapmıyorum.”
Odası yeniden sessizliğe büründü. Yastığı kucağıma çekip homurdandım. “İğrençsiniz.”
“Elbette.”
Derin bir nefes verdim. “Bir gün o 'elbette' yüzünden sizi gerçekten boğacağım.”
Elijah'ın yüzünde yine o ifadesiz hâl vardı. “Bunu denemenizi tavsiye etmem.”
İçimden söylendim. “Şu adamın sabrımı tüketme konusunda özel bir yeteneği var...”
Yastığı iki elimle kavradım. “Tamam... Tamam İvy... Sakinsin... Sakinsin...”
Üç saniye dayanabildim. Sonra yastığı yüzüme bastırıp olanca gücümle içine bağırdım. “Aaaaaa!”
Ses yastığın içinde boğulup gitti. Birkaç saniye daha öyle kaldım. Derin derin nefes alıp verdikten sonra yastığı yavaşça indirdim.
“Biraz daha iyiyim...” diye mırıldandım.
Başımı çevirip Elijah'a baktım. Kıpırdamamıştı. Yüzündeki ifade hâlâ aynıydı. Sanki az önce odasında yastığa çığlık atan biri değil de hava durumunu konuşmuşuz gibi sakindi.
“...Hiç mi şaşırmadınız?”
“Hayır.”
“Ben az önce yastığa bağırdım.”
“Evet.”
“Normal insanlar buna tepki verir.”
“Stresinizi güvenli bir şekilde dışa vuruyorsunuz.”
Birkaç saniye ona boş boş baktım. “Bunu... normal mi karşılıyorsunuz?”
“Elbette.”
Başımı tekrar yastığa bıraktım. “Tanrı'm... Bu adamın gerçekten fabrika ayarları yok...” diye homurdandım.
“Elbette var.”
Başımı tekrar kaldırdım. “Onu da mı duydunuz?”
“Evet.”
“Ben artık içimden söyleneceğim.”
“Dudaklarınızı oynatıyorsunuz.”
Gözlerimi kapattım. “Ben bittim...” diye fısıldadım.
Elijah ise hiçbir şey olmamış gibi kapının yanında nöbet tutmaya devam etti. Sanki yastığa çığlık atmak, görev yaptığı insanların günlük rutinlerinden biriymiş gibi davranmaya devam etti.
Alt karnımdaki sancı yeniden kendini hissettirdi. “Of...” diye mırıldandım.
Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca yavaşça yataktan doğruldum. Komodinimin çekmecesini açıp küçük ilaç kutusunu çıkardım. İçinden her ay kullandığım ağrı kesiciyi alıp elimde çevirdim.
“Elinizde ilaç varmış.” dedi Elijah, her zamanki sakin sesiyle.
“Evet.” Komodinin üzerindeki su şişesini açıp hapı ağzıma attım. Birkaç yudum su içtikten sonra kapağını kapatıp yerine bıraktım. “Yaklaşık yarım saate etkisini gösterir.” diye mırıldandım. Bunu ona söylemiyordum aslında. Daha çok kendi kendime konuşuyordum.
Yatağa geri uzandım. Yorganı omuzlarıma kadar çektim. Dizlerimi yine karnıma doğru topladım. Bu pozisyon biraz olsun rahatlatıyordu. Odanın içi sessizleşmişti, Elijah hiçbir şey söylemiyordu. Benim de konuşacak hâlim kalmamıştı. Göz kapaklarım giderek ağırlaştı.
İlacın etkisi mi, yoksa bütün günün yorgunluğu mu bilmiyordum. Son duyduğum şey, odadaki saatin sesiydi. Derin bir nefes verdim. Birkaç dakika sonra düşüncelerim birbirine karışmaya başladı. Ve farkına bile varmadan uykuya daldım.