İvy Ashford
Telefonumun alarmı tam saat yedide çalmaya başladı. “Beş dakika daha...” diye mırıldanıp yastığı başımın üzerine çektim.
Alarm inatla çalmaya devam edince derin bir iç çekerek doğruldum. Gözlerimi ovuşturup komodinin üzerindeki telefonu elime aldım ve alarmı kapattım.
Bugün normal bir gün olmalıydı. En azından ben öyle sanıyordum. Yatağımdan kalkıp perdeleri araladım. Odamın içine dolan güneş ışığı gözlerimi kısmama neden oldu. Yaz sabahları her zaman böyleydi; huzurlu, sessiz ve insanı tembelliğe sürükleyen cinsten.
Banyoda hızlıca hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Dağınık saçlarımı toplarken kendi yansımama gülümsedim. “Bugün güzel geçecek.”
Bunu söylerken başıma geleceklerden habersizdim. Üzerime siyah kumaş pantolonumu, beyaz gömleğimi ve ince ceketimi giydim. Staj yaptığım için okulun belirlediği kıyafet kurallarına uymam gerekiyordu. Sırt çantamı alıp odadan çıktığımda mutfaktan yayılan kahve kokusu burnuma geldi.
“Günaydın.” dedim.
Annem bana gülümseyerek tabağı masaya bıraktı. “Günaydın, güzel kızım. Kahvaltını etmeden çıkmak yok.”
Babam elindeki gazeteyi indirip bana baktı. “Bugün de staj var, değil mi?”
“Evet. Hatta biraz uzun sürecek. Akşama doğru dönerim.”
Babam başını salladı. “Kendini çok yorma.”
“Merak etme baba.”
Annem çay bardağını önüme bırakırken, “Dün gece yine geç saate kadar ders çalışmışsın.” dedi.
“Biraz... Ama değdi.”
Kahvaltı boyunca sıradan şeylerden konuştuk. Annem hafta sonu için plan yapıyordu, babam ise iş yerindeki komik bir olayı anlatıyordu. Çantamı omzuma takıp kapıya yöneldim.
“Ben çıkıyorum.”
Annem arkamdan seslendi. “Kendine dikkat et.”
“Ederim.”
Babam anahtarını masadan alırken bana göz kırptı. “Akşam görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Kapıyı arkamdan kapatıp apartmandan çıktım. Temiz sabah havasını içime çektim. Bugün sadece stajımı tamamlayacak, birkaç rapor hazırlayacak ve eve dönecektim. En azından planım buydu.
Otobüs durağına vardığımda her zamanki kalabalık çoktan oluşmuştu. Birkaç dakika sonra gelen otobüse binip cam kenarında boş bulduğum bir koltuğa oturdum.
Kulaklıklarımı taktım. Hafif bir müzik eşliğinde dışarıyı izlerken şehrin yavaş yavaş hareketlenişini seyrettim. İnsanlar işlerine yetişmeye çalışıyor, öğrenciler okul servislerine yetişmek için koşuşturuyordu.
Ben ise bugün de stajımı en iyi şekilde tamamlamayı düşünüyordum. Yaklaşık yarım saat sonra otobüs okulun bulunduğu durağa geldi.
İnip okulun demir kapısından içeri girdim. Bahçede koşturan öğrencilerin neşeli sesleri daha sabahın ilk saatlerinde bütün okulu doldurmuştu.
Öğretmenler odasına uğrayıp çantamı bıraktıktan sonra derin bir nefes aldım. Bugünkü ilk dersim, staj yaptığım 7/A sınıfındaydı.
Sınıfın kapısını çalmamla içeriden yükselen sesler bir anda kesildi. Kapıyı açıp gülümsedim. “Günaydın!”
“Güüünaaydın öğretmeniiim!” diye hep bir ağızdan karşılık verdiler.
İçim istemsizce ısındı. “Bugün nasılsınız bakalım?”
“Çok iyiyiz!”
“Ben değilim öğretmenim, matematik sınavım kötü geçti.”
Sınıftan kahkahalar yükselirken ben de gülümsememi tutamadım. “Üzülme. Bir sınav hiçbir şeyi belirlemez. Önümüzde daha çok fırsat var.”
Yerime geçip yoklamaya yardım ettim. Ardından öğretmenleriyle birlikte dersi işlemeye başladık.
Aralarda öğrenciler yanıma gelip yaptıkları resimleri gösteriyor, anlattıkları komik olaylarla beni güldürüyorlardı.
“Öğretmenim, siz her gün bizim sınıfa gelseniz olmaz mı?” diye sordu küçük bir kız.
Gülümseyerek başını okşadım. “Ben de sizinle vakit geçirmeyi çok seviyorum.”
“Bence siz gerçek öğretmen olunca öğrencileriniz çok şanslı olacak.” dedi arka sıralardan bir öğrenci.
Bu sözler beni beklediğimden daha fazla mutlu etmişti.
Dersin nasıl geçtiğini anlamamıştım bile. Çocukların enerjisi bütün sınıfı dolduruyordu.
Öğretmen saate göz attı. “Çocuklar, son beş dakikamız kaldı. Bugün çok güzel çalıştınız. Son beş dakikayı serbest etkinlik olarak değerlendirebilirsiniz. Ama sınıfın altını üstüne getirmek yok.”
“Yaşasın!” diye bağırdı birkaç öğrenci. Bir anda sınıf hareketlendi. Kimi arkadaşlarıyla sohbet etmeye başladı, kimi resim yaptı, kimi de kutu oyunlarını çıkardı.
Ben de sıraların arasında dolaşırken arka köşedeki sıraya takıldı gözüm. Sınıftaki herkes eğlenirken bir öğrenci önündeki test kitabına gömülmüş, durmaksızın soru çözüyordu.
Yavaşça yanına yürüdüm. “Betty.”
Kız başını kaldırıp bana küçük bir tebessüm etti. “Efendim öğretmenim?” Elindeki kalemi bırakmadan test kitabını kapattı.
“Diğer arkadaşların eğleniyor. Sen neden hâlâ ders çalışıyorsun?”
Omuzlarını hafifçe silkti. “Alıştım galiba.”
Gülümseyerek yanındaki sıraya oturdum. “Arada biraz mola vermek de güzel bir şey. Hadi, beş dakika olsun arkadaşlarının yanına git.”
Betty başını iki yana salladı. “Olmaz.”
“Neden?”
Derin bir nefes aldı. “Annemle babam sürekli ders çalışmamı söylüyor.” Sesindeki çekingenlik dikkatimi çekmişti. “Çünkü bu sene lise sınavına hazırlanıyorum.”
Başımı salladım. “Biliyorum. Ama beş dakika dinlenmek seni başarısız yapmaz.”
Betty parmaklarını kitabının üzerine gezdirdi. “Ya başarısız olursam?” Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Ben sınıf ikincisiyim.” dedi kısık bir sesle. “Herkes benden birincilik bekliyor.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Eğer sınavım kötü geçerse...” Sözünün devamını getirirken gözlerini sırasına indirdi. “...hem çok üzülürüm hem de bana kızarlar.”
İçim burkuldu. Daha on üç yaşındaydı. Omuzlarında ise yaşından çok daha ağır bir yük vardı.
Yumuşak bir sesle konuştum. “Betty, başarılı olman tabii ki önemli. Ama sen sadece sınav sonuçlarından ibaret değilsin. Ara sıra nefes almak, gülmek, arkadaşlarınla vakit geçirmek de en az ders çalışmak kadar değerli.”
Betty sessizce beni dinledi. Sonra utangaç bir gülümsemeyle başını salladı. “Deneyeceğim öğretmenim.”
“İşte bunu duymak istiyordum.”
Tam o sırada zilin çalmasıyla sınıfta yeniden hareketlilik başladı. Öğrenciler eşyalarını toplamaya koyulurken ben de ayağa kalktım. Betty'nin saçlarını usulca okşadıktan sonra gülümsedim.
“Bir dahaki derste bana biraz da gülümseyen Betty'yi göstereceksin, tamam mı?”
“Tamam öğretmenim.”
Sınıftan çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Koridorda her zamanki koşuşturma vardı. Öğrenciler sınıflar arasında gidip geliyor, öğretmenler derslerine yetişmeye çalışıyordu.
Tam öğretmenler odasına doğru yürümeye başlamıştım ki okulun giriş tarafından yankılanan yüksek bir ses bütün koridoru susturdu.
Olduğum yerde kaldım. Ardından peş peşe gelen bağrışmalar sessizliği paramparça etti.
“Kaçın!”
“Yere yatın!”
“Çocukları sınıflara alın!”
Kalbim göğsüme vuruyordu. “Ne oluyor...?” diye fısıldadım.
Koridorun diğer ucunda insanlar panik içinde koşmaya başlamıştı. Nefesim hızlandı. Tam geri dönmeyi düşünüyordum ki siyah kıyafetli, yüzü maskeyle kapalı birkaç kişi okulun girişinden içeri girdi.
Elimde olmadan birkaç adım geriledim. Boğazım düğümlendi. Bu gerçek olamazdı. İçlerinden biri elindeki silahı koridora doğru kaldırınca dizlerim titredi.
Refleksle en yakın sınıfın kapısına yöneldim. Kapıyı açmaya çalıştığım sırada arkamdan sert bir ses yükseldi.
“Olduğun yerde kal!”
Donup kaldım. Yavaşça arkamı döndüm. Maskeli adamlardan biri bana doğru silahını doğrultmuştu. Nefes alışverişim düzensizleşti. Elleri havaya kaldırdım.
“Tamam, tamam!”
Adam tek kelime etmedi. Tam o anda koridorun diğer tarafından yükselen gürültü adamın dikkatini bir anlığına dağıttı. İçgüdüsel olarak geriye doğru bir adım attım.
Ayağım koridordaki düşmüş bir çantanın askısına takıldı. Dengemi tamamen kaybettim.
Yere sertçe düştüğüm anda sol elimin üzerine yüklendim. Bileğimden yükselen keskin acıyla istemsizce çığlık attım. Sanki bileğimin içinden bir şey çatlamıştı.
Acı birkaç saniye içinde bütün koluma yayıldı. Titreyen nefeslerle sol bileğime baktım. Onu hareket ettirmeye çalışır çalışmaz yeniden canımı yakan bir sızı hissettim.
“Hayır...” Gözlerim dolarken ayağa kalkmaya çalıştım ama acı buna izin vermiyordu. Koridor artık çığlıklar, ayak sesleri ve panik dolu bağırışlarla yankılanıyordu.
Ve ben ne olup bittiğini bile anlayamadan, kendimi hayatımın en korkunç gününün tam ortasında bulmuştum.
Tam o sırada birkaç metre önümde metal bir ses yankılandı. Bir silah yaşanan kargaşa sırasında yere düşmüştü.
Kalbim deli gibi atıyordu. “Yapamam...” diye fısıldadım.
Ama bulunduğum yerde kalırsam hiçbir şansım olmayacağını da biliyordum. Sağ elimle kendimi sürükleyerek silaha uzandım. Sol bileğimdeki sızı nefesimi kesiyordu. Parmaklarım sonunda soğuk metale dokundu.
Silahı sağ elimle kavrayıp doğruldum. Ellerim titriyordu. Karşımdaki maskeli adam bana doğru bir adım attı. Titreyen bir sesle bağırdım. “Olduğun yerde kal!”
Adam duraksadı. “N-ne yaptığını sanıyorsun?”
Yutkundum. “Yaklaşma... Gerekirse ateş ederim!”
Sesim korkudan titriyordu ama geri adım atmadım. Adam birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sonra yavaşça iki elini omuz hizasına kaldırdı.
“Silahını yere bırak!” diye acıyla bağırdım.
Maskeli adam kısa bir tereddüdün ardından elindeki silahı yavaşça yere bıraktı. Metal zemine çarpan ses koridorda yankılandı. Tam o sırada koridorun diğer ucundan bir öğretmen koşarak yanıma geldi.
“İvy!”
Titreyen nefeslerle elimdeki silahı ona uzattım. “Bunu... al.”
Öğretmen, silahı dikkatlice alıp güvenli bir şekilde elinde tuttu. Ben ise acıyan sol bileğimi göğsüme bastırarak maskeli adamdan gözlerimi ayırmadım.
“Yerinden kıpırdama.” dedim, nefes nefese.
Adam sessizce olduğu yerde bekledi. Koridordaki panik hâlâ sürüyordu.
Sol bileğim zonkluyordu. Parmaklarımı hareket ettirmeye çalıştığım anda canımı yakan keskin bir sızı bütün koluma yayıldı.
Dişlerimi sıktım. “Dayan...” diye fısıldadım kendi kendime.
Bir anlığına cebimdeki telefonu hatırladım. Sağ elimdeki silahı indirmeden, acıyan sol elimle telefonumu güçlükle cebimden çıkardım. Parmaklarım titriyordu.
Ekranı açabilmek bile dakikalar sürmüş gibi hissettirdi. Acil yardım numarasını tuşladım. Telefon birkaç saniye sonra açıldı.
“112 Acil. Buyurun.”
“Lütfen...” dedim nefes nefese. “Bir okuldayım... Burada silahlı kişiler var. Yaralılar olabilir... Lütfen çabuk olun.”
Görevli sakin bir ses tonuyla konuşmaya devam etti. “Bulunduğunuz yerde kalmaya çalışın. Ekipler yönlendirildi.”
Telefon kapandığında ellerimin ne kadar titrediğini fark ettim. Korkuyordum. Hem de hayatımda hiç korkmadığım kadar. Ama bunu belli etmemeye çalışıyordum.
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Koridorun uzak ucundan önce siren sesleri duyuldu. Ardından okulun önünde araçların fren sesleri yankılandı.
“Geldiler...” diye fısıldadım.
Görevlilerin binaya girdiğini görünce içimde tuttuğum nefes istemsizce dışarı çıktı. Artık silahı elimde tutmama gerek yoktu. Yavaşça eğilip sağ elimdeki silahı zemine bıraktım. Metal sesi koridorda yankılanırken birkaç adım geri çekildim.
Bir anda dizlerimdeki güç çekilmiş gibiydi. Sırtımı duvara yasladım. Sol bileğim hâlâ dayanılmaz şekilde ağrıyordu ama artık acıyı bile tam hissedemiyordum.
Gözlerim boşluğa dalmıştı. Kulaklarımda sirenler, bağrışmalar ve koşuşturan insanların sesleri birbirine karışıyordu.
Nefes alıyordum ama sanki bulunduğum yerde değildim.
“İyi misiniz?” Bir sağlık görevlisinin sesiyle dalıp giden düşüncelerim bölündü. Başımı kaldırdım ama cevap vermekte zorlandım.
“B... ben iyiyim.”
Görevli, sol bileğime baktığında yüzündeki ifade ciddileşti. “Bileğiniz yaralanmış. Sizi hastaneye götürmemiz gerekiyor.”
İtiraz edecek hâlim yoktu. Başımı hafifçe salladım. Birkaç dakika sonra sedyeye alınarak ambulansa bindirildim. Siren sesi eşliğinde hastaneye doğru ilerlerken gözlerim ambulansın tavanına sabitlenmişti.
Olanları düşünmeye çalışıyordum. Ama zihnim bomboştu. Hastaneye vardığımızda beni ortopedi bölümüne aldılar. Doktor, bileğimi dikkatlice muayene ettikten sonra röntgen istedi.
Film çekildikten birkaç dakika sonra sonuçlarla geri döndü. “Sol el bileğinizde kırık var.” dedi sakin bir sesle. “Neyse ki ameliyat gerektirecek bir durum görünmüyor.”
Derin bir nefes verdim. Doktor ve hemşireler kısa sürede bileğimi yerine sabitleyip alçıya aldılar.
Alçı sertleşirken bileğimdeki sızı biraz azalmış gibiydi ama hâlâ en ufak harekette canım yanıyordu. “Yaklaşık altı hafta boyunca bu alçıyı kullanmanız gerekecek.” dedi doktor.
Başımı salladım. “Tamam.”
“İlk birkaç gün kolunuzu fazla kullanmayın ve dinlenmeye çalışın. Kontrol tarihinizi de ihmal etmeyin.”
“Anladım.”
Tedavim tamamlandıktan sonra hastane odasında tek başıma kaldım. Beyaz alçıya uzun uzun baktım. Sabah evden çıkarken böyle bir günü yaşayacağımı söyleseler inanmazdım.
Telefonumun çalmasıyla irkildim. Okul müdürümüz arıyordu.
“İvy, nasılsın kızım?”
“Daha iyiyim müdürüm.”
“Çok geçmiş olsun. Yaşanan olay hepimizi derinden sarstı.” Sessizce dinledim. “Kayıplarımız nedeniyle okulda bir haftalık yas süreci uygulanacak. Bu süre boyunca eğitime ara verildi. Daha sonra öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz için psikolojik destek de sağlanacak.”
Boğazım düğümlendi. “Anladım müdürüm...”
“Sen de bu süre boyunca dinlen. Sağlığın her şeyden önemli.”
“Teşekkür ederim.”
Telefon kapandıktan sonra odada yeniden sessizlik hâkim oldu. Keşke tatilin sebebi bambaşka bir şey olsaydı.
Yine gözlerim yere dalmışken birisinin bana seslendiğini duydum. Bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde annem ve babam olduğunu fark ettim.
Annem beni görür görmez hızla yanıma geldi. “Canım kızım...”
Babamın yüzü her zamankinden çok daha solgundu. Gözlerinin altındaki yorgunluk, haberi alır almaz hastaneye koştuklarını anlatmaya yetiyordu. “İyi misin?” diye sordu babam, sesi her zamankinden daha kısıktı.
Başımı hafifçe salladım. “İyiyim... Sadece bileğim kırıldı.”
Annem alçılı koluma baktı. Gözleri bir anlığına doldu ama kendini toparlamaya çalıştı. “Çok korkuttun bizi.”
Bu cümleyi duyar duymaz zihnimdeki görüntüler birer birer canlanmaya başladı.
Koridordaki çığlıklar, koşan öğrenciler, bileğimde hissettiğim o keskin acı ve bana doğrultulan silah...
Nefesim düzensizleşti. Gözlerimi kapattım ama görüntüler gitmedi. Sanki her şey yeniden oluyordu. Dudaklarım titremeye başladı.
“İvy?” dedi annem endişeyle.
O ana kadar kendimi güçlü tutmaya çalışmıştım. Ama artık bunu yapamıyordum. Gözlerimden ilk damla sessizce yanağıma süzüldü. Hıçkırmamaya çalışıyordum ama boğazımdaki düğüm buna izin vermiyordu.
Annem hiç düşünmeden bana sarıldı. Dikkatlice, alçılı koluma dokunmamaya özen göstererek. Başımı omzuna yasladığım anda bütün gücüm tükenmiş gibi hissettim.
“Çok korktum...” diye fısıldadı annem, sesi titriyordu. “Sana bir şey oldu sandım. Seni bir daha göremeyeceğim diye o kadar korktum ki...”
Ben de sonunda dayanamadım. Sessizce ağlamaya başladım. “Ben de çok korktum anne...” diyebildim güçlükle.
Annem saçlarımı okşarken beni biraz daha kendine çekti. “Geçti.” dedi yumuşak bir sesle. “Artık güvendesin. Biz yanındayız.”
Babam da yanıma gelip omzuma usulca dokundu. “Bundan sonra seni asla yalnız bırakmayacağız.”