İçeriğe geç

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 6 · 5 dk okuma

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 6

6.BÖLÜM: SANTRANÇ CANAVARLARI

Etraf karanlıktı. Sadece karanlık…

Gözlerimi yavaş yavaş araladım; açtığım anda ışık gözüme vurunca tekrar kapattım. Elimi gözlerime siper edip etrafa baktım. Bir odada, yarı uzanır hâlde yatıyordum. Bembeyaz duvarları olan bir revirdeydim.

Hafifçe kalkmaya çalıştım ama birden başım dönmeye başladı. Umursamadım ve yine de ayağa kalktım. Etrafıma bakmadan, karşımda açık olan kapıya doğru yürüdüm. Başım hâlâ dönüyordu ama durmadım.

Biraz ilerleyince okulun giriş katındaki lacivert L koltukların olduğu alana geldim. Sadece birkaç kişi vardı ve hepsi çok tanıdık yüzlerdi: Terra, Kevin, Lucas, Eva, Dean ve Marc koltuklarda oturuyordu.

“Ella!” dedi Dean ve hızla ayağa fırladı. Ardından diğerleri de kalktı.

“Daha iyi misin? Bir yerin ağrımıyor, değil mi?” dedi Dean. Ellerimi havaya kaldırıp kontrol etti, sonra omuzlarımdan tutup beni yavaşça kendi etrafımda döndürmeye başladı.

“Hey Dean, rahat bırak kızı. Tekrar bayılacak,” diye Eva onu azarladı.

“İyiyim ben, gerçekten,” dedim gülümseyerek.

“Emin misin?” dedi Kevin, şüpheli gözlerle bana bakarak.

Yavaşça başımı salladım. Terra bir eliyle omzumu okşadı, sonra önümüze düşüp yürümeye başladı.

“Tamam, o zaman içeri gidelim. Herkes başlamış,” dedi endişeyle.

Hızlıca satranç oynanan salona yöneldik. Terra haklıydı; herkes başlamıştı. Bunun sadece tanışmak ve eğlenmek için olduğu söylense de yüzlerdeki hırs açıkça belliydi.

Sırayla görevlinin yanına gittik. İsimlerimizi yazdırıp gruplara ayrılmamız gerekiyordu. Geç kaldığımız için geriye sadece biz kalmıştık ve doğal olarak tek bir grup olmuştuk.

“Ella,” dedi Lucas, arkadan omzuma dokunarak. Aslında sadece seslenmek istemişti ama farkında olmadan biraz sert vurmuştu.

“Ella, bunları al. Şimdilik karnını doyur. Revirdeki hemşire açlıktan bayıldığını söyledi,” dedi ve elindeki çikolata ile bisküviyi bana uzattı.

Gülümsedim ve aldım.

“Kendini neden bu kadar aç bırakıyorsun?” dedi. Meraklı bakıyordu ama sesi biraz azarlayıcıydı.

“Dün akşam erken uyuduğum için yemedim. Sabah da yemek için pek vaktim yoktu,” dedim.

Sıra bana gelmişti; hızlıca ismimi yazdım ve diğerlerini takip ettim. Lucas da ismini yazıp arkamdan gelmeye başladı.

“Yani geceden beri mi açsın? Eminim gün içinde su içmeyi de ihmal ediyorsundur.”

“Hayır, tabii ki ihmal etmiyorum…”

“Ella, yeni tanışıyor olabiliriz ama bu, yalan söylediğini anlayamayacağım anlamına gelmiyor. Yalan söyleme konusunda korkunçsun.”

Masaya oturduğumuzda tartışmayı bırakmıştık.

“Umarım herkes satranç oynamayı biliyordur,” dedi Marc derin bir nefes alarak. Belli ki bizimle grup olmak istememişti ama mecbur kalmıştı.

“Evet, biliyoruz. Değil mi Ella?” dedi Terra bana dönerek.

Başımı salladım.

“Biz son takımız. Herkes her takımdan biriyle oynayacak. Eğer en sona kalmasaydık eşleşmeler daha dengeli olurdu. Ama şimdi herkes en güçlü takım arkadaşını seçecek,” dedi Marc, başparmağıyla skor tablosunu göstererek.

“Marc, grubun kaptanı gibi davranma. Bence kaptan benim. Sonuçta grubun ismini ben seçtim,” dedi Terra alayla.

“Ah, haklısın Terra. Yoksa ‘Satranç Canavarları’ ismini ben nasıl bulabilirdim ki?” dedi Marc.

Terra göz devirdi. Hep birlikte gülmeye başladık.

“Şşşt, susun. Morris cadısı, uzun olmasına rağmen bir metrelik topuklarıyla yere vura vura geliyor,” dedi Terra.

Gerçekten de müdire, ayakkabılarının takırtısıyla bize doğru geliyordu.

“Edwards, daha iyi misin?” dedi. Kızıl ile mor arası kahküllü saçları kaşlarının önüne düşüyordu. Sivri gözlüklerinin altından bana baktı.

“Evet, Bayan Morris,” dedim. Boyu benden çok uzun olduğu için başımı epey kaldırmam gerekiyordu.

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi. Sonra hepimize bakıp devam etti:

“Son olarak siz kaldınız. Umarım kazanırsınız.”

Skor tablosuna baktığımda kazanma ihtimalinin bizim için daha zor olduğunu fark ettim. Her ne kadar bu etkinlik öğrencilerin kaynaşması için yapılsa da Müdire Hanım’ın bakışlarından bunun onun için ne kadar önemli olduğu belliydi.

“Merak etmeyin, o iş bizde patron,” dedi Terra göz kırparak.

“Terra, üslubuna dikkat etmelisin,” dedi müdire aynı sert ifadeyle.

“Haklısınız, Müdire Hanım. O mesuliyet bize aittir, gönlünüz müsterih olsun,” dedi Terra. Yüzünde tebessüm vardı ama sesi alaycıydı.

Müdire göz devirdi ve topuklarını yere vura vura uzaklaştı. Ardından hepimiz gülmeye başladık.

“Tamam, konu dağılmadan devam edelim,” dedi Marc.

“Bizimle birlikte toplam dokuz grup var. Bizim okuldan dört, karşı okuldan beş grup. Yani sekiz takımdan birer kişiyle yarışacağız. Ama biz yedi kişiyiz, bu yüzden aramızdan biri iki kişiyle yarışacak. O kişiyi oylamayla seçmeliyiz.”

“Bence en başarılı olan yarışsın,” dedi Eva.

“Aramızda en başarılı Marc,” dedi Kevin.

Herkes ona hak verdi. Ben bilmediğim için sessiz kaldım.

“O zaman Marc iki kez yarışsın,” dedi Terra.

Hepimiz kabul ettik.

Diğer takımlar bitirdiğinde görevli isimleri okumaya başladı:

“Brookfield High School’dan Satranç Canavarları grubu, diğer tüm takımlarla yarışacak. Marc Hoper; Riley Stone ve Henry Knight ile. Lucas Grey; Emily Whitmore ile. Terra Allen; Christopher ile—”

Bir an durdu.

“Soyadı yazılmamış… Neyse. Ella Edwards; Max Brooks ile. Kevin Allen; Violet Werren ile. Eva Kelly; Sam Caldwell ile. Ve Dean Black; Abigail Ashcroft ile.”

“İsmi okunanlar belirtilen masalara geçsin.”

Masalara oturduk. Önümdeki taşlara baktım; beyaz takımdım. Diğerlerine baktığımda bizim gruptaki herkesin beyaz taşlara sahip olduğunu fark ettim.

Rakibime baktım. İri yarı, siyah saçlı, esmer bir çocuktu. Oldukça özgüvenli bir şekilde beni izliyordu.

Taşlar hızla oynanıyor, süreye basılıyordu. Rakibim inanılmaz seriydi. Etrafıma bakamıyordum. Bildiğim tek şey, durumumun korkunç olduğuydu.

Taşlarımı birer birer kaybediyordum. Onun da kayıpları vardı ama benim elimde sadece iki piyon, vezir, bir fil ve şah kalmıştı.

Beyaz filimi çapraz bir hamleyle rakibin taşlarla çevrilmiş şahının önüne sürdüm.

“Şah,” dedim fısıltıyla.

Rakibim kafasını kaldırıp bana baktı. Yüzünde rahatsız edici bir sırıtma vardı. Üç kare ötedeki siyah atıyla filimi aldı.

“Tehlike geçti,” dedi fısıldayarak.

Tahtaya baktım. O ana kadar oynamadığım piyonumu iki kare ileri sürdüm.

Rakibim düşünürken diğer masalara göz gezdirdim. Terra, Kevin ve Eva kazanmıştı. Skor tablosuna baktım. Sonra Lucas ve Dean’e baktım. Dean rakibiyle başa baş gidiyordu. Lucas ise karşısındaki sarışın kızla gülüşerek oynuyordu. Tahtaya baktığımda Lucas’ın çok fazla taşı, kızın ise çok az taşı vardı ama kız hâlâ umursamazca oynuyordu.

“Sıra sende,” dedi kalın bir ses.

Önüme döndüm. Rakibim yine aynı çirkin gülümsemeyle bana bakıyordu.

Elimi vezirime götürdüm, altı kare ilerideki siyah kareye bıraktım.

“Şah,” dedi.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Cümlelerin arasında boşluk bıraktığımda garip yazılar çıktığı için metni iç içe yazmak zorunda kaldım. Ayrıca uzun bulanlar için bu bölümü daha kısa tuttum 🌷🩷